Kitabı oku: «Kars'tan Konya'ya Masallar», sayfa 2
Ayşe eve girince annesi çok şaşırmış. Düşünmüş düşünmüş sonra da “Fatma dağa gidince güzel geldi. Ayşe ise çirkin… O halde bundan sonra ikisini de göndermeyeceğim. Bütün işleri Fatma yapar, Kızım da bir güzel dinlenir eski haline gelir”, diye karar vermiş. Dediğini de yapmış. Fatma bütün işleri yaparken Ayşe de yan gelip yatıyormuş. Ama çalıştıkça Fatma güzelleşiyormuş. Ayşe ise iyice çirkinleşiyormuş.
Aradan günler haftalar geçmiş. Üvey anne ve kızı, günlerden bir gün Fatma’nın hazırladığı kahvaltı sofrasındayken, at kişnemeleri ve insan sesleri duymuşlar. Evin kapısını tıklatmışlar. Üvey anne hemen “Fatma kapıyı aç, bakalım kimler geldi”, diye çirkin sesiyle bağırmış. Fatma işini bırakmış kapıyı açmış. Bir de bakmış ki karşısında Peri Padişahı. Gözlerine inanamamış. İçeri buyur etmiş. Peri Padişahı “Güzeller güzeli Melek Fatma, seni buradan almak için yeni yaptırdığım sarayın bitmesini bekledim. İçini ipeklerle, kadifelerle döşettim. Kırk hizmetçi kapıda senin gelmeni bekliyor. Tut elimden gidelim”, demiş. Fatma, hüzünlü gözlerle “Üvey annem ve üvey kardeşim…“ diyerek başını yere eğmiş. Peri padişahı Fatma’nın gözyaşlarını silerek: “Üzülme Melek Fatma. Onların ihtiyaçlarını ben karşılayacağım ama sana kötülük ederler korkusuyla sarayıma almayacağım. Bir gün iyi insan olurlarsa o zaman onları da senin yanına getireceğim”, demiş. Sonra da kırmızı kadifeden yapılmış kesenin içinden çıkardığı inciden Taç’ı Fatma’nın saçlarına takmış. “Biliyor musun, bu tacın incileri senin gözyaşların. Seni görmek için dilenci kılığına girerek sizin eve geldiğimde bana vermiştin”, demiş. Sonra da Fatma’nın elinden tutarak dışarı çıkarmış. “Şu senin arabanı çekecek olan kanatlı at da, yolda bulup ayağını iyileştirdiğin yaralı tavşandır. Senin iyi yürekli oluşun hiçbir zaman karşılıksız kalmayacaktır”, demiş.
Olanları izleyen üvey anne ve üvey kardeş Ayşe hemen söze karışmış ”Peri Padişahı ben de yolda tavşana rastladım. Bana da uçan at ver” demiş. “Doğru sen de tavşana rastladın ama ona yardım etmedin. Tavşanın ayağı topal oldu. Onun için şu arkada duran zayıf ve topal at, işte o tavşandı. Onu bu hale sen getirdin. Bundan sonra ona sen bakacaksın”, demiş.
Üvey anneye dönerek, “Senin gözünü para bürümüş. Merhametini kaybetmişsin. İnsanlığın yok olmuş. Dilenci kılığında buraya geldiğimde beni kovmuş, eli boş göndermiştin. Ben de sana hiçbir şey vermiyorum. Verdiğin neyse onu alırsın”, demiş.
Fatma’nın elinden tutarak uçan atın çektiği altın arabaya binmişler. Bulutlara karışmış periler ülkesine gitmişler.
Üvey anne ve Kızı Ayşe de yaptıklarından çok utanmışlar ama yine de içlerindeki kötülükten bir türlü kurtulamamışlar.
Bu masal burada biterken gökten üç elma düşmüş. Birisi iyilerin başına, birisi sabır edenlerin başına, birisi de dinleyenlerin başına.
BU CİCİM AYAĞI HANİ BACIM AYAĞI2
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken. Pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkelerden bir ülke varmış. Bu ülkenin dört tarafı da yücelerden yüce dağlarla çevriliymiş. Üstelik bu dağlar, binbir türlü ağaç ve çiçeklilerin örttüğü uçsuz bucaksız ormanla kaplıymış.
Ormanla kaplı dağların tam ortasındaki ülkede insanlar bolluk içinde yaşarmış. Billur gibi akan nehirleri, salkım salkım meyveleri, misk kokusu gibi kokan kırmızı gülleri varmış. Oradaki kuşlar nağmeli ötermiş. Bülbüller misk kokulu kırmızı güllerle sarmaş dolaşmış. Yamaçlardan süzülen beyaz köpüklü şelaleler bir tatlı akarmış ki görenlerin gönlünü huzur kaplarmış.
İrem şehri gibi olan bu ülkenin adil, temiz kalpli, mütevazı, bilge, yakışıklı bir hükümdarı varmış. Hükümdarlık sarayı da ülkenin yamaç tarafındaymış. Dışı beyaz mermer sütunlarla süslü, kapıları altınmış. Gümüş merdivenlerden çıkılırmış yamaçtaki saraya. İpek halılar, atlas perdeler ve kristal aynalarla döşeli olan sarayın yetmiş odası varmış.
Eşi benzeri olmayan bu sarayın içinde yaşayan hükümdarın sultan eşi, Ahmet adında beş yaşında oğlu, bir de peri gibi güzeller güzeli kızı varmış. Beyaz yüzlü, pembe yanaklı, kırmızı dudaklı, siyah uzun saçlı kızın adı da Fatma’ymış. Hükümdar babası, sultan annesi gözlerinden bile esirgedikleri evlatları Ahmet ile Fatma’yı öyle nazlı öyle kibar yetiştirmiş ki güneş yüzlerine değse sararır, rüzgâr tenlerine değse kararırlarmış. Halk tarafından çok sevilen hükümdar ve ailesi saadet içinde yaşarlarmış.
Günlerden bir gün Sultanın hizmetkârı koşarak Hünkârın yanına varmış. “Sultanımız çok hasta aman bir çare”, demiş. Ülkenin bütün hekimleri toplanmış ne kadar uğraşmışsa da Sultana çare olamamışlar. Günden güne dalından koparılan gül gibi solan Sultan, ecel vakti geldiğinde dünyadan göçüp gitmiş. Kuşlar susmuş, gülen yüzler gülmez olmuş. Ülkede yaşayanlar uzun zaman yas tutup ağlamışlar.
Günler birbirini kovalamış aradan aylar geçmiş Hünkârın acısı dinmek bilmemiş. Ülkedeki işler aksadığı gibi insanlar da kederliymiş. Bir gün ülkenin ileri gelenleri meclis kurmuş ne yapacaklarını düşünmüşler. Toplantıları günlerce sürmüş ve en sonunda hünkârın evlenmesi gerektiğine karar vermişler.
Saraya haber yollayıp, huzura kabul edilmişler. Kederli hükümdara fikirlerini söylemişler. Gözleri yaşla dolan hükümdar meclis kararına boyun eğmiş.
Ahali hükümdarın yeniden evlenmeyi kabul etmesine sevinerek yeni sultan aramaya koyulmuşlar. Dağ tepe aşmışlar, aramışlar taramışlar uzak ülkelerin birinde birini bulmuşlar. Buldukları yeni sultanı allamışlar pullamışlar üç gün üç gece düğün yapmışlar.
Yeni sultan güzelmiş güzel olmasına ama zaman geçtikçe kötülükleri ortaya çıkmış. Kötülükleri ortaya çıktıkça yüzü de çirkinleşiyormuş. Hünkârın iki çocuğuna kötü davranmaya başlamış. Her gün dövdüğü yetmezmiş gibi aç da bırakıyormuş. Akşam oldu mu erken uyutuyormuş ki babaları görüp yaptıklarını anlamasın.
Bir gün yeni sultan, “Bu iki yetimden kurtulursam Hünkâr beni daha çok sever”, diye düşünürken aklına bir fikir gelmiş. Hemen hizmetkârları çağırarak başlamış hazırlık yapmaya.
Eski bir bez torbaya biraz kuru ekmek, biraz küflü peynir, birkaç parça da eski elbise koyarak iki atın çektiği arabaya bindirmiş. Kendisi de yanlarına oturmuş. Akrabası olan arabacıya “Öyle yerlerden git ki bizi kimseler görmesin”, demiş. Kamçının sesi havada şaklarken atlar şahlanarak dörtnala yola koyulmuş.
Gide gide ovalar dağlar aşmışlar. Sabahı akşam etmişler. Karanlık bir ormana gelmişler. Arabacı atları durdurmuş üvey sultan çocukları iterek aşağıya indirmiş. Torbayı da ayağıyla teperek yere atmış. Sonra da “Saraya dönüyoruz. Sür arabacı arabayı”, demiş.
Yeni Sultan saraya dönedursun. Bakalım çocukların başına neler gelmiş.
Fatma, kardeşi Ahmet’in elinden tutarak başlamış yürümeğe. Sık ağaçların olduğu ormanda ne yol varmış ne iz. Yerler otlarla, çalılarla kaplıymış. Uzun ağaçların öyle büyük öyle çok yaprakları varmış ki gökyüzü görünmüyormuş. Gece mi gündüz mü anlaşılmıyormuş. Binbir türlü seslerin yankılandığı ormanda bazen güzel kokular geliyormuş burunlarına, derin derin içlerine çekiyorlarmış.
İki kardeş ellerinde torbalarıyla yürümüşler, yorulup acıkınca buldukları bir ağacın kovuğuna girerek küflü ekmeklerinden biraz yiyerek karınlarını az da olsun duyurur gibi olmuşlar. Sonra da oracıkta birbirlerine sarılıp uyumuşlar.
Uykuya doyup uyandıklarında tekrar yola koyulmuşlar. Böylece ne kadar zaman geçmiş kendileri de bilmiyormuş. Ekmekleri, peynirleri, suları tükenmiş. Buldukları meyveleri otları yiyerek yol almışlar.
Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir başka ormana gelmişler. Bu orman daha güzelmiş, ağaçların arasından gökyüzünü görüp kuşların cıvıltısını duyan İki kardeş çok sevinmişler. Ülkelerinin yolunu bulduk sanmışlar. Hoplamışlar zıplamışlar. Hünkâr babalarına kavuşunca olanları anlatacaklarına karar vermişler. Fakat yürüdükleri yolları bir türlü bitmemiş. Üstelik yaz bitmiş güz gelmiş.
İki kardeş sonbahar yağmuru altında yol alırken Ahmet, ”Abla çok susadım bir yudum su istiyorum”, demiş. Fatma kardeşine içirecek bir yudum su bulamayınca paniğe düşmüş. Ağaçların yapraklarındaki sudan almak isteyince ağaç dile gelmiş, “dur adil hünkârın peri kızı Fatma, bu orman sihirlidir. Eğer yaprağını suyunu içirirsen kardeşin ağaç olur. Çeşme suyu içirirsen kardeşin çeşme olur, kısacası neyin suyunu içirirsen kardeşin o olur. Hızlıca buradan yürüyün gidin” demiş. Fatma kardeşinin elinden tutarak ormanda koşmaya başlamışlar. Koşmuşlar koşmuşlar. Ahmet, ”Abla ben artık susuzluğa dayanamıyorum.” diyerek ceylanın ayak izine biriken suyu kana kana içmiş. Başını sudan kaldıran Ahmet hemen orada beyaz benekli güzel bir ceylan olmuş. Fatma ceylan olan kardeşine sarılmış ağlamış ağlamış. Çok üzülmüş. Kardeşini kaybetmemek için hırkasını sökerek uzunca bir ip yapmış kardeşini boynundan bağlayarak yanında gezdirmeye başlamış.
Fatma, ceylan kardeşiyle yol alırken, gözyaşı inci olup yerlere saçılarak iz yapıyormuş. O sırada yiğit mi yiğit bir delikanlı ormanda askerleriyle at üstünde ava çıkmış. Tam oradan geçerken yerdeki emsalsiz incileri görmüş. Hemen atını durdurup incileri toplamaya başlamış. Avucundaki incilere baktığında hayret içinde kalmış. Askerlerine dönerek, ”Derhal bu incilerin sahibini bulun.” emrini vermiş. Askerler yere saçılan incileri takip ederek atlarını sürmüşler. Çok geçmeden bir ağacın gölgesinde uykuya dalan ceylan ve Fatma’yı bulmuşlar. Hemen geri dönerek efendilerine haber vermişler.
Atların kişneme ve ayak sesleriyle kendine gelen Fatma, kardeşi ceylana sarılarak, ”Ne olur bize dokunmayın. Kimseye zararımız yok bizim. Ülkemize gitmek için yol arıyoruz.” demiş. Arkasından da olup biteni at sırtındaki yiğide anlatmış.
“Ben huzur ülkesinin padişahıyım. Sana âşık oldum. Seni kendime eş seçiyorum.” demiş. Fatma, ” Padişahım sağ olsun ben kardeşimden ayrılamam onunla uyur onunla gezerim.“ deyince, Padişah,“ Tamam kabul ediyorum, biz evlenince ceylan kardeşinde bizim ayak ucumuzda uyur.” diyerek Fatma’yı atının terkisine almış. Ceylan kardeşini de askerlerin kucağına yerleştirerek ülkesine doğru yol almışlar. Huzur ülkesine vardıklarında kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.
Fatma huzur ülkesinde mutluluk içinde yaşıyormuş. İpekler ve renkli tüllerle bezeli kuş tüyü yatağına yatığında ceylan kardeşi de ayak ucuna girermiş. Uyumadan önce ön ayağını uzatır ,”Bu bacımın ayağı, bu cicimin ayağı.” diyerek Ablasının ve padişah eniştesinin yan yana olduğunu kontrol ederek mutlu bir şekilde kıvrılarak uykuya dalarmış.
Gel zaman git zaman Fatma ile huzur ülkesinin padişahının mutluluğu dilden dile dolaşmış. Söz kuşkanadından da hızlı olurmuş. Dönmüş dolaşmış baba ocağındaki üvey ananında kulağına ulaşmış. Fatma’nın haberini hünkâr babası da duymuş. Çok sevinmiş adaklarını yerine getirmiş kurbanlar kesmiş. Biricik oğlu Ahmet’in durumunu ise söylememişler.
Ruhu ve kalbi kötü olanın ihanetleri, hainlikleri biter mi hiç? Üvey anne haberi alır almaz başlamış planlar yapmaya. Günlerce düşünmüş düşünmüş.
Ve bir gün Hünkârın huzuruna çıkarak, “Hünkârım olanlar olmuş geri dönüşü yok. Arayı düzeltmek ve kızımızı oğlumuzu görmek için huzur ülkesine gitmek için müsaadenizi istiyorum.” demiş. Kızının ve oğlunun evi terk ettiğini sanan hünkâr karısının onların yanına gitmesine izin vermiş.
Üvey anne kırk katır yükleyerek, kırk atlıyla yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş dönüp arkasına bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş. Sinirlenmiş kızıp bağırmış. Her sinirlendikçe çirkinleşiyormuş. Sihirli ormana geldiğinde konuşan ağaçlar onun ne kadar çirkin olduğunu söylemiş. Hiçbir kötülüğün karşılıksız kalmayacağını söylemiş. O da ağaçlara bağırmış hakaret etmiş. Hakaret için ağzını açtığında dili yılan olup boynuna dolanıyormuş, dudaklarından da kurtlar böcekler saçılıyormuş.
Huzur ülkesini uzaktan gördüğünde gözlerine inanamamış. Evlerin çatıları sarı altınla kaplıymış. Ağaç dallarından yeşil zümrütler sarkıyormuş. İçinden “Burası daha zengin ve güzel, Fatma’yı öldürür padişahla ben evlenirsem bütün bunların sahibi olurum.” diye geçirmiş.
Kırk atlıyla, kırk katırla huzur ülkesine varan üvey anne padişah tarafından güzel karşılanmış. Günlerce mutluluk içinde yemişler, içmişler, gezmişler, eğlenmişler. Fatma üvey annesini affetmiş etmesine ama kardeşi Ceylan Ahmet buna hiç razı gelmemiş. Köşe bucak kaçmış. Ablasına küser olmuş.
Bir gün üvey anne demiş ki “Güzeller güzeli Fatma, adil hünkâr kızı Fatma, yakışıklı cömert padişah karısı Fatma, mademki büyüklük gösterdin beni affettin. Bende seni derya kenarında sefa yapmaya davet ediyorum. Kırk katır yükü sana hediye getirdim. Lütuf et bunları ve teklifimi kabul buyur. ” İyi kalpli Fatma düşünmüş düşünmüş “ Artık kötülük yapmaz.” diyerek dediğini kabul etmiş.
Ertesi gün üvey anne erkenden kalkmış hazırlık yapmış. Fatma’yı da alarak yola koyulmuş. Denizin kenarında yemeklerini yemişler. Ortalık kalabalıklaşmadan “ Hadi gel denizde biraz yüzelim.” demiş. Fatma da “Ben yüzmek bilmem ki.” demiş. Fatma’yı dinlememiş kolundan tutup, sürükleyerek denize götürmüş. İyice ilerlemiş sonrada Fatma’yı orada bırakarak geri dönmüş. Fatma denizin ortasında çırpınmış çırpınmış sonrada gözden kaybolmuş. Üvey anne sevinerek kenara çıkmış Fatma’nın elbiselerini giyinmiş saçlarını onun gibi tarayarak yüzünü de nikapla kapatmış. Hiç kimseye gözükmeden gizlice saraya gitmiş.
Gece olmuş Fatma’nın geceliğini giyerek ışıkları kapatmış. Karanlıkta padişahın yatağına girmiş, sessizce ona sarılmış. Padişah, “Sana ne oldu Fatma tenin soğuk ve kösele gibi sert Üstelik kokunda değişmiş. Işığı yakayım sana bakayım.” deyince üvey anne, “Bu gün güneşte çok kaldım ondan böyle oldu bir kaç ay sonra geçer.” diyerek padişahı kandırmış. Ama ayakuçlarında uyuyan ceylan, üvey anneye inanmamış. Her gece yorganın altından ayağını uzatarak, ”Bu cicimin ayağı, hani bacımın ayağı?” diyerek söylenip duruyormuş. Üvey annede bir tekme vurarak ceylanı yere düşürüyormuş.
Bir gün böyle beş gün böyle derken aylar gelip geçmiş. Padişah ceylanın her gece yatmadan önce dediği “Bu cicim ayağı hani bacım ayağı.” sözünden bıkmış usanmış. Hızlıca yatağından kalkıp lambaları yakmış. Bir de ne görsün? Yatağında Fatma değil çirkin üvey anne yatmıyor muymuş?
Hemen askerleri çağırmış mahkeme kurmuş. Üvey anneyi sorguladıktan sonra, dört atın kuyruğuna bağlayıp dört tarafa sürme cezası vermiş. Ceza hemen yerine getirilmiş.
Tam üvey anneden kurtuldukları sırada denizin kenarından bir balıkçı koşarak gelmiş “Padişahım hemen balıkçıların yanına gidelim. Orada size bir müjde var.” demiş. Padişah atına atladığı gibi balıkçıların olduğu sahile dörtnala atını sürmüş.
Sahile vardığında gördükleri karşısında mutluluktan dilini yutacak gibi olmuş. Kumların üstüne boylu boyuna uzanan kocaman yunus balığının yüzgeçleri arasında Fatma ve kucağında bir erkek çocuk duruyormuş. Padişah hemen atından inmiş dünya güzeli karısının yanına koşmuş. Yunus balığının karnında doğum yapan Fatma oğlunu padişah babasının kollarına uzatmış. Oracıkta sarmaş dolaş olmuş hasret gidermişler.
Ülkede kırk gün kırk gece şenlikler yapılmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş biri yazanın başına biri okuyanın başına biride dinleyenlerin başına.
HOROZUN SESİ3
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bacadan bir atlı geçti kanadını çırptı geçti. Toz ile duman bir birine karıştı. Ben gözümü ovarken babam düştü beşikten, anam atladı eşikten. Eline aldı küreği, bir oyana salladı bir buyana salladı. Kürek uçtu elinden, gökte bir yıldıza kuyruk oldu. Anam, “Vay bana vaylar bana. Ben ne ettim? Yıldıza kuyruk taktım”, dedi. İki gözü iki çeşme, düştü dağa taşa. Az gitti uz gitti altı ay bir güz gitti. Gide gide bir kayaya rast geldi, çıktı oturdu üstüne. Başladı ovayı seyretmeye. Bakalım neler görmüş.
Etrafı çeperle çevrili büyük bahçenin içinde büyük bir ev varmış. Evin yanında ineklerin, koyunların, atların yaşadıkları ahır, tavukların, horozların yaşadıkları kümes, bir de ekmek pişirdikleri tandır evi varmış. Bu kocaman evde, mutlu mu mutlu bir aile yaşarmış. Ailenin tek çocuğu olan Fatma akıllı, terbiyeli güzel bir kızmış.
Günlerden bir gün Fatma’nın annesi amansız bir hastalığa yakalanmış… Doktorların biri gelmiş biri gitmiş. Ama bir türlü çare bulamamışlar. Bir gün annesi hasta yatağında yatarken kızına; “Güzel kızım, İyi kalpli Fatmam sen artık büyüdün. Hakikat şu ki ben bir gün bu dünyadan ayrılacağım. Sana söyleyeceklerimi iyi dinle, hepsini aklında tut. Benden sonra baban mutlak evlenecektir. Onlara asla saygısızlık yapma. Başın ne zaman dara düşse hemen ahıra git sarı ineğin yattığı yerdeki direğin dibini eş oradan bir bohça çıkacak. O bohçayı aç içindeki boncuk kolyeyi yakana tak sonrada gözlerini kapa istediğini dile”, demiş. Günden güne sararıp solan anne sonunda hakkın rahmetine kavuşmuş. Fatma günlerce ağlamış üzülmüş ama yapacak hiçbir şey yokmuş.
Gündüzler gece, geceler gündüz olmuş. Aradan aylar geçmiş. Bir gün babası Fatma’ya komşu köyden bulduğu bir hanımla evleneceğini söylemiş. Fatma da babasının sözünü düşünmüş sonunda da kabul etmiş. Üvey annesinin bir de kızı varmış. Birkaç gün sonra Anne kız gelmiş evlerine yerleşmiş.
Başlarda gül gibi geçinmişler lakin aradan zaman geçtikçe üvey annenin gerçek yüzü ortaya çıkmış. Fatma’ya kötü davranmaya başlamış. Evdeki bütün işleri yaptırdığı yetmiyormuş gibi bir de azarlayıp duruyormuş. Günlerden bir gün ovada;
“Güm! Güm! Güm! De Güm! güm!..”, diye inleyen davula tellalın;
“Ey ahali duyduk duymadık demeyin, acı soğan yemeyin, yalan söz söylemeyin. Üç gün sonra padişahımız bir eğlence tertip edecek. Hepiniz davetlisiniz. Gelen gelsin yesin, içsin, eğlensin, gelmeyenin canı sağ olsun”, diyen sesi eşlik etmiş.
Üvey anneyle kızı, kendilerine davette giymek için allı pullu yeni elbiseler, pırıl pırıl yeni ayakkabılar, rengârenk yeni kurdeleler almışlar. Üç gün dediğin nedir ki? Bu hazırlıklar yapılırken, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmiş.
Davet akşamı evde hazırlıklar telaşla sürüyormuş. Üvey anne ve kızı giyinmişler, kuşanmışlar. Süslenmişler püslenmişler. Al ipekten elbiseleri göz kamaştırıyormuş. Saçlarına taktıkları kurdeleyle salına salına aynaya doğru yürümüşler. Kendilerine bakmış bakmış sonra da;
“Düğündeki en güzel hanımlar biz olacağız”, diyerek ardından da kahkaha atmışlar.
Kapı aralığından üvey annesine ve kızına bakan Fatma boynunu bükerek;
“Beni düğüne götürmeyecek misiniz?”, deyince üvey anne çok hiddetlenmiş;
“Kendini bilmez yetim Fatma, sen kim oluyorsun da padişahın davetine gitmek istiyorsun? Üstelik evde bir sürü iş güç var.” diye bağırmış. Fatma çok üzülmüş, ağlamaklı olmuş. Bu halini gören üvey anne, Fatma’nın kolundan çekiştirerek yiyecekleri sakladıkları kilere götürmüş. İnsan boyunda ki büyük küpü göstererek; “Biz düğünden gelinceye kadar, sen bu küpü gözyaşınla dolduracaksın”, demiş. Sonra da köşede duran darı çuvalındaki darıları kilerin toprak zeminine döküp dağıtmış. Duvarda asılı duran eleği de alarak Fatma’ya;
“Bu yerdeki darıları yek tek toplayacaksın. Tozlarını alacaksın. Sonrada bir güzel çuvala dolduracaksın. Bu elekle de dereden su taşıyarak ocağın üzerindeki kazanlara dolduracaksın. Bütün bunları yapıp bitirirsen ancak düğüne gelebilirsin“, demiş. Kızını da yanına alarak kapıdan çıkıp gitmiş.
Fatma boynunu büküp, olduğu yerde kalakalmış. Sonra da başlamış darıları toplamaya. Eline aldığı tasa da akan gözyaşlarını dolduruyormuş. Fakat ne çare, ne kadar uğraşsa da ne gözyaşı küpü doldurmaya yetiyormuş, ne de darılar toplamakla bitiyormuş. Daha elekle dereden taşıyacağı suya sıra bile gelmemiş. Yerde darı toplamak için uğraşırken;
“Offf!..” diye derin bir iç çekmiş. Birdenbire karşısında bir ihtiyar nine belirmiş. Fatma korkmuş. Saklanmak isteyince nine;
“Benden korkma güzel Fatma. Ben darda kalana yardım eden peri nineyim. Senin durumunu gördüm. “Offf!..” çekerek çağırmanı bekledim. Şimdi dile benden ne dilersen”, demiş.
Fatma başlamış olanları anlatmaya. Peri nine hemen işe koyulmuş. Küpe tuzlu su doldurarak gözyaşı yapmış. Yerdeki darıları kümesteki tavuk ve horozlara toplatmış. Eşek ve atlara da dereden su getirtmiş. Fatma çok sevinmiş. Koşmuş ninenin tonton yanaklarından öpmüş. Ninenin çok hoşuna gitmiş;
“Başka isteğin var mı?”, demiş. Fatma da;
“Ben de düğüne gitmek istiyorum ama ne giyecek elbisem, ne ayakkabım ne de saçıma takacak kurdelem var” demiş. Nine de Fatma’ya;
“Güzel Fatma annenin sana dediğini hatırla. Unutmadan giyeceğin elbisenin bir cebine kül, bir cebine de kuru üzüm doldur. Kötülerin yüzüne külü, iyilerin yüzüne de kuru üzümü serpersin. Hiç korkma kimse seni tanıyamayacak ”, demiş. Ve o anda ortadan kaybolmuş.
Annesinin dediklerini hatırlayan Fatma koşarak ahıra gitmiş. Sarı ineğin yattığı yerdeki direği bulmuş. Dibini eşmiş. Bulduğu bohçayı açmış. İçindeki boncuk kolyeyi boynuna takmış. Sonra da gözlerini kapatmış dileğini dilemiş. Gözlerini açtığında, kendisini evin büyük odasındaki boy aynasının karşısında buluvermiş. Bir süre şaşkın gözlerle aynadaki güzele bakmış bakmış. Birden aklı başına gelmiş;
“Bu güzel kız benim. Hemen düğüne gitmeliyim”, diyerek gözlerini kapamış. Gözlerini açtığında bir de ne görsün? Padişahın sarayında değil miymiş? Önce biraz şaşırmış. Sonra etrafa göz gezdirmiş. Altınlarla, gümüşlerle süslü sarayda herkes gülüp eğleniyormuş. Birden bütün davetliler hayranlıkla Fatma’ya bakmışlar;
“Bu peri kızı kim acaba? İncili beyaz tül elbisesiyle kuğu gibi süzülüyor”, diye fısıltılar kulaktan kulağa yayılıyormuş.
Altın tahtında oturan padişah uzaktan uzağa genç kızları seyrediyormuş. Birden güzeller güzeli Fatma’yı görmüş. Çok heyecanlanmış, sanki kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuş. Yanında oturan sultan eşinin kulağına;
“Sultanım oğlumuza aradığım hanım kızı buldum. Bak şu karşıdaki incili tül elbiseli olan“, demiş. Padişahın karısı hemen o yana bakmış;
“Padişahım sağ olsun ben de o kızı çok beğendim. Oğlumuzla birbirlerine çok yakışırlar”, demiş. Padişah oğlunu yanına çağırmış;
“Ey gözümün nuru oğlum, şu kızı sana eş olsun diye uygun bulduk. Sen ne dersin. Eğer senin de gönlün ona kaynadıysa git tanış sonra da düşünceni bana söyle”, demiş. Padişahın yakışıklı oğlu hemen Fatma’yı beğenmiş yanına gitmiş. Olanları anlatmaya başlamış. Bu ikisini gören herkes çok kıskanmış. Başlamışlar fısır fısır konuşmaya. Konuşanlar arasında üvey anne ve kızı da varmış. Onlar da saklı saklı Fatma’yı kıskanarak laflar ediyorlarmış. Kimisi ipek saçlarını çekiştiriyormuş, Kimisi yırtılsın diye elbisesinin eteğine basıyormuş. Kimisi de yere düşüp rezil olsun diye çelme takmaya çalışıyormuş. İyilik perisi Fatma’yı koruduğu için, yapılan kötülüklerin hiçbiri etkilemiyormuş.
Padişahın oğlu Fatma’nın elinden tutarak babasına doğru götürürken birden iyilik perisi Fatma’nın kulağına;
“Gitme zamanı geldi. Birazdan sihir bozulacak. Hemen buradan ayrıl”, demiş. Fatma padişahın oğlunun elini bırakarak koşmaya başlamış. Tam da o sırada sihir bitmiş. Fatma daha önce ceplerine doldurduğu külü kötü düşünenlerin, kuru üzümleri de iyi düşünenlerin üzerine serperek koşmuş koşmuş. Kötüler gözlerini ovuştururken, iyiler de yerdeki üzümlere bakarken, Fatma sarayın dışına çıkmış. Tam merdivenlerden inerken altın ayakkabısı ayağından fırlamış. Eğilip almaya vakti olmamış. Tam sarayın bahçesinde gözünü kapatmış. Gözlerini açtığında evinin içinde eski haline dönmüş haldeymiş.
Biraz sonra da üvey anneyle kızı gelmiş. Başlamışlar olanları konuşmaya;
“O kız olmasaydı padişahın oğlu kesinlikle seninle evlenirdi. O çirkin nereden geldi nereye gitti kimse görmedi”, diye dedikodu etmişler. Sonra da Fatma’ya dönerek;
“Dediğim işleri yaptın mı?”, diye sormuş. Fatma da “hepsini yaptım bitirdim”, deyince üvey anne çok şaşırmış.
Aradan günler geçmiş, Fatma’ya âşık olan padişahın oğlu bir türlü onu unutamamış. Vezirine o kızı bulmasını emretmiş. Vezir bulduğu tek ayakkabıyı camdan yapılan küçük bir sandığın içine koydurmuş. Kırk tellalla kırk askeri kırk ata bindirmiş sokak sokak, mahalle mahalle köy köy, şehir şehir Fatma’yı armaya başlamışlar. Bir gün geçmiş, beş gün geçmiş ne tellallarda ses, ne atların ayağında nal, ne de askerlerde hal kalmış. Her gittikleri kapıda bu ayakkabı bizim kızımızın diyerek denetmişler ama hiç kimselerin ayağına uymamış. Tam ümitlerini yitirip geri dönecekken ovanın ortasındaki evi görmüşler. Vezir;
“Son kez bu çiftlik evine de bakalım. Nasıl olsa orada da olamaz. Sonra saraya döneriz” demiş. Atlarını dosdoğru oraya sürmüşler. Fatma’nın üvey annesi tellalın sesini duyunca pür dikkat dinlemiş;
“Bu aranan kız belki de Fatma’dır” diyerek telaşa düşmüş. Hemen eline bir kendir almış Fatma’nın yanına gitmiş. Ellerini, ayaklarını, ağzını bir güzel bağlamış. Sonra da tandıra kapatıp üzerini kapakla örtmüş. Çuvaldaki darıları da kapağın üzerine sermiş. Sonra da kümeste ne kadar tavuk horoz varsa hepsini tandır damına getirmiş. Tam horozlar ve tavuklar darıyı denlerken, önde veziri arkada padişahın oğlu ve askerler içeri girmiş. Üvey anne;
“Padişahım sağ olsun, evladı da var olsun, devleti daim olsun. O aradığınız kız benim kızım”, diyerek binbir bezeli sözle onları kapıda karşılamış.
Padişahın oğlu ile vezir geçmiş oturmuş divana, göz gezdirmiş dört bir yana. Bir bakmışlar o yana, bir bakmışlar bu yana. Biraz sonra bir kız gelmiş karşılarına. Saçlar kara koyunun yünü, gözleri pörtlek, yüzü samandan sarı, ayaklarını filden almış, dilini de yılandan.;
“O ayakkabı benim”, demiş. Başlamış koca ayağını içine sokmaya. Uğraşmışta uğraşmış. Tabanını kazımış, tırnağını koparmış. Ama bir türlü ayağına olmamış. Vezir;
“Bu ülkedeki son kızdı. Artık kaderimize boyun eğip gidelim” demiş. Tam atlara binip yola çıkarken padişahın oğlu bir ses duymuş;
“Üüürüüüüüü!… Fatma bacım tandırda el ayağı kendirdeee…”, diyormuş. Üvey anne koşarak horoza bir tekme vurmuş;
“Siz buna bakmayın bu aptal hayvan konuşuyor böyle” deyince, Padişahın oğlu ve vezir şüphelenmiş. Horoz tekrar aynı şeyi deyince, hemen tandırı açmışlar. Bir de bakmışlar ki dünya güzeli Fatma eli, ayağı ve ağzı bağlı bir halde tandırın içinde değil mi? Padişahın oğlu ve vezir çok sevinmişler. Hemen Fatma’yı tandırdan çıkarmışlar. Ayakkabıyı giydirmişler. Fatma da cebinden diğer ayakkabıyı çıkarıp giymiş. Padişahın oğlu çok sevinmiş. Kendisine haber veren Horozu kümesler ülkesine şah yapmış. Sonra da demiş ki;
“Bundan böyle her sabah güneş senin sesinle doğacak. Yeryüzü senin o güzel nağmeni duyunca anlayacak ki sabah oluyor”, demiş. Horoz kasım kasım kasılmış. O gün bu gündür horoz görevini hiç aksatmadan sürdürmüş.
Horoz öyle kasılırken padişahın oğlu Fatma’yı atının terkisine almış. Önde kendisi, arkasında veziri ve askerleriyle tozu dumana katarak atlarını doğruca saraya sürmüşler.
Gelinini ve oğlunu karşısında gören padişah çok sevinmiş. Hemen düğün dernek kurdurmuş. Kırk gün kırk gece yemişler, eğlenmişler.
Üvey anne ve kızına da kırk satırlık ferman eyleyip, kırk katıra bağlamışlar. Kırk ülke dolandırıp kırk birincide salıvermişler.
Padişahın oğlu kızlı oğullu olmuş. Fatma ile uzun mutlu bir ömür sürmüş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş. Biri Fatma’nın başına, biri anlatanın başına, biri de dinleyenleri başına.
Derleme : Ülkü TAŞLIOVA
Yöre : Kars/ Arpaçay/ Bözyiğit köyü
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.