Kitabı oku: «Samuray meselleri. İkinci Kitab»
© Gaziz Yusupov, 2026
ISBN 978-5-0069-7289-6
Created with Ridero smart publishing system
Giriş
Sevgili Okur,
Elinizdeki meseller derlemesi bir kitaptan çok daha fazlası. Hayatımın önemli bir bölümünü şekillendiren, bana yol gösteren bir dost ve rehber oldular. Uzun yıllar boyunca, farklı kitapların sayfaları arasında, internetin uçsuz bucaksız koridorlarında ve en önemlisi, hayatıma dokunan karate hocalarımın, üstatlarımın bana aktardığı hikayelerde bu incileri topladım.
Bu kitaptaki amacım, sadece tercüme olmadı. Asıl hedefim, bu kadim öğretilerin ruhunu, o eski çağrışımları ve bilgeliğin o samimi, yalın tonunu Türkçeye taşımaktı. Bunu yaparken, günlük hayatta herkesin anlayabileceği sade ve duru bir dil kullanmaya özen gösterdim.
Umarım siz de bu sayfalarda, benim bulduğum huzuru, ilhamı ve rehberliği bulursunuz.
İyi okumalar.
Gaziz Yusupov

«Elİnİ Bırakma!»

Hayaldeki planlardan gitmeli, elindeki imkanları kullanmalı
Bir gün, yalnız bir dul hatunun kapısına bir yolcu vurmuş ve ondan gıda için biraz para taleb etmiş. Hâne sahibesi dilenciye dikkatle bakmış ve demiş ki:
– «Görüyorum ki gençsin ve zaif değilsin, niçin lâzım parayı kazanmıyorsun? Bak – işte orada bir kova duruyor. Bana o fıçıya kuyudan su taşı, ve parayı alırsın.»
Adam acı bir vecihle gülmüş ve hatuna ellerini uzatmış. Daha doğrusu, bir elini – sânî eli yokmuş.
– «Efendimiz daimyo için cenk ederken elimi kaybettim. Artık benim için hayatı kazanmak mümkün değil!»
– «Kalan elini bırakmak için biraz erken oldu,» diye itiraz etmiş hatun. «Bak!» – Kovayı tek eliyle almış, onu kuyuya indirip yarısına kadar su doldurmuş. «Tek elimle çıkrığı çeviremeyeceğimi biliyorum, amma yarım kova bile tek elimle ref’ etmek benim için mümkün.»
Adam mahcup olmuş ve birkaç saat tek eliyle kuyudan yarısı dolu kovalar taşımış. Nihayet fıçı dolmuş ve hatun ona para vermiş.
Birkaç sene geçmiş. Bir sabah, dul hatunun hânesine servet sahibi giyimli bir adam yaklaşmış, kapıyı çalıp dışarı bakan hâne sahibesine altın paralarla dolu bir kese uzatmış:
– «Bir vakit tek kollu bir dilenciye verdiğiniz parayı iade etmek isterim!» – Tebessüm etmiş ve birkaç sene evvel olduğu gibi tekrar hatuna ellerini uzatmış. Daha doğrusu, bir elini.
Hâne sahibesi, birkaç sene evvel kendisinden para dilenen o adamı tanımış.
– «Amma nasıl servet sahibi oldunuz?» diye taaccüb etmiş.
– «Bu hânede elde ettiğim nasihat bereketiyle,» diye tebessüm etmiş adam. «Dilenciliği bıraktım ve çalışmaya başladım. Bir bâzirgânın muavini olarak işe girdim ve insanlara siparişlerini dağıtarak gayretle çalıştım. Zamanla kendi işimi kurmak için kâfi miktarda para haşıl ettim. Artık fiziken çalışmıyorum, amma bir dükkânı tedvir ediyorum ve o iyi bir varidat getiriyor.
Fehmetmişim ki, aslâ elini bırakmamak iktiza eder! Ve hususan – eğer sadece bir tane elin kalmışsa.»
«Bahtsız Haru»

«Ayağım kaydı» kaygısı yok o daha büyük zahmetlerden kurtardı
Bir delikanlı, hayatta ona dâimâ bahtın uğramadığını tefekkür edermiş. Her gün başına bir tür talihsizlik gelirmiş ve onun bunlarda kabahati olduğu söylenemezmiş: sadece şerâit öyle teşekkül edermiş. Bütün komşular, bütün köyün sakinleri, onun tarafına işaret ederek şöyle derlermiş:
– «İşte bahtsız Haru gidiyor! Onun ne kaderi var – aslâ ona baht uğramaz!»
Bir gün komşulardan biri adama acımış ve ona tavsiye etmiş:
– «Peki yakınlarda yaşayan ihtiyar münzeviye gitmeye ne dersin? Ona dertlerini anlat, sor – belki o sana, bahtsızlıktan nasıl halâs olacağın mevzuunda bir nasihat verebilir.»
Genç, hayatta başına dâimâ talihsizlikler geldiğinden o kadar bî-tâb düşmüştü ki, kabul etmiş ve ertesi gün yola koyulmuş.
Yol ormandan geçiyormuş. Bir müddet sonra Haru, patikanın yakınında sulu olgun meyvelerle bir çalı müşahede etmiş. O kadar iştah açıcı görünüyorlarmış ki, genç hemen acıktığını hissetmiş.
– «Atıştırmalık lâzım!» demiş kendi kendine. Amma patikadan ayağını çıkar çıkmaz, ayağının altına kaygan bir kaya parçası girmiş. Haru düşmüş, neredeyse bileğini burkuyormuş. – «Yine bana baht uğramadı! Hayır, oyalanmayayım, münzeviye, daha başıma bir şey gelmeden ivecenlik edeyim!» diye hüsranla haykırmış, patikaya avdet ederken.
Kısa müddet sonra patika ikiye ayrılmış. Sağ tarafta boylu boyunca yüksek çamlar büyüyormuş ve patikanın kendisi düşmüş kozalaklarla mestûrmuş. Haru sağ patikaya adım atar atmaz, en yakın çamdan kafasına bir kozalak düşmüş.
– «Şimdi kendime mâlik bir kozalağım var,» diye mahzunâne bir vecihle fark etmiş genç, başını ovuşturarak. «Ve iyi ki şimdilik sadece bir tane. Benim bahtsızlığımla… Ben sol patikadan gideyim.»
Bir müddet sonra Haru bir dereye vasıl olmuş ve içmeye karar vermiş. Amma kıyıya adım atınca, bir ayağı bataklığa düşmüş ve neredeyse dereye yuvarlanıyormuş. İç çekerek, genç azimkârâne bir vecihle patikaya avdet etmiş ve münzevinin yaşadığı yere doğru, hiç su içmeden koşarak gitmiş – iyi ki, artık ırak değilmiş.
Münzeviye vasıl olunca, Haru ona derdini anlatmış, ve beraberinde yolda yaşadığı bütün talihsizlikleri tasvir etmiş.
– «Sen – bahtiyar bir insansın!» diye haykırmış münzevi. «Keşke hepimiz için tanrılar böyle göz kulak olsa!»
– «Amma niçin böyle diyorsunuz?» diye anlamamış Haru.
– «Bir düşün: O, senin tatmaya müyesser olmayan meyveler zehirlidir. Sağ patikada birkaç gün evvel oduncular birçok ağaç devirdi ve senin dolambaçlı yoldan çırpılar arasından geçmen iktiza ederdi. Ve o, dereden hiç su içmemen, amma ayaklarını ıslatman…» – münzevi pencereden hariçe bakmış: orada şiddetle yağmur yağıyormuş. «Eğer derede oyalansaydın, bana kafadan ayağa, fare gibi ıslak gelirdin!»
– «Demek oluyor ki, başıma gelen her şey, her seferinde beni çok daha büyük müşkillerden uzaklaştırdı!» – «Yani, bu nasıl baktığına bağlı. Esas olan – senin kendin bunun hakkında nasıl hükmettiğindir,» diye tebessüm etmiş münzevi.
O günden sonra Haru kendini bahtsız addetmekten vazgeçmiş ve – acîb bir iş – işleri yoluna girmiş. Zira hayatta, onu kendimizin nasıl idrak ettiğimiz pek mühimdir.»
«İkİ Üstad»

Baltanın keskin olması işin kolay gelmesini saklar
İki komşu köyde, her ikisi de işinin üstadı olan iki oduncu yaşarmış. Pek uzun zaman evvel, ormanı çabuk ve iyi devirme marifetinde yarışıyorlarmış ve kimin daha iyi olduğunu bir türlü çıkaramazlarmış.
Bir gün onların nihayetsiz münakaşalarından bıkmışlar ve bir müsabaka tertip etmeye karar vermişler. Köyler arasında kadim bir çalılık uzanıyormuş ve kurumuş ağaçları, genç filizlere meydan açmak için kesmenin vakti çoktan gelmişti. İki köyün sakinleri dahi beklenen manzaraya mesrur olmuşlar: hem eğlence, hem faide!
Ve işte müsabaka günü gelmiş. Güneşin ilk şualarıyla oduncular işe koyulmuşlar. Keskin baltalarıyla ağaçları kesiyorlarmış ve komşuları da her birinin kaç ağaç kestiğini sayıyormuş.
Akşama doğru müsabaka nihayet bulmuş. Kayıtlar teftiş edildiğinde, oduncuların birinin, rakibinden hayli ziyade ağaç kestiği zuhur etmiş.
– «Bu nasıl oldu?» diye taaccüb etmiş mağlup olan. «Senin kudretini ve maharetini iyi bilirim. Beni bu kadar geçemezdin!»
– «Her şey pek basit,» diye izah etmiş kazanan. «Sen ağaçları, bir dakika bile durmadan kesiyordun. Ben ise her saat başı baltamı yeniden biliyordum!»
Bu hikâyeyi, mürşitler talebelerine mühim bir prensibi izah etmek istediklerinde sık sık yâd ederler: Netice elde etmeye çalışırken, ilerlemeye neyin mâni olduğunu idrak etmeden, bunu ifâ etmeye çalışmamak iktiza eder. Eğer bir şey sizde çıkmıyorsa, esas olan – vuku bulanın sebebini idrak etmek ve onu izale etmektir, neticesiz talimlere devam etmek değil.
«İkkû Sôjun ve dev ağaç Fİdani»

Her şeyin bir hikmeti vardır
Zen Üstadı İkkû Sôjun, en müşkil suale dahi cevap verebilmesiyle meşhur imiş.
Bir gün tanınmış bir kelâm ve hikmet üstadı ona sormuş:
– «Hâkan bana bir hediye eyledi: Bana bir Jōmon Sugi (Japon adalarında o zamanlar dahi en büyük ve en kadim ağaçlardan biri olarak maruf dev bir ardıç nev’i) fidesi lütfetti.
Hâkana lâyıkıyla şükrânlarımı arz ettim, amma hâneye geldiğimde müteessir oldum. Böyle bir fide bana neye yarar! Ağır büyür ve onu kendim yetiştiremem – işi oğullarım devam ettirmek mecburiyetinde kalacak. Ve onlar Jōmon Sugi fidesini yetişkin bir ağaç eb’adına getirdiklerinde dahi – onda ne faide olacak? Hânemin semâsını karartacak, bütün avluyu zulmete boğacak! Demek oluyor ki daimyodan gelen hediyenin hiçbir faidesi yok mu?»
– «Yanılıyorsun,» diye başını sallamış İkkû. «Dinle, sana ne anlatacağım. Bir debbâğ (deri işleyici) yaşardı ve onun soğukta elleri iş yerinde çatlamayan bir merhem tarifi vardı. Sene sene, en şedid buzlarda dahi derileri işleyebilmek için bu merhemi hazırlar ve istimal ederdi – elleri pürüzsüz, derisi bir tek çatlak veya yara izi olmadan kalırdı.
Bir gün debbâğa bir bâzirgân geldi ve bütün merhemi satın almayı taleb etti. Debbâğ şöyle tefekkür etmiş: «Senelerdir çalışyorum, amma kuruş kazanıyorum. Merhemi de, tarifi de satayım – belki böylece daha ziyade haşıl ederim.»
Bâzirgân merhemi almış ve onu tarifiyle birlikte daimyosuna hediye olarak takdim etmiş. Ve bir ay sonra, buzlarla müşerref olan günlerde, vilâyetler arasında cenk patlak vermiş. Daimyonun cengâverleri, hükümdarlarının elde ettiği merhemi istimal etmişler ve o orduda donan yokmuş, cengâverler rakiplerini mağlup etmişler. Minnettarlıkla daimyo, bâzirgâna bir toprak parseli ve bir kale bahşetmiş ve onu asilzâde rütbesine ref’etmiş.
Öyle olmuş ki, aynı merheme mâlik olan bir insan bütün ömrü boyunca deri işlemiş ve kuruş saymış, sânîsi ise servet sahibi olmuş ve üstelik birçok hayat halâs etmiş.
Bütün mesele, senin hakikaten ulu şeylerle nasıl muamele edeceğini bilmemen. Tefekkür et – bak, senin oğulların Jōmon Sugi fidesinden ulu bir ağaç yetiştirebilir, onu kesip gövdesinden bir sefine inşa ederek nehirlerimizde ulu bir seyahate çıkabilirler. Veya bu ağacı büyümeye bırakıp evlâtlarına onunla ilgilenmeyi vasiyet edebilirler ve bir gün o vilâyetimizin hakikî bir cevheri olur ve onu bir mucize olarak görmek için sair vilâyetlerden insanlar gelir.
Esas olan, seni kuşatan her şeyde ulu ve âdetin haricinde olanı görebilmektir!»
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.
