Kitabı oku: «ERICA'NIN AYNALARI», sayfa 2

Yazı tipi:

Oturduğu kanepede birdenbire ağlamaya başladı. Eve geldiği andan itibaren ağlamamak için kendini zor tutmuştu ama daha fazla dayanamadı. Yaşadıkları ona çok ağır gelmişti, gözlerinden boşanan yaşlara engel olamıyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Şaşkınlıkla kendisine bakan annesi Yıldız’a olanları anlatabildiğinde onun da öğrendiklerinden oldukça sarsıldığı görülebiliyordu.

Fakat Yıldız’ın şeytanı hazırda beklerdi hep ve kulağına fısıldamakta gecikmezdi. Birkaç dakika sonra, “Efsunlu musun nesin bilmiyorum ki!” diye tısladı Yıldız. “Böylesine korkunç bir hikâyenin kahramanlarından biri olmak zorunda mıydın? Şimdi ya kadın polislere kızını senin ittiğini ya da senin yüzünden o çukura düştüğünü söylerse? Sonuçta düşmeden hemen önce çocuğun saçını çekmişsin. Ya seni suçlarlarsa? Ne diye dokunuyorsun milletin çocuğuna? Nasıl beceriyorsun başına sürekli yeni dertler açmayı? Seninle uğraşmaktan bıktım ama ha, sanki kendi derdim bana yetmezmiş gibi!”

Sare gözlerini devirerek annesine bakarken ondan başka türlü bir tepki beklemediği de açıkça anlaşılabiliyordu. Annesinin beyninin içinde sabaha kadar canlanacak felaket sahnelerinin arasında en az rol alacak oyuncunun Damla olduğunu biliyordu.

5. BÖLÜM
Müdavim

 
Hangi sabahın güneşi yıkadı seni?
Hangisi daha kirli? Bedenin mi, benliğin mi?
Daha yüksek sesle haykırır konuşulmayanlar,
Sadece hedeftekiler tarafından duyulurlar!
 

Koridora sıra sıra dizilmiş müzikli ve içkili küçük mekânlardan sızan loş ışık, aynı zamanda bu mekânların müdavimi olanların burnuna çok tanıdık bir kokuyu da getiriyordu. İçeriden gelen uğultu ve seslerden canlı müzikle birlikte gecenin de başlamak üzere olduğu anlaşılıyordu.

Öksürükler, kahkahalar…

Meltem’in yöneldiği mekânın kapısında duran, lacivert pantolon ve beyaz gömlekli iki koruma içeri girmek isteyen müşterilerle ilgileniyor, ilk kez gördükleri kişileri kuşkuyla inceliyorlardı. Aslında onlara koruma demek pek de doğru sayılmazdı. Çünkü bu mekâna gelen herkes çok tanıdıktı ve burada neredeyse hiç olay çıkmazdı. Bu nedenle kapıda koruma görevini içeride çalışan garsonlardan iki tanesi nöbetleşe yaparlardı. Elbette bu küçük eğlence mekânlarına ev sahipliği yapan binanın ana giriş ve çıkış kapıları çok sayıda güvenlik görevlisi tarafından korunmaktaydı. Eşek sudan gelinceye kadar dövülerek atılmıştı bu kapıdan nice dağ gibi babayiğitler…

Meltem kapıdan içeri girerken kısa boylu olanın yanağından bir makas aldı.

“Süpersin Numan.”

Numan elini ağzına götürerek o kendine özgü, herkesçe bilinen ve çok sevilen şaşırma ifadesini yaptı. Ardından beklenen, muzip, kıs kıs o gülüş…

Numan’ın yanında duran ve işe yeni başlayan uzun boylu adam, şımarık ve ciddiyetten uzak bulduğu bu selamlaşmayı içten içe kınayarak burun kıvırdı. Gereksiz hareketlerdi bunlar. “Pehhh!” dedi içinden.

Meltem mekânın asma katındaki ofise geçti. İçeride henüz kimse yoktu. Kot montunu astı, tuvalete girdi, makyajını tazeledi. Siyah mini etek ve doğal taşlarla süslenmiş siyah bir büstiyer giyindi. Tam merdivenlerden aşağıya inecekken sehpanın üzerinde duran paraları gördü, geri dönüp destenin arasından bir tane iki yüzlük çekti ve rulo yaparak cebine yerleştirdi. Basamakları inerken, gidip bir şeyler yerim, diye düşünüyordu. Üzerinde hiç para kalmamıştı bara geldiğinde.

Barın arkasına geçtiğinde asılı duran boş bardaklardan birine uzandı. İlk yudumunu alırken Doğan’ı gördü ve çapkın bir ifadeyle göz kırptı.

Bar tezgâhının altındaki ahşap kapıdan içeri giren Doğan, Meltem’in arkasına geçip kollarını ona doladı. Arzulu bir öpücükle karşılık verdi Meltem. Bu sırada orta yaşlı bir müşteri sipariş vermek için bara yaklaştı. Adam, Meltem’in uzattığı ellilik bira bardağını alırken onu ve Doğan’ı süzmekten kendini alamadı. Barın diğer köşesindeki taburesine oturduğunda çaktırmadan onları incelemeye devam ediyordu.

Kart zampara. Kızın babasıyla aynı yaşta olduğuna eminim, diye düşündü Meltem’in kalçalarını süzerken.

Mekândaki on dört masadan sadece iki tanesi boştu ve dolu masaların bir tanesi dışında diğerlerinde tanıdık yüzler oturuyordu; neredeyse her cuma gelen müdavimler. Sahnede saat 21.00’e kadar program yapacak olan genç ses sanatçısı, bütünüyle yoğunlaşmış bir halde, yaklaşık beş saatten beri şarkılarını söylüyordu. Meslekteki ilk haftalarını yaşamanın verdiği heyecana; fark edilme, keşfedilme ve yükselme gibi umutlar da eklenince, beş saat daha, ses telleri çatlayana kadar söylemeye devam edebilirdi. Birisinin ona bir yıldız parıltısına sahip olmadığını söylemesi gerekiyordu aslında.

Hangisi daha acımasız?

Gerçeği söylemek mi? Umudunu beslemek mi?

Saatler geçtikçe masada oturanlar şarkılara daha fazla eşlik etmeye, ayağa kalkıp masaların aralarındaki minik boşluklarda dans etmeye başladılar. Saat 21.00’de sahnedeki yeni, kibarca veda ederek ve iyi eğlenceler dileyerek sahneden inmiş, yerini gece yarısına kadar şarkı söyleyecek, daha az yeni başka bir arkadaşına bırakmıştı. Gece yarısından sonra daha hareketli parçalarıyla ülkedeki herkesin tanıdığı ünlü sanatçı sahnedeki yerini almış, herkesçe bilinen o hit şarkılarını söylemeye başlamıştı.

Ünlüydü, başarılıydı tamam ama sanki kendinden önceki iki sanatçı kadar oturmamıştı nedense sahneye. Şarkı söylerken sık sık duruyor, masalarda, kendi aralarında konuşan müşterileri sessiz olup kendisini dinlemeleri ve çatal kaşık sesleri çıkarmamaları yönünde hafif yollu azarlıyordu. Meltem, slow sayılabilecek bir parçada çılgınca dans ederken ünlü sanatçı onu süzüyor, bir an önce yere yığılmasını ve sahneden uzaklaşmasını diliyordu. Herkesten saygı bekleyen ünlü sanatçının aradığını burada ve benzer mekânlarda bulamayacağı çok açıktı. Çünkü içeridekiler gevşemiş, rahatlamış, bambaşka âlemlere dalmışlardı. Gülüyor, ağlıyor, zıplıyor, ne ses sanatçısıyla ne de başka bir şeyle ilgileniyorlardı. Şarkılara olanca güçleriyle eşlik ettiklerinde şarj olan cep telefonları gibi yepyeni bir enerjiyle doluyorlardı. Sanatçının sesi giderek daha az duyulur hale geliyordu.

Saatler sabaha doğru hızla ilerlerken sonunda ünlü sanatçının dileği kabul oldu ve Meltem boş bir çuval gibi yere yığıldı. Hiç kimsenin onunla ilgilendiği ya da ona neler olduğuna aldırış ettiği yoktu. Bu neredeyse haftada bir yaşanan, alışılagelmiş bir görüntüydü. Numan ve uzun boylu, koltuk altlarından tutup, Meltem’i içeri doğru çekerken Doğan göz ucuyla onları izliyor, barın içindeki bir dolaptan çorba kâselerini çıkarıyordu. Neredeyse gün ağaracaktı ve masalardaki kadehlerin yerini, mis gibi kokan çorbalarla dolu kâseler alıyordu.

Meltem asma kattaki uzun, deri ofis koltuğunda boylu boyunca yatıyordu. Aşağıdaki seslerden müşterilerin gittiği ve kasadaki paraların toparlandığını fark edebiliyordu. Uyumakla uyanıklık arasında tuhaf bir duygu yaşıyordu. Yukarı taşınırken tutulan koltuk altlarındaki ağrı ile votkadan kaynaklanan midesindeki kramplar büyük bir saygıyla yer değiştiriyor, sırayla birbirlerinin yerini alıyorlardı. Baş ağrısı da yer değiştirme aralarında yaptığı sağlam vuruşlarla bu acılı armoniye tempo tutuyor, döngüyü tamamlıyordu.

Asma katın kapısı yeniden açıldığında merdivenlerden yukarıya yansıyan ışık Meltem’in gözlerini kamaştırdı. Doğan kapı ağzında öylece dimdik duran, sahibi olmayan bir gölge gibiydi. Bir eliyle kapıyı kapatırken diğer eliyle de kemerini açtığını biliyordu Meltem, görmese bile…

Yüzünü iğrentiyle buruşturdu. Kilitlenmiş gibiydi ve bin yıllık bir araba motoru gibi titriyordu karnındaki kramplar nedeniyle. “Sehpanın üzerinden iki yüz lira aldım,” diye mırıldanırken rüyalar âleminde gibiydi.

Doğan vanilyalı pipo tütünü kokan nefesiyle solurken Meltem’in uzun saçlarını geriye itti. Sehpanın üzerindeki paralara uzanıp tamamını Meltem’in çantasına sokuşturdu. “Neyine yetecek ki iki yüz lira. Kaç gün önce hepsini senin için bırakmıştım oraya. Almadan defolup gitmişsin,” dedi.

“Param varken ve ihtiyacım yokken niye senden para alayım ki?”

“Olsa da almazmışsın gibi geliyor. Beni kendine yakın biri olarak görmüyor musun? Bir yabancı mıyım ben?”

“Öyle bir şey yok… Gerekirse alırım ve gerekirse ben de sana veririm.”

Meltem’in olacakları geciktirmek için açtığı bu saçma muhabbet birkaç saniye içinde bitmişti. İçini sıkıntıyla çekti ve Doğan’ın anlamaması için o nefesi dünyanın en uzun zamanında, ağır ağır verdi.

Yatak görevi gören uzun, üçlü koltuğun üzerinde alışılagelmiş anlar yaşanırken asma katın kapısı birkaç kez açılıp kapanmış, içeri birileri girip çıkmıştı. Gelen herkes en az Doğan kadar, en az Meltem kadar sarhoştu. Hiç kimse kimsenin ne yaptığını görecek, kınayacak ya da yargılayacak durumda değildi. Kimin ne haddine! İçerideki hiç kimse bir diğerinden daha az ya da daha çok değildi.

Sabahın ilk ışıkları asma katı aydınlatmayacaktı. Aslında ışık hiçbir zaman dolduramazdı burayı, çünkü asma katın pencereleri sokağa açılmıyordu. Eğlence merkezi olan binanın giriş katındaki koridorlardan başka bir yer görünmezdi buradan.

Meltem korkunç bir baş ağrısıyla uyandığında içerisi her zamanki gibi çok karanlıktı. Uzanıp baktığında saatin on olduğunu gördü. Ayağa kalkıp giysilerini çekiştirdi, toparlanmaya çalıştı. Bu sırada masada, koltuğa oturmuş kendisine bakan Doğan’ı gördü. Elinde bir fincan tutuyordu ve içindeki kahvenin mis kokusu tüm asma kata yayılmıştı.

“Sana da kahve yapayım mı? İçer misin?”

“Ben gidiyorum,” dedi Meltem.

Külotlu çorabını giyerken, bir ayağını yukarıya doğru çektiğinde bacaklarının arasındaki ağrıdan gözleri yaşarmıştı. Öyle ki bu, başının ağrısını bile unutturmuştu ona.

“Bir süre gelmem artık,” dedi dişlerinin arasından. Kendinden daha fazla iğrenmemek için konuyu değiştirmeye çalıştı ve daha önce söylediğini bildiği halde bir kez daha tekrarladı. “Söylemiş miydim sana dün gece? Sehpanın üzerinden iki yüz lira aldım. Dün yanıma çok az para almıştım onu da yolda bir sokak çalgıcısına verdim. Öyle açtı ki…”

Doğan odanın diğer köşesinde, yere serilmiş battaniyenin üzerinde yatan iki kişiye tiksintiyle bakarken sessizce konuşmaya gayret etti. “Söyledin de dün gece de söylediğim gibi parayı senin için bırakmıştım oraya, hatırlamıyor musun? Geriye kalanını da çantana koydum.”

Doğan içini çekti, kahve fincanını masanın üzerine bıraktı.

“Meltem, lütfen söyle artık, nereye gidiyorsun, neler yapıyorsun? Nasıl yaşıyorsun, ne yiyip içiyorsun? Maddi olarak iyi bir durumda mısın, zorluk mu yaşıyorsun?”

“Neyin sorgusu bu Doğan? Gelemem ben böyle sorguya falan.”

Başı yeniden zonklamaya başlarken bacaklarının arasındaki sızı da dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Paramparça hissediyor, ağrının şiddeti kulaklarında uğulduyor, başını döndürüyordu. Görünmez bir el karnının içinde dolaşıyor, iç organlarını yakaladıktan sonra onları sıkıca kavrıyor, döndürüyor, döndürüyordu. Canı çok yanıyordu ve gece ne yaşadığını hiçbir şekilde hatırlamıyordu. Ağrılar, sancılar içindeydi ama başka bir taraftan da sanki ta derinliklerde, bedeninde ya da beyninde hiç bilmediği bir nokta, çok ama çok aç olan bir nokta bu ağrılar ve sancılarla besleniyor, tıka basa doyuyordu.

Meltem asma katı terk etmeden önce köşede uyuyanlardan biri kımıldandı. Meltem de tıpkı Doğan gibi tiksintiyle yüzünü buruşturdu ve hızla başını çevirdi. Taşımakta güçlük çektiği görünmez bir yükle birlikte asma katın merdivenlerinden inerken kendisini acılı, yapış yapış, pislik içinde ama bir o kadar da doymuş hissediyordu.

“İyi, ne halin varsa gör,” diye mırıldandı onun ardından Doğan kahvesini yudumlarken.

6. BÖLÜM
Bir Opera Melodisi, Ritüel, Gölge ve Ninni

 
Aynı nakaratı ne çok tekrarladı operacı!
Müzikseverlerin ağızları sulandı.
Bebek ağlıyor…
Süt ister, anne ister, ninni ister
 

“La la la la la la laaaa. La la la la la la laaaa.”

Defne gözlerini açtı, opera öğrencisinin durmaksızın tekrarladığı bu melodiyi dinlerken gözünü tavana dikti. Sanki soğuk, koyu mavi bir boşlukta yükselip alçalıyor, notaların eşliğinde kanatları olmadan uçuyordu. Yerçekimsiz bir ortamda olabileceğini düşündü… Yok, hayır, içinde bulunduğu durumu karşılayan cümle tam olarak bu değildi. Yerçekiminin ta kendisiyim ben, diye düşündü. Mıknatısın çiviyi çekişi gibi evrendeki tüm olayları üzerine çekiyordu.

Bir keresinde bunu Ela’ya anlatmaya çalıştığında Ela burun kıvırıp terslemişti. “Kendini bu kadar özelleştirmekten vazgeç kızım, sonuçta bu hepimizin hissettiği bir şeydir. Bizler, evrende kendimize özgü bir çekim gücü oluştururuz ve yaşanacakları üzerimize çekeriz. Böylece kendi yaşam öykümüzün merkezi durumuna geçeriz ve bu merkez, sahnede sergileyeceğimiz yaşam gösterimizin sahnelerini, oyuncularını mıknatısın çiviyi çekişi gibi üzerimize çeker. Herkesin farklı bir evreni olduğuna inanıyorum. Bunlar benim çıkarımlarım.”

Bunları düşünürken derinden, ta derinden başka bir ses geldi kulağına. Doğrulup dikkat kesildi ve dinlemeye başladı. Bu bir bebek sesiydi. Bütün gücüyle bağırıp ağlıyordu ve Defne bu sesi çok iyi tanıyordu. Bu, çöp konteynerinin yanında bulduğu bebeğin sesiydi. Evet, onun sesiydi ve işte, şimdi doğruyu söylediğini Ela’ya kanıtlayabilecekti.

Ela, diye düşündü. Neredesin?

Sonra dikkatini yine bebek sesine yoğunlaştırdı. Acaba nereden geliyordu ses, hangi odadan? Ela onu bulmuş ve odalardan birine mi götürmüştü? Bebeği bulması gerektiğini düşündü. Ama evin diğer katlarını dolaşmadan önce yapması gereken bir rutini vardı. Kalktı, konsolun çekmecesini açtı, makası aldı ve saçlarının ucundan yarım santimlik bir tutamı kesti. Çekmecenin altında duran kapağı açarak bir bez kese çıkardı. Tutamı, kesenin içindeki diğer tutamların arasına bırakarak kesenin ağzındaki ip bağcığı sıkıştırdı, kesenin ağzını bağladı. İşte tamam, diye düşündükten sonra sokak kapısının yanındaki dolaba yöneldi ve içinde duran ayakkabı fırçasını aldı, kapıyı açtı ve fırçayı üç kez kapı eşiğine vurdu. Kapıyı kapadı ve fırçayı yerine koydu.

Pencereden bakarken sigarasını içen kirli saçlı kadın, “Arif, bu kadın gerçekten manyak, yine fırçayla kapı eşiğine üç kez vurdu,” diye seslendi kocasına.

Defne içeri girdi ve yeniden sesleri dinlemeye başladı. Ağlayan çocuğun sesini işitemedi. Dikkat kesildi. Derin bir sessizlik her yanı kaplamıştı.

“Ela!” diye bağırdı. “Neredesin?”

Cevap veren olmadı.

Ayakkabı dolabına gidip dikkatle inceledi. Ela’nın spor ayakkabılarının yerinde olmadığını gördü. Demek ki evde değildi. Giriş kattaki odalardan birine girdi. Ela’nın yatağı dağınıktı. Koltuklardan birinin üzerinde bir erkeğe ait kazak ve pantolon vardı. Dikkatle baktığında odada Ela’yla bir erkeğin kaldığına dair daha fazla ipucu buldu. Hafızasını zorladı. Belirsiz bir şekilde Ela’yı en son gördüğü an gözünün önüne geldi. Yanında bir adam vardı; hatırladı, adamın ismi Alp’ti ve bir kediden söz ediyorlardı. Diğer odaya da girdi. Burada da biri kalmıştı ve etrafa saçılan eşyalardan bu kişinin Ela olduğunu anladı. Demek ki Ela odasını bir başkasına vermiş kalması için, diye düşündü.

Kafası karışmıştı çünkü Alp ve Ela’yla ilgili başka görüntüler de bir görünüp bir kayboluyordu. Yaşandığı anı hiç hatırlamadığı diyaloglar kulaklarında çınlıyordu. “Rüyamda görmüş olmalıyım,” dedi kendi kendine. Kafa karışıklığından kurtulmanın en iyi yolu olarak görürdü ve bu nedenle hep rüyalara, kurduğu hayallere sığınırdı.

Görüntüler kafasında gidip geliyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Eve tanımadığı insanlar yerleşirken kendisinin nerede olduğunu, neler yaptığını ve neden hiçbir şey hatırlamadığını anlamaya çalışıyordu. Kafası zonkluyordu. Bu sırada bebek ağlaması yine duyulmaya başladı. Ses üst katta yankılanıyor ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek kadar net duyuluyordu.

Defne yukarı çıkmak için basamakların önünde durdu. İşte bu, en zorlandığı anlardan biriydi. Yaşadığı bu konakta üst katlara çıkmak onun için büyük bir olaydı. Mecbur kalmadıkça asla bunu yapmazdı ve en son çıkışının üzerinden ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordu bile. Konağı temizlemek için belirli aralıklarla gelen Nermin bütün katları sırayla köşe bucak temizlerdi.

Basamaklardan dördünü çıktı ve yeniden geri indi. Sonra üç basamak çıktı ve indi. Bu kez iki basamak çıktı ve tekrar indi. Son olarak bir basamak çıktı ve bir basamak indi.

Elini üç kez çırptıktan sonra iki eliyle saçlarını sıvazladı. İşte, ritüeli tamamlanmıştı. Koşar adımlarla üzerine bastıkça gıcırdayan eski basamakları tırmandı. Bebeğin sesi gittikçe daha yakından geliyordu. Başı dönmeye başladı. Evde kimse yoksa bebek nasıl yukarı çıktı? Bu düşünceyle kalbi korkuyla sıkıştı. Kat arasında durdu, korktuğu her zaman yaptığı gibi bulunduğu yerde sola doğru, kendi çevresinde üç kez döndü. Böylece kötülüklerden korunacağına inanarak son basamağa kadar tırmandı. İşte, orta kattaydı, kalbi hızla çarpıyor, boğazı düğümleniyordu. Gözlerini kapatıp sakinleşmeye çalıştı ve o anda bunu yaptığına hemen pişman oldu. Çünkü kontrolü kaybetmiş gibi hissetti, yeniden açmaya cesareti yoktu ve bebek susmuştu. Ardından bir gramofondan yükselen eski bir şarkının melodisini duydu. Şimdi yüreği yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Gramofon tavan arasındaydı ve orada hiç kimse yoktu. Gözlerini açtı ve ne kadar korksa da bebeği bulmaya karar verdi. Evet, kesinlikle eve yabancılar girmişti ve bebeği odalardan birinde ya da çatı katında tutuyorlardı. Şöminenin üzerinde duran mermer şamdanı aldı. Bununla kendini koruyabilirdi. Müzik aniden sustu ve bebek yeniden ağlamaya başladı. Ses çatı katındaki daireden geliyor olmalıydı. Atıldı, elinde şamdanla delicesine koşup bir kat daha çıktı ve kat arasında yeniden dikkat kesildi. Ardından çatı katının daha az basamaklı merdivenlerini tırmandı.

Çatı katının kapısı tuhaf bir şekilde ardına kadar açıktı. Kapıyı iterek içeri girdi. İşte, bebek oradaydı. Salondaki koltuğun üzerinde tek başınaydı ve ağlıyordu. Defne’yi görünce birden sustu, sanki rahatlamıştı. Defne uzandı ve onu kucakladı.

Gözleriyle taradı geniş salonu. Her yer tertemiz ve her şey yerli yerinde görünüyordu. Temizlikçi kadının iyi iş çıkardığını düşündü. Ona güvenmekle hata etmemişti, ki Defne’nin bu kata hiç çıkmadığını bildiği halde kadın her yeri pırıl pırıl temizlemişti.

Defne korku içinde titriyor, burada neyle karşı karşıya kalacağını hesaplamaya çalışıyordu. “Bebek bu kata tek başına gelmiş olamaz. O zaman evde kim var?” diye mırıldanıyordu kaygıyla. Kesinlikle Ela olmalıydı bu ya da yanındaki Alp! Nermin’i de uzun zamandır görmediğini düşündü ama o zaman evi kim temizlemişti? Mantıklı düşünmeye çalıştı. Ben dışarıdayken Ela ona kapıyı açmış olabilir ve parasını da ödemiştir.

“Ela!” diye bağırdı korku dolu bir sesle.

Bir cevap gelmedi. Dönüp pencerenin önündeki koltuğa baktı. Sehpanın üzerinde bir kahve fincanı duruyordu. Kalkıp dokundu. Fincan soğuktu ama içi yarıya kadar kahve doluydu. Dehşete kapıldı, kalbi yerinden çıkacakmışçasına atıyordu. Masanın üzerine takıldı gözü ve ağırlık olarak konulan kül tablasının altında duran kâğıt paraları gördü. Hemen yanında mavi, kumaş bir bel çantası duruyordu ve bu çanta kendisine aitti. Yıllar önce dedesi armağan etmişti. Peki buraya nasıl gelmişti?

Kendisini mantıklı düşünmeye zorladı.

Bu evde, tüm bu katlardaki odalarda, eşyalarda, insanın kendi evinde bu kadar korkutucu ne olabilir ki? Kesin Ela ya da onun arkadaşları kalıyor bu katlarda. Bebeği de onlar getirmiş olmalı buraya. Mantıklı düşünmek iyi gelmişti. Üstelik şimdiye kadar bu eski konakta, biricik yuvasında canı asla tehlikede olmamıştı. Fakat mantıklı düşünceler rüzgâr gibi hızla gelip geçiyordu zihninden ve yerini yine kaygılara bırakıyordu. Tamam ama bebeği çatı katına getirdilerse kendileri nereye gittiler?

Bebeğe sımsıkı sarıldı. “Korkma küçüğüm! Seni yalnız bırakmayacağım.”

Bebek halinden memnun bir şekilde tatlı tatlı bakıyordu Defne’nin yüzüne. Yüzü o kadar tanıdıktı ki… Henüz konuşamayan küçük bebek sanki gözleriyle ona merak ettiği her şeyi anlatacaktı.

Defne oturduğu yerde pencereden dışarıya baktı. Bakkal dükkânını gördü. İçeriden çıkan iki kadınla ilkokulda aynı sınıftaydılar. Onlar da bu sokakta doğmuş ve büyümüşlerdi. İkisi de birkaç bina ötede oturuyordu. Defne, onlarla arkadaşlık etmeyi başarabilseydi hiç değilse ara sıra keyifli çay saati sohbetleri yapabileceğini biliyordu. Hemen ardından bir kez başlattığında durduramayacağını düşündü. İhtiyaç duyduğunda yalnız kalabilmesi Defne için çok önemliydi ve hareketli bir sosyal yaşam bunu imkânsız kılabiliyordu. Kendinle baş başa kalmak istediğinde ne kapı sesi ne telefon sesi duracaktı ve karışmış kafasını toparlamak için ihtiyacı olan zamanı kendine ayıramayacaktı. İşte bu korku Defne’yi arkadaşlarından hep uzakta tutmuş, Ela dışında çocukluğundan bugüne taşıdığı bir arkadaşı olmamıştı.

Ela hep farklı olmuştu ve arkadaşlığı Defne’yi hiç ürkütmemişti. Çünkü Ela boğmuyordu Defne’yi. Onu anlıyor, yalnız kalmak istediğini fark edip uzaklaşıyor ya da aynı ortamda olsalar bile kendine ait işlerle meşgul olarak Defne’yi rahat bırakıyordu. Ela, Defne için ilaç gibiydi, varlığı huzur veriyordu ve çok iyi hissettiriyordu.

Defne bunları düşünürken, “Büyümek istemiyorum!” diye bir ses çınladı odada.

Defne kucağında bebekle ayağa kalktı. Bebek konuşmuş olamazdı çünkü henüz birkaç aylıktı. Bebeğe baktı ve sonra odaya bir göz attı. Bu sırada, bu kez kucağındaki bebekten geldiğinden emin olduğu o ses, “Büyümek istemiyorum!” dedi yeniden.

Sinirleri iyice bozulan Defne sanrılar gördüğünden emindi. İçini çekti, “Her şey düzelecek,” diye mırıldandı.

Bebekle birlikte koridorun sonundaki mutfağa gittiler. Sütün içine biraz nişasta ve şeker karıştırarak bolca muhallebi pişirdi Defne. Şimdiye kadar hiç kullanmadığı mutfakta nasıl olup da taze süt, şeker, su ve nişasta bulabilmişti? Üstelik buzdolabı ve mutfak dolapları ağzına kadar erzak, taze meyve ve sebzelerle doluydu. Ela’nın ya da Alp’in işi olmalı. İkisinden biri buraya yerleşti demek ki, diye düşündü yeniden. Aklına gelen en mantıklı düşünce buydu. “Acaba kiraya mı verdiler?” diye mırıldandı sonra. Fakat kendisi gün boyunca giriş katta, konağın ana giriş kapısını görür halde oturuyordu ve eğer bir yabancı içeri girecek olsaydı bunu çoktan fark ederdi. Ve Ela asla böyle gizli saklı işler yapmazdı!

Bebeği kucağından bırakmıyor, Ela eve gelmeden önce titreyen elleriyle doyurup uyutma işini bitirmek istiyordu. İçeride hiç kimsenin bulunmadığından emin olunca bebeği yeniden koltuğun üzerine bıraktı ve mutfağa döndü.

Fokurdayan muhallebiyi üç porselen kâseye bölüştürdü. Peçete, kaşık ve kâselerden birini alarak bebeğin yanına döndüğünde onu bıraktığı yerde değil, pencerenin önünde duran salon bitkilerinin yanında buldu. Şaşırdı ve bir adım geri çekildi. Bebeği doyurmak istedi fakat korkudan elleri titriyordu ve yapamıyordu. Cesaretini topladı, bebeği kucakladı ve koltuğa ilişti. Tam da yanındaki sehpaya bıraktığı muhallebi kâsesini eline aldığında kâsenin içinde muhallebi kalıntısından başka bir şey olmadığını gördü.

Dönüp bebeğin ağzına baktı ve dudaklarının kenarındaki muhallebi artıklarını gördü. Mendiliyle yavaşça ve özenle sildi. Bebeğin burnuna dokunarak, “Ne tatlı bir kızsın sen böyle,” dedi.

Bebek muhteşem bir gülücükle kendisine teşekkür ediverdi. Defne kalbinin sevgiyle dolduğunu ve bu küçük bebeğe kısa zamanda bağlandığını hissetti. Bebeğin altını değiştirmemişti henüz fakat onun bir kız olduğundan emin gibiydi.

“Sana bir isim vermek gerek,” diye mırıldandı. Bu sırada gözü, bebeğin boynundaki madalyon kolyeye ilişti. Daha önce görmüştüm bu madalyonu, diye düşündü. Madalyonu açtı. Bir tarafında bir rahibenin, diğer tarafında da bebeğin fotoğrafları vardı. İki fotoğrafın altında da “Erica” yazıyordu. Defne birden gerçeği anladı ve mırıldandı. “Tamam, öğrendim işte, senin adın Erica.”

Aynı anda gözlerini kapadı ve bir görüntü belirdi karanlığın içinde. Yüksek tavanlı bir şapeldeydi ve önden ikinci sıranın başına oturmuş, ayine katılmıştı. Beyazlar giyinmiş çocuklar ilahiler söylüyorlardı. Üç genç kız bir köşede gitar çalıyor, korodaki çocuklarla muhteşem bir uyum sergiliyorlardı. Koronun yanında, en ön sıranın en başında oturan yaşlı bir kadın hiç durmadan, “Erica! Erica! Pedere bak!” diyerek koroyu yöneten pedere odaklanmasını fısıldıyordu.

Erica yaramaz bir kız olmalıydı ki korodaki yerinden ayrılıp gizlice bahçeye çıkıyor, yaşlı kadını peşinden koşturuyordu.

Defne irkilerek gözlerini açtı, “Ayakta uyudum galiba ama bu rüyayı sanki bir filmde izlemiştim. Ya da bir dizi filmde miydi?” dedi ve hemen ardından bomboş kalmış muhallebi kâsesine bir kez daha baktı.

“Ne zaman yedirdim ki ben bu muhallebiyi sana? Ah, neler oluyor böyle? Bir an önce alt kata dönmeliyim çünkü burada güvende hissetmiyorum. Sen şimdi iki dakika beni bu koltukta bekle, kâseyi ve muhallebi kabını yıkayıp hemen döneceğim. Kirli kapları burada bırakmam uğursuzluk getirir hepimize,” dedi kendi kendine, o an uydurduğu batıl inancı açıklayarak.

Defne şimdiye kadar hiçbir bulaşığı bu kadar hızlı yıkamamıştı, zira bir dakikadan fazla sürmemişti. Elleri titreyerek korkuyla yapmıştı işini. Telaş içinde bebeği bıraktığı yere döndüğünde artık onun orada olmadığını gördü.

Gözleriyle taradı ve küçük dairenin hiçbir yerinde yoktu. Yok olmuştu. Bir düş müydü bütün bu yaşananlar, aklını kaçıracak gibi oldu. Yıkadığı kabı ve kâseyi almak için yeniden mutfağa gitti, az önce bulaşık süzgecinin üzerine ters çevrilmiş halde bıraktığı kap da kâse de yoktu. Dolu bıraktığı iki muhallebi kâsesi de uçup gitmişti sanki. Korku tüm kasvetiyle onu ele geçirmişti ve boşlukta kaybolduğunu hissederek dehşete kapıldı. Elektriğe tutulmuşçasına titreyen dizlerinin üzerinde ayakta kalabilmek için büyük mücadele veriyordu… Bu sırada alt katlardan gelen kedi miyavlamasını işitti.

Pencereden içeri yine kedi girmiş, diye düşündü.

Hemen ardından opera öğrencisinin nakaratını duydu.

“La la la la la la la la laaaaaa!”

Kedi bir kez daha miyavladı yüksek sesle…

“Ne ev ama!” diye bağırdı abartılı bir şekilde, kendisini korkutmak isteyen hayallere, gizemlere ya da evine saklanmış kötü niyetli kişilere meydan okurcasına.

Korkmaktan bıkmış usanmıştı, karışmış aklını toparlamaya çalışıyordu. Bebek, birdenbire ortaya çıktığı gibi yok olmuştu.

Daha fazla dayanamadı ve hızlı adımlarla basamakları inmeye başladı. Bir taraftan da, “Ela haklı, tedaviye ihtiyacım var,” diye inliyordu, az önce kucağında tutup sevdiği bebeğin varlığından şüphe ederek. Sonra hemen ardından, “Bu son! Bu son! Bir daha asla üst katlara çıkmayacağım!” dedi korkudan çenesi titrerken.

Hızla giriş kata, bu koca konaktaki biricik dairesine, sığınağına vardı. Derin bir oh çekti içinden.

Kedi sesini duydu bir kez daha, mutfaktan geliyor ses, diye düşündü. Gidip baktı, kedi falan yoktu. Yine aynı şey oldu birden. Beynindeki görüntüler sanki emrediyor ve Defne’den gözünü kapatmasını istiyordu.

Defne gözlerini sımsıkı kapattı ve koyu karanlığa gömüldü. Hemen ardından yepyeni görüntüler belirdi zihninin içinde. Uzun bıyıklı, iri bir kediyi iple oynatıyordu ve kahkahalarla gülüyordu. Kedi de Defne de çok mutlu görünüyorlardı. Bir yandan da yaşlı bir adamla, yaşlı bir kadının kahkahaları duyuluyordu.

Defne ürktü ve gözlerini açtı. Koruyucu bir meleği ve geleceğe dair umutlarını kaybetmiş gibi hissetti. Güvende ve odasındaydı ama kendi varlığında büyütmek ve mutlu etmek istediği bebek Erica’yı bir daha asla göremeyeceğinden habersizdi.

₺66,46

Türler ve etiketler

Yaş sınırı:
0+
Litres'teki yayın tarihi:
12 nisan 2024
ISBN:
9789752128569
Telif hakkı:
Автор
İndirme biçimi:
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 5, 1 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre