Kitabı oku: «Yunan ve roma mitolojisi», sayfa 4
8. Hermes (Merkür):
Hermes, Atlas’ın kızı Maia ile Zeus’un oğluydu. Arkadya’daki Kilene Dağı’nda bir mağarada doğduğu için Cleneus ismiyle bilinir. Gençliğine dair hikâyeleri çoğunlukla Homeros İlahileri olarak bilinen eserden öğreniyoruz. Eser hoş bir şekilde doğumundan kısa süre sonra Hermes’in kurnazlığını, maharetini ve karakterinin başlıca özelliklerini nasıl sergilediğini anlatır. Sadece tanrılarda görebileceğimiz kadar şaşırtıcı biçimde büyüyerek doğumundan dört saat sonra annesinin kucağından atlamıştır. Bir kaplumbağa bulup kabuğuna teller germiş ve hemen Zeus ile Maia’nın aşkları üzerine şarkı söylemeye başladığı liri icat etmiştir. Daha sonra akşama doğru canı dayanılmaz bir şekilde et çektiğinden, aceleyle Pierya’ya gidip Apollon’un sürülerinden elli boğa çaldı. İkisini öldürüp açlığını yatıştırdıktan sonra annesinin mağarasına döndü ve hiçbir şey olmamış gibi uzanıp yattı. Ancak Apollon hırsızlığı kısa sürede fark etti ve hemen edepsiz hırsızın peşine düştü. Hermes masummuş gibi davrandı ve suçlamayı inatla inkâr etti. Apollon kandırılamazdı ve genç hırsızı tartışmaları hakkında karar vermek üzere Zeus’un tahtına giderken kendisine eşlik etmeye zorladı. Zeus, Hermes’e hayvanları geri vermesini emretti lakin Apollon yeni icat edilen lirin karşılığında hayvanları memnuniyetle Hermes’e bıraktı. Böylece Hermes çobanların ve çayırların tanrısı oldu. Apollon da bundan böyle kendini ateşli bir şekilde müzik sanatına adadı.
Kusursuz uzlaşılarının sembolü olarak Apollon, kardeş tanrısına altından asa Caduceus’u ya da sihirli asayı hediye eder. Asayla dilediği herkese mutluluk bahşedebilir. Bundan sonra ikisi de Baba Zeus’un en sevdiği oğulları olarak son derece uyum ve sevgi içinde yaşadılar.
Apollon sıcak, neşeli gün ışığını temsil ederken Hermes, doğanın bir gücü olarak yağmurdur. Yağmur ve gün ışığının ikisi de göklerin büyük tanrısının ürünleri ya da mitoloji dilinde onun oğullarıdır. Her ikisi de insanlığa karşı iyiliksever ve merhametli ilahlardır ve muhtemelen Hermes ile Apollon’un bu kadar çok ortak özelliği olmasının nedeni budur. Aralarındaki başlıca fark, ışık tanrısı olarak Apollon’un zihnin daha yüksek seviyesini temsil etmesine karşın Hermes’in dünyanın pratik aklını temsil ettiği gerçeğidir.
Hermes’in karakterindeki en önemli özellikler şöyle sıralanabilir; bereket veren yağmur tanrısı olarak özellikle insan hayatına dair her türlü ilişkide tüm güzel armağanların dağıtıcısı olarak görülür. Hayvan sürülerinin verimliliğini artırmakla kalmaz; tüm işlerde, özellikle ticaret ve alışverişlerde bolluk ve bereket bahşeder. Yollar ile sokakların koruyucusu ve ticaret seyahatine çıkanların yardımsever kılavuzu olarak Hermes, ticarette uyanık ve hırslı olan Yunanlarda her daim saygıya değer görünmüş olmalıdır. Dolayısıyla, insanlar onun adına yollara “herma” adı verilen büst sütunlar dikmişlerdi. Bunlar bir ya da iki başlı salt taştan yapılma bloklar ya da direklerdi. Sonraları kavşaklara dikilip yön tabelası olarak kullanıldılar. Hermalar şehirlerin caddelerinde ve kent meydanlarında sıklıkla görünüyordu. Hermes gezgin tüccarları koruyup kollamakla kalmazdı, diğer tüccarları kurnazlıkla alt etmeleri için onlara açıkgözlülük ve hinlik de bahşederdi. Kariyerine ustaca bir hırsızlıkla başlayan tanrı olarak, hırsızlar ve dolandırıcıların işlerine başlamadan önce kendisinden koruma dilemelerine izin verirdi. Tıpkı İtalya ve Yunanistan’daki günümüz hırsızlarının ve haydutlarının koruyucu azizlerinden kendilerine zengin bir av bahşetmesini dilemekte hiçbir sorun görmemeleri gibi. Örneğin kumarda kazanılan her şans ve her uğurlu keşif Hermes’e yorulmuştur.
İnsan hayatında bu denli önemli rol oynamasına rağmen Hermes, Zeus’un hızlı ulağı ve mahir yardımcısı olarak görülür. Epik ozanların onu betimlemekten hoşlandıkları görünüm budur. Babası Zeus’un ya da Olimpos’un diğer sakinlerinin verdiği görevleri yerine getirirken, altın kanatlı ayakkabılarıyla karadaki ve denizdeki rüzgârlardan daha hızlı giderdi. Bu yüzden Zeus tarafından deniz perisi Kalypso’ya Odysseus'u salıvermesini emretmek ve Agamemnon’un cinayetinden dolayı Aigisthos’u uyarmak üzere gönderilir. Bazen zor görevler üstlenir, yüz gözü olan Io’nun muhafızını öldürmek gibi. Bu yüzden Homeros kendisine Argus-katili ismini vermiştir. Şüphesiz bu efsanede yüz gözlü Argus, yıldızlı gökleri temsil eder ve yağmur tanrısı Hermes tarafından katledilmiştir ya da başka bir deyişle gökyüzü kalın bulutlarla görünmez kılınmıştır. Tanrıların ulağı ve elçisi olarak Hermes, antik dönemlerde her türlü zor işte kralların vazgeçilmez yardımcıları olan yeryüzünün tüm elçileri için örnek teşkil eder. Bu nedenle elçi asasını ya da Caduceus’u taşır. Bu, Apollo tarafından verilen asanın aynısıdır ve üç bölümden oluşur. Bunlardan biri saptır, diğer iki bölümüyse çatal gibi dışarı doğru uzanarak birbirine düğümlenmiştir. Bu elçi asası, aslen etrafına yün şeritler sarılarak kaplanmış bir zeytin dalından yapılmış gibi görünmektedir. Sonraki dönemlerde ise çatalımsı iki ucu yılana dönüştürülmüştür. Asa sayesinde Hermes dilediğini derin uykuya daldırabilir ya da uykucuları uyandırabilir. Ancak asayı çoğunlukla ruhlara ölüler diyarına yolculuklarında rehberlik etmek için kullanır. Bu durum, Hermes’in Psikopompos ya da ruhların kılavuzu olarak önemli görevinden bahsetmemizi gerektirir. Her ruh, ölümden sonra gölgeler diyarına olan yolculuğuna tanrının rehberliğinde başlamıştır. Bazı sıra-dışı durumlarda, örneğin ruhlar ölülerin kâhinlerinin huzuruna çağrıldığında, Hermes ölmüşlerin ruhlarına yukarı dünyaya yolculuklarında yeniden kılavuzluk etmek zorunda kalır. Böylece Hermes, uzun zamandır birbirinden ayrı olan iki bölge arasında arabulucu olmuştur.
Rüyalar genelde aşağı dünyadan geldiği için, Hermes doğal olarak rüyaları türeten ilah olarak görülmüştür. Bu sebeple insanlar uyumadan önce kendisinden iyi rüyalar istemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.
Hermes hakkındaki en yüce görüş, kendisinin çocukların yetiştirilmesini yöneten bir tanrı olmasıdır. Üstelik Yunan gençleri için hangi tanrı, aklı ve bedeniyle eşit derecede maharetli olan bu tanrıların habercisinden daha iyi bir örnek olabilirdi ki? O, atletlerin en hızlısı, disk atıcılar ve boksörlerin en beceriklisidir. Apollon gibi entelektüel yaşamın yüce davranışlarından hiçbirini temsil etmese de Yunanlar arasında fazlasıyla değer verilen en üst seviye pratik sağduyuya sahiptir. Güreş okulu ve jimnastik salonu da bu sebeple onun tesisleri olarak görülmüş ve heykelleriyle süslenmiştir. Hatta gençlerin eğitimiyle bağlantısını daha da kalkındırmak adına sonraki dönemlerin ozanları onu dilin, alfabenin ve dilleri çevirme sanatının mucidi kılmıştır. Yunanlar arasında yaygın olan ölü hayvanların dillerini sunma geleneği, açıkça Hermes’i etkili konuşma sanatının efendisi olarak gördüklerini gösterir.
Romalıların Merkür’ü hakkında söylenecek çok fazla şey yoktur. İsminden anlaşılacağı üzere (Latincede satın almak anlamına gelen mercari) Romalılar tarafından yalnızca ticaret tanrısı olarak görülmüştür. Kendisine tapınma, Ceres ile aynı dönemde, büyük kıtlık döneminde Tarquinius’un kovulmasından birkaç yıl sonra başlamış fakat görünüşe göre Pleblerle sınırlı kalmıştır. Tüccarlar birliği onu kendilerinin koruyucu ilahı olarak görmüş ve mayısın ortasında Merkür ile annesi Maia adına kurban sunmuşlardır.
Hermes’in plastik sanatlarda betimlemesi düşünsel gelişimi ile eşit bir ilerleme göstermiştir. Tanrının daha önce bahsettiğimiz antik hermalar üzerine dökülmüş ilk heykelleri onu bir çoban, bazen de tanrıların habercisi ya da elçisi olarak betimlemiştir. Ancak daima güçlü ve sakallıdır. Sonraları daha genç bir görünüme bürünmüş ve gücünün doruğunda, geniş göğüslü, esnek ancak güçlü uzuvları olan, kıvırcık saçlı ve küçük kulakları, ağzı ve gözleriyle sakalsız bir genç halinde tasvir edilmiştir. Tüm bu özellikleriyle mükemmel bir zarafet ve dinçlik birleşimi oluşturuyordu. İncecik yontulmuş dudaklarının etrafındaki içten cömertlik ve düşünceli bir biçimde öne doğru eğildiğinde ortaya çıkan meraklı yüz ifadesini de eklersek tanrının kendine has başlıca özelliklerini elde etmiş oluruz.
Mevcut heykelleri arasında Herkulaneum’da bulunan ve şu anda Napoli Müzesi’nde sergilenen bronzdan gerçek boyutlardaki Dinlenen Hermes muhtemelen en bahsedilmeye değer olandır. Burada tanrıların elçisi olarak görünür ve dinlenmek için bir kayanın üzerine oturmuştur. Kanatlı sandaletleri üzerindeki tek kıyafettir. Aslında gerçek anlamda sandalet değillerdir, ayak bileklerine yakın bir yerden kanatların sıkıca bağlandığı ayaklarını saran kayışlardan ibaretlerdir (19. Şekil).

19. Şekil: Dinlenen Hermes. Napoli’deki Bronz Heykel.
Bir zamanlar Antinous’un olduğu sanılan Vatikan koleksiyonundan olağanüstü mermerden bir heykel, tanrıyı güreşin efendisi olarak resmetmektedir. Ne var ki sol elinde tuttuğu Caduceus modern bir eklentidir. Roma’daki Hermes Ludovisi heykelinde konuşma sanatının efendisi Hermes Logius’un zarif bir tasvirini görüyoruz. Bu heykelde kanatlar ayaklarına yerleştirilmemiştir. Hatta her zaman olduğu gibi doğrudan başına, aslında tam olarak yuvarlak, alçak bir seyahat şapkasının üstüne kondurulmuştur.
British Museum’daki şirin, bronz bir heykelcik ticaret ve alışveriş tanrısını elinde dopdolu bir keseyle tasvir eder. Benzer bir anlayış Roma’daki Capitoline koleksiyonundaki bir heykelde de karşımıza çıkar (20. Şekil). Hermes’in başlıca simgelerinden zaten bahsetmiştik: ayaklarındaki, başındaki ya da şapkasındaki kanatlar, elçi asası, adak kâsesi ve para kesesi.

20. Şekil: Hermes Heykeli. Capitoline Koleksiyonu.
9. Hephaistos (Vulkanus):
Ateş ve demircilik tanrısı Hephaistos, genellikle Zeus ve Hera’nın oğlu olarak kabul edilir. Öyle çirkin ve sakattır ki annesi utancından onu cennetten denize atar. Ancak Okeanidlerden Eurynome ve Thetis, ona acıyıp denizlerin dibindeki bir mağarada dokuz yıl boyunca bakmışlardır. Bunun karşılığında Hephaistos onlara birçok süs yapmış. Annesine alıştırıldıktan sonra Dionysos’un kılavuzluğunda Olimpos’a geri dönmüştür. Neredeyse bunun kadar yaygın olan bir anlatıya göre, ona bu kadar zalimce davranan annesi değil Zeus’tu. Zeus ile Hera arasındaki bir tartışma üzerine Hephaistos annesine yardım etmeye gelmiş ve göklerin tanrısı öfkelenerek onu ayağından tutup Olimpos’tan fırlatmış. Talihsiz Hephaistos bütün bir gün boyunca düşmüş. Sonunda günbatımında, vücudunda kalan azıcık nefesle Limni Adası’na inmiş. Burada adanın sakinleri olan Sintianlar, iyileşene kadar ona bakmışlar. Sonraki yazarlar onun bu düşüş sebebiyle sakat kaldığını dile getirir. Aynı temel fikir, ateşin ilk kez cennetten şimşek biçiminde indiği gibi, buna benzer çeşitli efsanelerin kökeninde yatar. Hephaistos aslında ateş elementini temsil eder ve ateşin tüm etkileri ona atfedilir. Yerin altındaki ateşler, volkanların açık kraterlerinden dışarı çıkar. Bunun nedeni demir ocağı ve demirhanelerinin bulunduğu kızgın dağın ortasında çalışan Hephaistos olmalıdır. Onun başlıca tapınma yeri olan Limni Adası’ndaki Moskilos Dağı efsanesi de aynı şeyleri anlatır. Onunla bağlantısından dolayı Sicilya’daki Etna da neredeyse bir o kadar meşhurdur. Volkanik dağların yakınlarında şarabın özellikle kaliteli olduğu fark edildikten sonra Hephaistos ile Dionysos arasındaki samimi dostluk hikâyesi uydurulmuştur.
Ateşin en yararlı işlevi, metalleri eritip her türden alet edevat biçiminde insanlar için yararlı hale getirmedeki gücünde açığa çıkar. Bu nedenle Hephaistos karakterinin algılanma biçimi giderek onun metallerle çalışan bütün beceriklilerin ustası ve ateş kullanan sanatkârla zanaatkârların efendisi olarak temsil edilmesine neden olmuştur. Bu özelliğiyle sanat seven tanrıça Athena ile yakından ilişkilendirilmiştir. Buradan, her iki ilahın neden Yunan bilim ve sanatının esas merkezi olan Atina’da bu kadar benzer derecede onura layık görüldüklerini ve bu denli çok sayıda ortak festivale sahip olduklarını anlayabiliyoruz. Ayrıca Hephaistos’u içinde zekice tasarlanmış yirmi çift körüğe sahip devasa bir atölye bulunan ve kendi başına Olimpos’ta inşa ettiği muhteşem bronzdan bir sarayda tasvir etmekten hoşlanan ozanlar, ondan genellikle zanaatkâr sıfatıyla bahsetmiştir. Burada tanrıların ölümsüz konutlarını da inşa etmiştir. Örneğin, kendiliğinden tanrıların ziyafet salonlarına giden ve yemek bittikten sonra yerlerine dönen yürüyen-masalar ya da üçayaklı sehpalar gibi yaptığı birçok yaratıcı alet edevat vardı. Ayrıca kendisine yürüyüşlerinde eşlik etmesi için altından iki tane bakire heykeli yapmış, onlara hareket etme ve konuşma becerisi bahşetmişti. Ozanlar tarafından bahsedilen diğer eserleri arasında Zeus’un aegisi (kalkanı) ve asası, Poseidon’un üç uçlu mızrağı, aralarında sıradışı güzelliğe sahip birinin bulunduğu Herakles ve Akhilleus’un kalkanları bulunur.
Hephaistos’a tapınma Yunanistan’da pek yaygın değildi. En önemli tapınma merkezi Limni Adası’ydı. Burada, Moskilos Dağı’nda Etna’nın Kikloplarına misilleme yapan işçileri Kabiriler ile yaşadığı sanılıyordu. Onuruna meşale yarışları gibi farklı festivallerin gerçekleştirildiği Atina’da büyük saygı görüyordu. Genç erkekler ellerine yanan meşalelerle koşuyorlar ve hedefe sönmemiş meşalesiyle varan ilk kişi ödülü kazanıyordu. Buna ek olarak Campania ve Sicilya’daki Yunanlar tarafından son derece kutsal sayılıyordu ki bu da buralarda bulunan kızgın dağlar ile kolayca açıklanabilecek bir gerçekti.
Romalılar bu tanrıya Vulkanus ya da daha antik dönemlerdeki yazılışına göre Volkanus ismini vermişlerdir. Onu iyi dilekleri ve ateşin faydalı işleriyle onurlandırmışlardı. Ayrıca yangın felaketlerin karşı ondan kendilerini korumasını talep etmişlerdir. Yunan yazarların etkisi altında şekillenen tanrıya dair asıl ve daha yaygın olan görüş, yerini Etna ya da Lipari adalarında demir ocakları olan ve çekiç kullanmada arkadaşlarıyla yarışan demirci tanrı ya da Mulciber imgesine bırakmıştır. Yunan söylencelerine göre Venüs ona eş olarak verilmiştir. Bununla insanlar şüphesiz, hakiki sanatsal eserlerin yalnızca güzellik ve uyum halinde yaratılabileceği düşüncesini yaymayı istemişlerdir.
Tanrının Roma’daki başlıca tapınma yeri aslında gerçek anlamda bir tapınaktan ziyade üstü kapalı bir ocak olan Comitium’daki Volcanal’dı. Bununla birlikte Campus Martius’da, Volcanalia Festivali’nin Ağustos’un 23’ünde her türden oyunla kutlandığı Flaminian Sirki’nin yakınlarında gerçek bir tapınağı bulunuyordu.

21. Şekil: Hephaistos. British Museum’daki Bronz Figür.
Yunan ve Romalı sanatçılar genellikle bu tanrıyı güçlü, yetişkin ve sakallı bir adam olarak tasvir etmişlerdir. Sol bacağının kısalığı, kurnaz gözlerindeki keskin ve sert bakışı ve sıkı ağzı ayırt edici özellikleridir. Simgeleri arasında demirci aletleri, sivri tepeli oval işçi kepi ve işçilere ya da sıradan vatandaşlara özel uzun kıyafeti bulunur.
Londra ve Berlin’deki birkaç küçük bronz heykelin ve Vatikan koleksiyonunda bulunan yeni keşfedilmiş mermer büstün dışında bu tanrıya ait bahsedilmeye değer hiçbir antik heykel bulunmaz. 21. Şekil’deki gravür, British Museum’daki mermer bir heykele aittir.
10. Hestia (Vesta):
Kronos ile Rhea’nın kızları olan Hestia, isminden ne İlyada’da ne de Odysseia’da bahsedildiği için genellikle görece geç bir dönemde saygı görmüş olmalıdır. Hestia, konutların güvenliğini sağlar ve bütün insanlığın koruyucu meleğidir. Bunun sonucu olarak aile yaşamının merkezi olan evdeki ocağın tanrıçası olarak görülür. Ocak, modern yaşamla kıyaslandığında antik insanlar için son derece önemliydi. Sadece yemeklerin hazırlanmasını sağlamakla kalmıyor, evin kutsal sunağı olarak da saygın bir yere sahipti. Üstüne meskenle ilgili tanrıların heykelleri konulurdu. Eski ataerkil âdetlere göre evin babası ve rahibi, ev yaşamıyla ilgili tüm önemli günlerde burada kurban adardı. Hiçbir adak, bütün ev hayatının tam anlamıyla merkezinde olan Hestia’nın payı olmadan tanrılara sunulmazdı.
Üstelik devlet ailelerden oluştuğu için ev çevresinin tanrıçası doğal olarak her siyasi topluluğun koruyucusu oluyordu. Bu nedenle Yunan devletlerinde, Prytaneum ya da yönetim kurulu makamı Hestia’ya tahsis edilmişti. Burada bir sunağı bulunuyordu ve üzerinde her zaman ateş yanardı. Anavatandan yeni yurtlar arayışı içinde ayrılmak üzere olan koloniciler her zaman bu sunaktan bir parça ateş alırdı. Bu, koloniler ile ana yurt arasında kurulan manevi bağın hoş bir göstergesiydi.
Prytaneum’un ocak ateşi, devlet üyelerine büyük bir aile olduklarının gözle görülür ve aleni bir işaretini veriyordu. Bu sebeple Delfi tapınağındaki Hestia, Yunanlar için ulusal bağlarında ve ibadetlerinde birlik oldukları anlamına geliyordu. Bu tapınaktaki sunağı, kâhinin mağarasının önündeki salona yerleştirilmişti. Üzerine meşhur omphalos (yeryüzünün göbek deliği, keza tanrıçanın amblemi) yerleştirilmişti. Böylece Delfi, Yunanlar tarafından tüm yeryüzünün merkezi olarak görülüyordu. Burada da Hestia onuruna sürekli bir ateş yanar durumdaydı. Tanrıçanın karakteri, alevin kendisi kadar saf ve lekesizdi. Her ne kadar hem Poseidon hem de Apollon tarafından baştan çıkarılmaya çalışılsa da bakire kalmıştı. Ayrıca adına yapılan dinsel törenler de sadece iffetli bakireler tarafından gerçekleştirilebilirdi. Her tapınakta belirli bir yer edindiği için Yunanistan’da kendi adına ayrı bir tapınağa sahip olmadığını görüyoruz.
Vesta’ya ibadet etmek Romalıların sosyal hayatında çok daha önemli bir yere sahipti. Numa Pompilius tarafından inşa ettirildiği düşünülen en eski tapınağı Forum’un karşısındaki Palatino Tepesi’nin yamacında bulunur. Daire biçiminde inşa edilmiş ve orta büyüklüktedir. Aslında üstü kapalı bir ocaktan biraz daha büyük görünür. Devletin varlığının sembolü olan ebedi ateş sürekli yanar vaziyettedir. Burada önceleri sayıları dört olan ancak sonra altıya çıkarılan bakireler tarafından ayinler gerçekleştirilirdi. Başlıca görevleri kutsal ateşi beslemek ve Roma halkının refahı için tanrıçanın sunağında dua etmekti. Kutsal alevin sönmesi büyük bir belanın geleceğini haber veren bir kehanet olarak görülürdü. Buna sebep olan ihmalkâr rahibe için katı cezalar vardı. İffetli rahibeleri seçme işi Pontifex Maximus’un sorumluluğundaydı. Her zaman en iyi Romalı ailelerin altı ila on yaşları arasındaki kızlarından seçilirdi. Otuz yıl boyunca kutsal görevlerine bağlı kalırlardı ve bu süre boyunca bakireliklerini sıkıca korumak zorundaydılar. Otuz yılın tamamlanmasının ardından sivil hayata dönerler ve isterlerse evlenmelerine izin verilirdi.
Vesta’nın bir başka mabedi ise Latinlerin başkenti olan Lavinium’daydı. Burada Romalı konsül üyelerinin göreve başladıktan sonra dinsel bir adakta bulunmaları gerekiyordu. Vesta festivali 9 Haziran’da kutlanıyordu. Romalı kadınlar festivalde çıplak ayakla tanrıçanın tapınağına hac ziyaretinde bulunmayı ve onun huzuruna yiyecek adamayı alışkanlık haline getirmişlerdi.
Romalıların ev hayatında ocak ile ocak tanrıçası Vesta, Yunanlar arasındaki kadar önemli bir yer edinmişti. Vesta’ya tapınmak hayatın gündelik ihtiyaçlarını sağlayan ve tanrılar konusunu kapatmadan önce hakkında daha fazla bahsedeceğimiz merhametli, koruyucu mesken tanrılarından Penates ile yakından ilişkilendirilmiştir.
İffetli ve saf karakterine uygun olarak Vesta, sanatta en katı türden ahlaki saflık ifadesiyle temsil edilebilirdi. Genellikle oturur ya da ayakta durur vaziyette ve yüzünde düşünceli ve ağırbaşlı bir ifadeyle betimlenir. Başlıca simgeleri arasında adak tası, meşale, toprağa şarap dökmek (işret) için kullanılan kepçe ya da küçük bir kap ve asa bulunur. Karakterinin yüceliğinin ve kutsallığının sonucu olarak daima tamamen giyinmiş vaziyette tasvir edilmiştir. Bu da antik dönemlerde tanrıçanın neden bu kadar az heykelinin bulunduğunu açıklayabilir. Dolayısıyla Roma’da Prens Torlonia’nın özel koleksiyonuna ait Vesta Giustiniani gibi mükemmel bir örneği günümüze ulaştığı için kendimizi şanslı hissedebiliriz. Yunan sanatının en iyi dönemine ait orijinal bir eser olduğu düşünülür. Heykelde tanrıça sakin bir pozda ayakta durmakta, sağ elini bir tarafına dayamış, sol eli ise sanki tüm insanlığa dua ve tefekkürlerini yönlendirmeleri gereken yeri vurgulamak istercesine anlamlı bir biçimde gökyüzünü işaret etmektedir (22. Şekil).

22. Şekil: Vesta Giustiniani. Torlonia Koleksiyonu.
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.