Kitabı oku: «Kuyucaklı Yusuf», sayfa 4
12
Kaymakam Salâhattin Bey, evvelce de söylediğimiz gibi, gündüzleri biraz ağırca olan işiyle, geceleri de içkisiyle meşguldü ve yaşayıp gidiyordu. Memlekette münasebette bulunduğu adamlar az ve seçmeydi. Uzun memuriyetlerin tecrübesi, yerlilerin kendisi gibi memurlarla niçin ahbap olduklarını ona öğretmişti. Tongaya basmayı pek sevmediği ve namuslu kalmak niyetinde olduğu için ziyafetlere, davetlere pek aldırış etmez; çok itimat ettiği, hukuk mezunu birkaç avukat ve bazen de ceza reisi ile sessiz sessiz içmeyi tercih ederdi.
Bu avukatlardan Hulusi Bey’in Tavşanbayırı’nda büyük, güzel bir evi vardı. Evin bahçesi Edremit’te bir taneydi. Etrafı şimşir ağaçlarıyla çevrilmiş, çakıl döşeli yollar buraya ufak bir park manzarası veriyordu. Evin tam önünde bir asma çardağı, ufak ve fıskiyeli bir havuz vardı. Akşamları bu havuzun kenarına bir tahta masa çıkarılır, üzeri patlıcan salatası, balık tavası vesaire ile donatılır, rakı şişeleri bir kenara dizilirdi. Kış günleri ise bu masa içeride bir odada hazırlanır, Edremit’te pek de lüzumu olmayan mavi bir çini soba yanar ve rakı burada içilirdi.
Oldukça serin bir kış gecesi Salâhattin Bey, ceza reisi ve birkaç avukat, Hulusi Bey’in evinde toplanmışlardı.
Epeyce kafayı tuttukları sırada kapı çalındı, içeriye Fabrikatör Hilmi Bey ile Hacı Etem girdi.
Bu Hilmi Bey, Edremit’in eski eşraf ailelerinden birine mensup, kibarca bir adamdı. Vaktiyle Midilli İdadisinden mezun olduğu için, oldukça okumuş yazmışlardan, memleketin tahsillilerinden sayılır ve hürmet görürdü. Fakat hürmetin asıl sebebi, sonu gelmeyecek kadar çok olduğu rivayet edilen servetiydi. Muhakkak ki, Edremit’te ondan çok zeytini olan yoktu. Fakat asıl, nakit parasının sayısını Allah’ın bildiği ve bunları saymak için vakit yetmeyeceğinden Hilmi Bey’in altınlarını şinikle ölçtüğü söylenirdi.
Bunlarda biraz hakikat bulunması lazımdı. Çünkü şöyle böyle bir servet, baba ile oğulun bitip tükenmez israfına yetmezdi.
Bu adamın oğlu ile münasebeti memlekette oldukça kuvvetli bir dedikodu membasıydı. Çünkü Hilmi Bey, Şakir’in hareketlerini düzelteceği, onu yola getireceği yerde, aynı şeyleri kendisi de, hatta çok kere oğlu ile beraber yapar; İzmirli, Midillili veya yerli Rum çocukları ile yazın Cennetayağı, kışın hamam âlemleri tertip eder, avuç avuç para saçardı. Bunları gören, Şakir’in niçin daha ileri gitmediğine hayret edebilirdi.
Oğul ile baba arasında bazı gizli meseleler mevcut olduğu ve ikisinin birbirine bazı sırlarla bağlı bulunduğu da şehirde dolaşan laflardandı.
Bu akşamki gelişinde herhâlde bir sebep olacaktı. Avukat Hulusi Bey’in pek sıkı fıkı ahbabı olmadığına göre, onun bu tesadüfi gibi görünen ziyareti pek de manasız sayılamazdı. Hacı Etem’le beraber gelmesinde de muhakkak bir maksat gizliydi.
Bir müddet meclise iştirak etti. Birkaç kadeh aldı. Fakat buraya ayık geldiği için bu kadehlerin pek tesiri görülmedi. Küçük gözleriyle, hiç durmadan odadakileri süzüyordu.
Bir aralık ceza reisine “Bir iki el çevirelim istersen, ne dersin?” dedi.
Ceza reisi çok namuslu, hakperest bir adam olduğu hâlde, kumara biraz yüzü yoktu. Büyük oyunlara girmese bile, şöyle bir iki saatlik bir parti çevirmekten kendini alamazdı.
“Siz bilirsiniz. Ufaktan bir şey yaparız!” dedi.
Rakı masası kaldırıldı. İçeri daha küçük bir masa getirildi. Üzerine pike bir örtü örtüldü ve kâğıtlar ortaya çıktı.
Burada oynanan oyunlar nadiren poker, hemen hemen her zaman da otuz bir dedikleri bir oyundu. Fakat bu akşam Hilmi Bey gülerek “Reis Bey, bir kılıç keser misin sen bu gece!” dedi.
“Bırak Allah aşkına, hapishane oyunudur o!”
“Hepsi kumar değil mi canım, uzun işe girmektense ayakta birkaç el çeviririz… Maksat vakit geçsin!”
“Sen bilirsin!”
Gülüşerek masanın etrafına toplandılar. Kendi şanlarıyla mütenasip olmayan bu oyunu yarı şaka telakki ediyorlardı.
Hilmi Bey kâğıtları kardı. Yanında duran kaymakama sordu:
“Ne vereyim beyefendi?”
Kaymakam şaşırdı:
“Aman beyim, ben oyun filan oynamam. Hele bu kılıç mıdır nedir, bilmem bile!”
“Bilinecek tarafı yok beyefendi, şimdi öğrenirsiniz!”
Birkaç kelime ile oyunu tarif etti.
“Fakat ben oyun oynamam.”
Ceza reisi sokuldu:
“Aman iki gözüm, çiğlik etmesene! Bir el çevirelim de dağılalım!”
Salâhattin Bey güldü:
“Canım, benim oynamadığımı sen de bilirsin!”
Hilmi Bey: “Oyun deyip de büyütmeyin beyefendi, şunun şurasında maksat eğlenmek!.. Ne vereyim?”
Salâhattin Bey önüne bir gümüş çeyrek çıkardı:
“Şuna bir dokuzlu verin!”
Hilmi Bey’in elleri süratle işlemeye başladı ve biraz sonra dokuzlu Salâhattin Bey’in önüne düştü. Hilmi Bey derhâl cebinden iki çeyrek çıkarıp atarak:
“Buyurun! Kâğıtları da alın, şimdi siz vereceksiniz!”
Yarım saat sonra oyun kızışmış, sesler kesilmiş, çehrelerden tebessüm giderek, onun yerine bir heyecan ve hırs ifadesi gelmişti.
“Bir papaz, iki liraya!”, “Bir üçlü, fitimize!” gibi sözler işitiliyor ve çabuk çabuk, birbiri arkasından yere atılan iskambiller acayip hışırtılar çıkarıyordu.
Masanın kenarına konan ayaklı bir lamba, sarı ışığını ancak oyuncuların halkasına veriyor ve odanın diğer tarafları sessiz bir loşluğa dalıyordu. Masanın kenarındakilerin iri gölgeleri duvarlarda garip ve kocaman mahluklar gibi mübalağalı hareketler yapıyordu.
Köşedeki camekânlı duvar dolabının ön sahanlığında birkaç kadeh, yarım karafa rakı, biraz pastırmalı yumurta ve biraz da turşu, uzun zamandır el sürülmeden bekliyordu.
Bir müddet evvel oraya kadar gidip bir kadeh atan, sonra meze dolu ağzıyla tekrar masa başına gelerek oyuna iştirak eden keyif ehillerinde pek yerlerinden kımıldayacak hâl kalmamıştı.
Birdenbire sararan çehreleri, titreyen elleriyle, acınacak bir hâl almışlardı. Kâğıtları kararken yarısını döküyorlar, tekrar toplayıp karıştırıyor ve bu sefer de kesmek için yanlış birisine uzatıyorlardı.
İkide birde elleri ceplerine gidiyor, karılarının çeyiz getirdiği güzel örme keseler çıkıyor, yine eller titreyerek, içinden para alınıyordu.
Hulusi Bey ile diğer iki avukat pek fazla ziyanda değillerdi. Kendileri büyük söylemiyorlar, büyük söyleyene de kâğıt açmıyorlardı. Ceza reisi de biraz fazla içeri kaçmış olmakla beraber, şimdilik olduğu yerde duruyor ve daha fazla vermemeye çalışıyordu. Asıl zararda olanlar Hilmi Bey ile Salâhattin Bey’di.
Salâhattin Bey rakının tesiriyle kendini şaşırmış, cebindeki bütün parayı verdikten başka Hilmi Bey’e de elli altın kadar borçlanmıştı. Hiç kendini bilmez gibi oynuyor, bütün acemi kumarbazlarda görüldüğü gibi, asabi ve çılgın bir oyunla talihi kendine çevirmek istiyordu. Bir kere kaybetti mi ikinci defa demin kaybettiğinin iki mislini ve üçüncü defa ikincide kaybettiğinin iki mislini koyuyordu. Böylece ziyanı, aklı başında olduğu zaman düşünmekten bile korkacağı bir miktara çıkıyordu.
Bütün parayı alan Hacı Etem’di. Yüzünde ciddi bir ifade ile ve asla konuşmadan para sürüyor yahut kâğıt yapıyordu. Önünde çok bir para yoktu. Bu oyunda kazanılan paranın ortada tutulması şart olmadığı için, Etem aldığı sarı liraları cebine koyuyor ve önünde birkaç mecidiye bırakıyordu.
Hilmi Bey de hiç ses çıkarmadan, dudaklarının kenarında donup kalan kibar bir gülüşle kaybediyor ve Salâhattin Bey’in önü boşalıp zavallı adam bitkin, sarı bir hâlde iskemlenin arkalığına yaslanınca “Ben vereyim beyefendi!” diyerek önüne bir avuç para koyuyordu.
Hulusi Bey ve diğerleri (ceza reisinden maada) bu işte bir sakatlık olduğunu sezmiş gibiydiler. Fakat ortada gözle görülen bir şey olmadan üstüne belayı davet etmek doğru değildi. Şimdilik oldukları yerde tutunabilmeyi kâr sayıyorlardı. Hiçbirinde sarhoşluktan eser kalmamıştı. Hulusi Bey’in gözleri Salâhattin Bey’e merhamet ve imkânsızlık içinde bakıyor ve Hilmi Bey’in gözleriyle karşılaşmamaya gayret ediyordu. Bir şey yapmaya imkân yoktu: Oyunu bırakmak tekliflerini Salâhattin Bey şaşkın, fakat sert bir el işaretiyle reddetmiş ve Hilmi Bey de “Bırakın canım, oynasın beyefendi! Belki çıkarır. Bak, biz de zarardayız, yarım mı bırakalım oyunu?” deyince herhangi bir şey yapmak büsbütün imkânsız olmuştu.
Lambanın sarı ışığı altında kaymakamın yüzü olduğundan daha uzun görünüyordu. Gümüş gibi beyaz saçları demet demet şakaklarına dökülüyor ve kirli bir renk alıyordu. Sakalları birkaç saat içinde uzamış, uzun parmaklı ellerinin üzerinde mor damarlar peyda olmuştu. İçerisi ve kenarları kanlanan gözleri etrafa bakıyor, fakat hiçbir şeyin farkında değilmiş hissini veriyordu. Bakışları birkaç kere, kendisine sitemli gözlerle bakan Hulusi Bey’e tesadüf etti. Rengi kaçmış dudaklarının kenarında şaşkın ve manasız bir tebessüm belirdi ve başını önüne çevirir çevirmez derhâl silindi. Oyun sabah ezanları okunurken bitti: Salâhattin Bey kendisine Hilmi Bey’in uzattığı bir avuç parayı eliyle ve bitkin bir tavırla iterek “Yeter!” dedi.
Yerinden kalktı ve kalkarken iskemleyi devirdi, kapıya doğru birkaç adım gittikten sonra döndü:
“Size borcum ne kadar?”
Hilmi Bey masanın üstündeki tütün paketini aldı, arka tarafındaki dağınık rakamları topladı ve “Üç yüz yirmi lira!” dedi. Sonra hafif bir tebessümle ilave etti:
“Ehemmiyeti mi var beyefendi, kumarbazın kumarbaza senede beş kuruşu bile geçmezmiş; bir gün yine toplanır telafi ederiz.”
13
Salâhattin Bey ertesi gün vazifeye ancak öğleden sonra gidebildi. Yüzü hâlâ sarı ve tıraşlıydı. Evde Şahinde ile şiddetli bir kavga etmiş ve zihni büsbütün karışmıştı. Dairede Avukat Hulusi Bey’i kendisini bekler buldu. Hazin hazin gülerek “Görünmez kaza işte buna derler iki gözüm…” dedi.
“Duracak zaman değil. İşin çaresine bakmalı!”
“Çaresine bakılacak tarafı mı var? Elimdeki zeytinliği satsam ve bir senelik maaşımı kırdırıp buna ilave etsem yine yetmez; 320 altın bu… Bitti Hulusi Bey, her şey bitti. Düşün ki buradan tası tarağı toplayıp gitmek bile mümkün değil, burada kalıp sefil ve kepaze olmaya mahkûmum. Üç senede, beş senede, elbet ödemeye çalışacağız!”
İçeri eshabı mesalihten7 birkaç kişi girdiği için sözü kestiler. Kaymakam birdenbire bunların arkasında Hacı Etem’in yüzünü görür gibi oldu ve şaşırdı. Etem, diğerlerini iterek öne doğru sokuldu ve kaymakamın önüne bir kâğıt sürdü.
Salâhattin Bey kâğıda bir göz atınca sapsarı oldu; eli titremeye başladı. Yavaşça sordu:
“Neden icap etti bu?”
“Hani beyim, aklınıza bir şey gelmesin… Lüzumu da yoktu ya, âdettir de onun için; siz bir imza buyurun!”
Kaymakam önündeki kâğıda titrek bir imza attı ve Hacı Etem gözlerini Hulusi Bey’inkilerle karşılaştırmamaya çalışarak süratle çıktı.
Kaymakam diğerlerinin kâğıtlarını da bir kere göz bile gezdirmeden, imzaladıktan sonra yavaşça Hulusi Bey’e döndü:
“Dün akşamki para için bir senet imzalattılar!” dedi.
“Niçin imzaladınız?”
“Ne yapayım? Hem görmüyor musun, ne biçimsiz zamanda geldi. Muhakkak kerata bir saattir içerisinin dolmasını beklemiş. Her şey bitti dedim ya sana!”
“A iki gözüm, senin bu Hilmi Bey’e bir kötülüğün dokunmuş değildir. Senden intikam almak istemesine filan imkân yok. Herhâlde başka bir maksatları olacak. Ya senden mühim bir çıkarları var yahut da başka bir şey. Hilmi Bey senden bu üç yüz bilmem ne kadar lirayı alamayacağını pek iyi bilir. Kaymakam Bey’i kendisine borçlu etmek zevki için de bu kadar paraya kıyamaz. Dur bakalım, bir müddet bekleyelim. Herhâlde bir kokusu çıkacak. Sen yalnız aklını başına topla ve hiç itidalini kaybetme. Dünyada düzelmeyecek iş mi olur?”
Salâhattin Bey bu gibi sözlerin ona teselli vermekten uzak olduğunu ima eden bir tavırla başını salladı.
Akşam eve döndüğü zaman Şahinde, kendisini gülerek karşıladı. Bir iki saat evvelki kavgadan sonra bu fevkalade iltifat onu hayrete düşürdü.
Şahinde onu kolundan tutarak kulağına fısıldadı:
“Ayol sana mühim havadislerim var!”
“Hayrola!”
“Sorma, bugün bize Hilmi Bey’inkiler geldi. Ama öyle senin bildiğin gelişlerden değil, âdeta şöyle görücüye gelir gibi bir şey!”
“Ne görücüsü? Kimin için?”
“Kimin için olacak a bey, gelinlik kızın olduğunu unuttun mu?”
“Muazzez için mi geldiler? O daha çocuk, demedin mi?”
“Ne çocuğu, ilahi Salâhattin Bey, ben sana vardığım zaman kaç yaşındaydım?”
“Benim şimdilik kimseye verilecek kızım yok. Gelenlere böyle söylersin. Hem bu işlere sen pek karışma!”
“Karışmaz olur muyum? Anası değil miyim? Neyse, bağırıp durma; ben zaten babasıyla görüşeyim demiştim. Fakat herhâlde kızı yirmisine kadar evde tutup kocakarı yapmaya niyetin yoktur.”
Salâhattin Bey odasına gidince uzun uzun düşünerek bu iki günün vukuatını birbirine bağlamaya, onlara mana vermeye çalıştı. Bir şeyler sezer gibi oluyor, fakat içinden çıkamıyordu. Eğer Hilmi Bey, Muazzez’i oğluna almak istiyorsa neden önce dün akşamki gibi bir plana lüzum görüyordu? Doğrudan doğruya isteyemez miydi? Şehrin zengin ve asil bir ailesinin oğlu, herhâlde reddedileceğini düşünerek babasını böyle yollara sevk etmiş olamazdı.
Fakat ertesi gün Şakir’i şuradan buradan soruşturunca niçin evvela kendisinin eli ayağı bağlanmak istendiğini anladı.
Hulusi Bey de havadisi duyunca yüzünü buruşturdu:
“Bak bu hiç aklıma gelmemişti.” dedi. “Yazık olacak kıza!”
“Ne diye yazık olacakmış? Ben öylesine kız filan vermem!”
“Onlar da herhâlde senin böyle diyeceğini düşünmüşlerdir. Ne diye akşam sana üç yüz lira verdiler? Hem dur bakalım, bu daha bir şey değil; onlar bir dolap çevirmeye başlamasınlar yoksa, bu hiçtir. Bu parayı sana Edremit’i bırakıp gidemeyesin diye verdiler. Üst tarafı için başka tedarikleri olacağını tahmin ediyorum. Yalnız bir şeye aklım ermiyor: Şakir, zevkinde safasında bir serseriydi; evlenmek aklına nereden geldi acaba?”
Salâhattin Bey tekrar düşünmeye daldı. Kızını kendine anlatılan şekilde bir ite vermek mecburiyetinde kalacağını aklı almıyordu.
Hulusi Bey: “Mamafih, belki de bu, Şakir’in delice heveslerinden biridir. Yarın öbür gün geçer. Şimdilik işi mümkün olduğu kadar uzatmaya bak. Kaçamaklı cevaplar ver; belki bıktırıp bu işin arkasını bıraktırırsın. Üç yüz lira meselesine gelince, dediğim gibi bunu senden alamayacaklarını bilirler. Hem sen ne zaman olsa onlara lazımsın. Sonra Hacı Etem demek Şakir demektir. Hilmi Bey’den çıkan para pek yabancı yere gitmedi ki!”
Salâhattin Bey de şimdilik işi savsaklamayı en uygun çare buldu.
Yusuf’a hiçbir şey açmamayı tercih etti. Deli oğlan gidip bir taşkınlık yapar, kendini tutamayıp bir vaka çıkarır, işi düzelmez bir hâle sokardı. Bayramda Şakir’le ikisi arasında cereyan eden hadiseyi de bir parça bildiği için Yusuf’un bu işten haberi olmasını şimdilik münasip bulmadı.
Böylece on on beş gün kadar bir zaman geçti ve tam bu sıralarda Yusuf’u bir gece eve getirdiler. Getirenler Yunus Ağa isminde ihtiyar bir pabuççu ile 35 yaşlarında, perişan kıyafetli bir kadın ve onun yanında mütemadiyen Yusuf’un sarı çehresine bakan ve durmadan ağlayan hasta kılıklı bir kızdı.
Bu kızla anası, o gece ve ondan sonraki geceler Yusuf’un baş ucundan ayrılmadılar ve kaymakamın evinde kaldılar.
14
Yusuf’un yarası ağır değildi. Kasığının yanına, baldırına saplanan bıçak onu on beş yirmi gün yatağa bağlamaktan başka bir şey yapamayacaktı.
Salâhattin Bey, hatta Şahinde onu bu hâlde görünce şaşırdılar. Bilhassa Salâhattin Bey kendisi için Yusuf’un ne kadar kıymetli olduğunu o zaman anladı. Günde birkaç kere eve uğrayarak yukarı, onun yanına çıkıyor, gülerek “Bak kerataya!” diyordu. “Daha bu yaşta efelik yapmaya kalkıyor. Ne kadar olsa serde Aydınlılık var, değil mi? Ee, sen şu işin aslını bize ne zaman anlatacaksın?”
Sonra başıyla diğerlerinin göremeyeceği bir işaret yaparak bu kadınla kızın kim olduklarını sormak istiyordu.
Fakat Yusuf bir şey söylememekte ısrar ediyor ve kendisine çok sorulduğu zaman başını yorgun bir tavırla duvara doğru çeviriyordu.
Kübra ile annesi evde tabii birer hizmetçi oluvermişler, diğerlerini kendilerine bu gözle bakmaya alıştırmışlardı. Bunun için herkesin tecessüsünü fazla gıcıklamıyorlardı. Ama şehirde bu meselenin duyulduğu ve birçok rivayetlere meydan verdiği muhakkaktı.
Hilmi Bey ile Şakir’in bu Kübra meselesinden biraz fazla telaşa düştükleri, hatta hiç tetiğini bozmayan Hacı Etem’in bile bugünlerde suratı asık olduğu söyleniyordu. Yusuf’un Kübraların evinde yaralandığı da gizli kalamamıştı. Buna da bin türlü mana verenler vardı.
Salâhattin Bey de hariçten kulağına gelen bu havadislerle iktifaya mecbur oluyordu. Kendi evinde olan biten işler hakkında dışarıdan duydukları ile kanaat etmek adamcağıza güç geliyordu ama Yusuf’tu bu, işlerine pek akıl ermezdi…
Fakat böyle şuradan buradan duyduğu rivayetlerle asla iktifa etmeyen birisi vardı: Muazzez!
Muazzez her şeyin aslını öğrenmek istiyor, fakat biraz olsun iyileşmeden Yusuf’a sormaya cesaret edemiyordu. Kadın vakayı pek kısa anlatmıştı:
“Kızım hastaydı, Yusuf Ağa’mız pirinçle yağ aldı, hatır sormaya geldi. Sağ olsun, zaten pek merhametlidir. Tam çıkıp giderken karanlıkta birisi fırlayıp bir bıçak soktu; herhâlde herif, Yusuf Ağa’yı benzetti. Yoksa ne geçmişi olacak ki?..”
Muazzez sordu:
“O gece Kübra hasta mıydı?”
“Ya, yatakta yatardı!..”
“Peki, Yusuf vurulunca ikiniz de onunla birlikte geldiniz, hasta kız yağmurda sokaklarda dolaştı da bir şey olmadı mı?”
“Ah kızcağızım, biz alışkınız böyle şeylere; az mihnet mi çektik? Kızımızın korkudan bir şeycikleri kalmayıverdi. Yusuf Ağa’sını pek severdi.”
Fakat bu laflar Muazzez’i tatmin etmekten uzaktı. Nihayet daha fazla dayanamadı. Bir gün Yusuf’un yattığı odaya gitti, yatağının kenarına oturdu ve sordu:
“Yusuf ağabey, söyle bakayım artık; bütün bu işler ne demek oluyor? Sonra kim bu kız? Bu Kübra?..”
Burada hiç sebepsiz yüzü kızardı ve önüne baktı.
Yusuf “O da bir Allah’ın garibi, Muazzez.” dedi. “O da çok çekmiş, yüzüne bir baksana!”
Muazzez çocukça bir konuşkanlıkla atıldı:
“Biliyorum Yusuf ağabey. Fakat tuhaf bir hâli var. Yaşı benden küçük olduğu hâlde beraber olduğumuz zamanlar bir çekingenlik, ne diyeyim, bir üzüntü duyuyorum. Hem görsen, beni ne kadar seviyor. Bazen durup dururken koşup boynuma sarılıyor, yanaklarımı filan öpüyor. Seni de çok seviyor herhâlde?.. Birkaç kere senin odanın kapısında içeriyi dinlerken gördüm. Beni görünce ayıp bir şey yapmış gibi önüne bakarak hemen aşağı indi. Fakat dedim ya, bir türlü ona yakınlaşamıyorum. İstesem bile yapamıyorum. Ne acayip şey değil mi?”
Yusuf cevap vermedi. Yorganın üzerinde uzanan eliyle oynamakta olan Muazzez’e dalgın dalgın bakıyordu. Ona daha fazla bir şey söylenemeyeceğini anlayan Muazzez, başka bir şey söylemek ister gibi bir hareket yaptı, fakat cesaret edemeyerek durdu. Nihayet biraz daha tereddüt ettikten sonra, sabredemedi:
“Biliyor musun, Yusuf ağabey…” dedi, “beni istediler!”
Bu sözü o kadar açık ve kısa olarak nasıl söylediğine kendisi de şaşıyormuş gibi gözlerini açarak Yusuf’un yüzüne baktı. Öteki derhâl yatakta doğrulmuştu, sordu:
“Kim?”
“Hilmi Bey’in oğlu Şakir için istediler. Annesi geldi… Benden güya saklıyorlar ama şehirde bilmeyen de yok…”
“Babam ne demiş?”
“Babamın pek gönlü yok. Yalnız annem istiyor galiba! İki günde bir ya annem onlarda ya onlar bizde. Hilmi Beyler pek zengin diyorlar. Anneme de daha şimdiden hediyeler filan vermeye başladılar. Sonra…”
Sağ elini Yusuf’a doğru uzattı. Kolunda çok ince işlemeli iki altın bilezik vardı.
“Bunları da Şakir Bey’in annesi bana verdi!”
Yusuf kıpkırmızı kesildi. Muazzez’i elinden tutup bağırtacak kadar sıkarak sordu:
“Desene iş bu kadar ilerledi ha? Demek sana şimdiden gelin gözüyle bakıp bilezikler filan veriyorlar! Allah versin, senin de canına minnettir! Zengin diye ağzının suyu akıyor, baksana!..”
Muazzez bu sözleri hiç beklemiyormuş gibi kıpkırmızı olarak ayağa kalktı. Gözleri yaşarmış gibiydi. Dudakları titreyerek, birkaç kere “Yusuf ağabey!” dedi.
Sonra bileğinden altın bilezikleri şiddetle çıkararak yorganın üstüne attı.
Yusuf elinin yanına düşen bu iki halkayı parmaklarının arasında ezdi, büktü, sonra ufak bir külçe hâlinde odanın bir köşesine fırlattı.
Muazzez bu sefer adamakıllı ağlayarak yatağın bir kenarına oturmuştu. Yusuf onu ellerinden tutarak yavaşça kendine çekti; ağzını onun saçlarına yaklaştırarak kulağına “Sana çok daha iyi kocalar bulunur, Muazzez. Ne yapacaksın elin serserisini?” dedi. “Sırası mı böyle şeylerin şimdi? Hem sen o Şakir Bey’in ne mal olduğunu bilmezsin. Böyle bir adam için ağlanır mı?”
Muazzez başını hızla çekti. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu. Anlamak istemeyen bir ifade ile hiçbir şey söylemeden Yusuf’un yüzüne baktı. Bu bakışlarda hem hayret hem sitem hem de biraz dargınlık vardı.
Yusuf devam etti:
“Kızım, sen de gençsin, tabii akranlarını görünce senin de için çekecek. Hele böyle Şakir gibi hovardaları kadın kısmı nedense pek beğenir, sonunda da başını taştan taşa vurur. Sen de böyle çocuk gibi düşünme de biraz ağırbaşlı ol. Hayırlı bir kısmet çıksın hele! Seni evde koyacak değiller ya, helbet birisine verecekler. Anan olacak karı seni ne diye ikide birde Hilmi Beylere götürür ki?.. Çocuk değil misin, helbet evin şatafatı gözünü alacak. Neyse, sen akıllı kızsın, bu kadar sabırsız olma!”
Yusuf daha fazla söyleyemedi. Muazzez’in yüzü onu korkuttu ve şaşırttı. Genç kızın iri gözlerinin içi ateş gibi yanıyor, dudaklarının kenarı tokat yemiş gibi titriyordu.
Ağlayamayacak kadar çok ıstırap çektiği, şiddetli bir buhran geçirmek üzere olduğu görülüyordu. Fakat böyle bir şey olmadı. Muazzez yavaşça yatağın kenarından kalktı, ağır ağır, başı önde dışarı çıktı ve Yusuf hiçbir şey anlamadan arkasından bakakaldı.
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.