Kitabı oku: «Profesör Challenger’ın Tüm Maceraları», sayfa 9
11. BÖLÜM
“Bu Kez Kahraman Ben Olmuştum”
Lord John, bu korkunç yaratıkların ısırıklarıyla herhangi bir zehir taşıyabileceklerini düşünmekte haklıymış. Plato üzerindeki ilk maceramızın ertesi sabahında Summerlee’yle ben acı içinde ve ateşle kıvranırken, Challenger’ın dizi de öyle feci şişmişti ki topallayarak yürümekte bile güçlük çekiyordu. Bu yüzden bütün gün kampta kaldık. Bu esnada Lord John da yegâne savunmamızı oluşturan dikenli çalılardan duvarların kalınlığını ve yüksekliğini arttırmıştı. Biz de elimizden geldiğince ona yardım ettik. O gün, hatırladığım kadarıyla, içimde sanki sürekli izleniyormuşuz gibi bir hisse kapılmıştım ancak bu ne yönden veya kim tarafından yapılıyor olabilirdi, bilemiyordum.
Önsezim o kadar kuvvetliydi ki sonunda bundan Profesör Challenger’a da bahsettim, ama o, bunu ateşin verdiği zihinsel heyecana bağladı. Tekrar tekrar, aniden durup dönerek muhakkak bir şeyler görecekmişim gibi etrafımı kolaçan ediyordum. Ancak görebildiğim, sadece oluşturduğumuz çitin karanlık yumağı veya üzerimize eğilmiş ağaçların kasvetli, mağaramsı kuytu köşeleriydi. Buna rağmen her an üzerimize atılacakmışçasına yanı başımıza kadar sokulmuş, her hareketimizi izleyen habis bir tehlikenin varlığı duygusu gittikçe daha da büyüyordu içimde. Aklıma yerlilerin batıl inancı Curupuri geldi -ormanın esrarengiz, korkunç ruhu- ve onun dehşetli varlığının, bölgesine tecavüz eden, en uzak köşelerine kadar sokulan kişileri gazabına uğrattığına kolaylıkla inanabilirdim şimdi.
Maple White Ülkesi’ndeki o üçüncü gecemizde, zihinlerimizde korku dolu bir izlenim bırakan bir deneyim yaşadık. Sığınağımızın duvarlarını geçilmez yapmak için var gücüyle çalışmış olan Lord John’a ne kadar teşekkür etsek azdı. Hepimiz ağır ağır sönmeye yüz tutan ateşin etrafında uykuya dalmıştık. Birden, hayatımda şimdiye dek duymadığım derecede dehşetli bir dizi canhıraş haykırış ve bağırtı herkesi uykusundan uyandırdı, daha doğrusu havaya sıçrattı. Bu kıyamet gürültüsü gibi sesi neye benzetebileceğimi bilemiyorum. Gürültü, kampın hemen ötesinde, yüz metre kadar ilerisindeki bir noktadan yükselmişti. En az bir trenin düdüğü kadar kulak yırtan bir sesti bu fakat treninki daha net ve mekanik bir sestir. Bu ise çok daha kalın ve en ufak zerresine kadar ızdırapla ve korkuyla inleyen bir sesti. Ellerimizi kulaklarımıza götürerek kendimizi sinirlerimizin boşalmasına neden olabilecek etkiden korumaya çalıştık. Vücudumu soğuk bir ter kaplamış ve feryadın etkisiyle içim gitmişti âdeta. Bütün eziyet çeken ruhların sonsuz şikâyeti vardı sanki bu seste; bütün kederleri o tek çığlıkta odaklanmış, hepsi bu korkunç, acı çeken çığlığa sığmıştı sanki. Sonra bu tiz çığlığa kalın, daha aralıklı, daha göğüsten gelen, sanki hırıltılı bir gülüşe benzeyen bir ses eklendi.
Eşlik ettiği haykırışla iğrenç bir tezat oluşturan, gırtlaktan gelen neşeli bir homurtuydu bu. Bu korkunç düet, üç dört dakika kadar sürdü, bu sırada da bütün yapraklar ürküntüyle uçup giden kuşların çıkardığı hışırtıyla sarsıldı. Sonra hepsi başladığı gibi aniden bitti. Uzunca bir zaman korkunç bir sükûnet içinde oturup kaldık. Lord John kalkarak ateşin üzerine bir demet kuru dal fırlattı. Çıkan kırmızı parlaklık, arkadaşlarımın dikkatle gerilmiş suratlarını aydınlatmış ve başımızın üzerinde duran koca dalların üzerinde titrekçe oynaşmıştı.
“Neydi bu?” diye fısıldadım.
“Sabahleyin öğreneceğiz.” dedi Lord John. “Bize yakındı. Açıklık alandan daha uzakta olamaz.”
“Prehistorik bir trajediye kulak kabartma ayrıcalığını yaşadık; Jura Dönemi’ne ait bir gölün etrafındaki sazlıkların arasında büyük bir canavarın, kendinden daha küçük olan başka bir tanesini haklamasıydı bu.” dedi Challenger, sesinde şimdiye dek hiç duymadığım bir kasvetle. “İnsan, yaratılış kademesinin sonlarında yer almakta şanslıymış. Çünkü cesaretinin ve alet edevatının başa çıkamayacağı güçler hâkimdi yeryüzüne eski çağlarda. Bu gece terör estiren böylesine bir güce karşı sapanları, mızrakları veya okları ne işe yarayabilirdi ki? Hatta modern bir tüfekle bile böyle bir canavarla başa çıkmak zor olurdu.”
“Ben herhâlde küçük dostumu destekleyeceğim.” dedi Lord John, Express’ini okşayarak. “Fakat hayvanın başabaş bir mücadele çıkaracağı kesin.”
Summerlee elini kaldırdı:
“Susun!” diye haykırdı. “Bir şeyler duydum, eminim…”
Ölüm sessizliğinin ortasında derin ve düzenli bir “pat pat” sesi yükseliyordu şimdi. Bir hayvanın yürüyüşüydü bu. Yumuşak ritimli ama kuvvetlice ayak sesleri toprağa dikkatlice basıyordu. Yavaş yavaş kampın etrafına yaklaştı ve girişin yanında durakladı. Zayıf, ıslıksı bir ses yükselip alçalıyordu; yaratığın soluk alıp verme sesiydi bu. Gecenin bu kâbusuyla aramızdaki tek korunak, derme çatma bir çitti sadece. Her birimiz tüfeğimizi kavramıştık ve Lord John da çitte bir boşluk açmak için ufakça bir çalılığı çekip çıkarmıştı.
“Aman Tanrı’m!” diye fısıldadı. “Görebiliyorum galiba onu.”
Eğilerek omzunun üzerindeki açıklıktan dışarı bir göz attım. Evet, ben de görebiliyordum onu. Ağacın karanlık gölgesi içinde daha da koyu, yeni yeni şekillenen, belli belirsiz siyah bir şeydi. Her hâliyle vahşi ve tehdit dolu, çömelmiş bir şekil… Yüksekliği bir attan daha fazla değildi fakat karanlığın içindeki kaba hatları müthiş bir cüsseye ve kuvvete işaret ediyordu. Bir motorun egzoz borusundan çıkan sese benzeyen ıslıksı ve gür ses, canavar gibi bir organizmayı haber veriyordu. Bir an hareket edince, sanki korkunç bir çift yeşilimsi göz görmüşüm gibi gelmişti bana. Sanki bize doğru sürünüp ilerliyormuş gibi huzursuz edici bir hışırtı duyuluyordu.
“Galiba sıçrayacak!” dedim tüfeğimi kaldırarak.
“Ateş etme! Ateş etme!” diye fısıldadı Lord John. “Sessiz ormandaki silah patlaması kilometrelerce öteden duyulur. Son kozun olarak sakla bunu.”
“Eğer çiti aşarsa işimiz bitiktir.” dedi Summerlee çatlak sesinde heyecanın yol açtığı bir gülüşle.
“Hayır, çiti aşmamalı!” diye sesini yükseltti Lord John. “Fakat silahını son çare olarak sakla. Belki bu ahbabımızın bir çaresine bakabilirim. Ne olursa olsun bir deneyeceğim.”
Şimdiye kadar bir insanın yaptığı en cesurca hareketti bu gördüğüm. Ateşe doğru eğilerek yanan bir dal parçasını kaptığı gibi, çitin çıkışında yaptığı kapıdan dışarıya kaydırdı. Yaratık korkunç bir hırıltıyla ileriye doğru seyirtti. Lord John duraksamadı bile; aksine hızlı ve hafif adımlarla onun üzerine koşarak alevler içindeki çırayı hayvanın yüzüne doğru savurdu. Bir an için korkunç bir maskeye benzeyen yüzü seçebildim: Dev bir kurbağanın derisine benzer siğil siğil, cüzzamlı bir deri ve etrafı taze kanla dolu vıcık vıcık, gevşek bir ağız…
Bir saniye sonra çalılıklardan gelen bir çatırtı duyulmuş ve korkunç ziyaretçimiz ortadan kaybolmuştu.
Lord John gülerek: “Ateşe karşı koyamayacağını düşündüm.” dedi, içeri gelip elindeki dalı, çalı demetinin arasına fırlatıp atarken.
Hepimiz bir ağızdan, “Kendini böyle tehlikeye atmamalıydın!” diye bağırmıştık.
“Yapacak başka bir şey yoktu. Eğer aramıza dalsaydı onu indirelim derken birbirimizi vururduk. Beri yandan çitten ateş ederek onu yaralasaydık bile saniyesinde üzerimize atılırdı ki ateş ederek yerimizi belli etmemizi saymıyorum bile. Bana kalırsa kendimizi bu işten iyi sıyırdık. Peki, neydi bu acaba?”
Bilginlerimiz tereddütle birbirlerine baktılar. Summerlee piposunu yakarken, “Şahsen bu yaratığı kesin olarak bir sınıflamaya sokamayacağım.” dedi.
“Kendini bağlamamakla gayet yerinde bir bilimsel davranış gösteriyorsun.” dedi Challenger, tenezzül buyururmuş gibi bir sesle. “Ben de şahsen bu gece karşı karşıya kaldığımız yaratığın kesinlikle bir tür etobur dinozor olduğunu söylemekten öteye gidemeyeceğim. Zaten daha önce de platoda böyle bir yaşamın varlığına dair beklentilerim vardı.”
“Şunu da göz önüne almalıyız ki bilgisi bize hiç ulaşmamış birçok prehistorik canlı türü de var. Bu sebeple, rastladığımız her canlıya bir ad yakıştırabileceğimizi varsaymak acelecilik olacaktır.” diye ekledi Summerlee.
“Aynen! Yapabileceğimiz en iyi iş, kabaca bir sınıflandırma olacaktır. Yarın toplayacağımız ilave kanıtlar bir tanımlama yapmak için bize yardımcı olabilir.”
“Ancak nöbetçimiz olmadan olmaz.” dedi Lord John kararlılıkla. “Böyle bir ortamda bu riski göze alamayız. Bundan sonra herkes iki saat nöbet tutacak.”
“O hâlde pipomu içerek ilk nöbeti ben alıyorum.” dedi Summerlee.
Ve bundan sonra da nöbetçi olmadan kendimizi güvende hissetmedik.
Sabahleyin, bizi gece yarısı uykularımızdan uyandıran korkunç velvelenin kaynağını bulmakta pek zorluk çekmemiştik. İguanodon’ları gördüğümüz açıklık alan, korkunç bir vahşet sahnesine bürünmüştü. Ortalıktaki kan gölünden ve yeşilliğin ötesine berisine saçılmış bir sürü kocaman et parçasından, ilk önce birkaç tane hayvanın parçalandığını zannetmiştik. Ancak kalıntıları yakından inceleyince, bütün bu et ve kanın daha önce gördüğümüz hantal yaratıklardan sadece bir tekine ait olduğunu keşfettik. Hayvan kelimenin tam anlamıyla parça parça edilmişti, belki de kendinden çok daha büyük bir hayvan tarafından değil ama çok çok daha vahşi, gaddar bir canavar tarafından.
Bizim iki profesör şimdi oturmuş, kalıntıları parça parça incelerlerken hararetli bir tartışmaya dalmışlardı. Parça etlerin üzerinde diş izleri ve kocaman pençe izleri görünüyordu.
Challenger, dizinde kocaman, beyazımsı bir et parçasıyla oturmuş:
“Buradaki belirtiler, mağaralarımızın kalıntılarında rastladığımız kılıç dişli kaplanın belirtileriyle uyuşuyor ancak yine de peşin hükümlü olmamamız gerek. Zira bizim gördüğümüz yaratık kesinlikle daha iri ve sürüngen cinsi bir şeydi. Şahsen ben buna allosaurus deme taraftarıyım.” dedi.
“Veya megalosaurus.” dedi Summerlee.
“Kesinlikle! Etobur dinozorların herhangi birisi kolaylıkla bu kategoriye girebilir. Bunların arasındaki hayvanların bir kısmı, şimdiye dek dünyanın başına musallat olmuş hayvanların en beteridir. Veya bir müzenin sahip olma şansına erişebileceği en nadide hayvanlardır da diyebiliriz.” dedi ve kendi yaptığı benzetmeye gevrek gevrek güldü.
Çok kıt bir espri anlayışına sahip olmasına rağmen, kendi ağzından çıkan en ufak bir nükte bile beraberinde gürültülü bir kahkaha getirmekten hiç geri kalmıyordu.
“Ne kadar az gürültü yaparsak o kadar iyi olur.” dedi Lord Roxton kısaca. “Eğer bu ahbap çavuş, kahvaltısı için geri dönüp de bizi burada yakalarsa gülecek pek bir şeyimiz kalmayacak. Ha, bir de iguanodon’un arkasındaki şu leke de ne ola ki?”
Omuz bölgesine yakın bir yerlerde, pütürlü derinin üzerinde asfalt izine benzeyen, tuhaf, yuvarlak bir siyah leke vardı. Summerlee iki gün önce yavrulardan birinin üzerinde benzer bir işaret gördüğünü söylediyse de hiçbirimiz bunun ne olduğunu çıkaramamıştık. Challenger bir şey söylememişti ama şişinmiş, kibirli hâlinden isterse bunun ne olduğunu söyleyebileceği anlaşılıyordu. Nihayet Lord John görüşünün ne olduğunu doğrudan sordu.
“Eğer Sayın Lord Majesteleri ağzımı açmama izin verirlerse duygularımı belli etmekten memnunluk duyacağım.” dedi Challenger, alaylı bir ifadeyle lafı dolandırarak. “Ne yazık ki benim, majestelerinin alışık olduğu tarzda iş görme huyum yok. Doğrusu zararsız bir latifeye gülmek için sizden izin almam gerektiğini bilmiyordum.”
Alıngan arkadaşımız ancak kendisinden özür dilendiğini duyduktan sonra gönlünün alınmasına razı olmuştu. Rencide olmuş duyguları nihayet teskin edilebildiğinde, oturduğu devrilmiş ağaçtan hepimize, her zamanki alışkanlığıyla, sanki bin kişilik sınıfa çok önemli sırlar açıklar gibi bir hava takınarak, uzunca bir söylev çekti.
“Lekeler hakkında, arkadaşım ve meslektaşım Summerlee’nin fikrine katılıyorum. Yani lekeler bence de asfalttan kaynaklanıyor.” dedi. “Bu plato, tabiatı gereği oldukça volkanik olduğundan ve asfaltın da plutonik etkilerle olan ilişkisinden yola çıkarak, bu maddenin etrafta sıvı hâlde serbestçe bulunabileceğinden hiç şüphem yok. Tabii, yaratık da kolaylıkla bu maddeye bulaşmış olabilir. Kabaca bildiğimiz kadarıyla bu plato herhangi bir İngiliz vilayeti büyüklüğünde. Bu tecrit edilmiş alanda, soyları çoğunlukla tükenmiş olan çeşitli hayvanlar uzun seneler birlikte yaşamışlar. Şimdiye kadar kontrolsüz olarak çoğalan etobur yaratıkların, besin kaynaklarını tüketmiş olmaları veya et yeme alışkanlıklarını değiştirmiş olmaları veya açlıktan ölüp gitmiş olmaları gerektiği çok açık gibi geliyor bana. Fakat gördüğümüz kadarıyla durum böyle olmamış. Doğanın dengesinin bir şekilde korunarak bu yırtıcı hayvanların sayısının kısıtlı kaldığına hükmedebiliriz. Sonuç olarak çözmemiz gereken en ilginç problemlerden biri, bu kısıtlamayı neyin meydana getirdiği; bunu bulmalı ve nasıl işlediğini öğrenmeliyiz. Ümit ediyorum ki yakın bir gelecekte etobur yaratıkları daha yakından inceleme fırsatımız doğacaktır.”
“Bense böyle bir şeyin bir daha hiç olmamasını ümit ediyorum.” diye konuştum.
Profesör, sanki arsız öğrencilerinden birisi yersiz bir laf edivermiş gibi, koca kaşlarını sadece şöyle bir kaldırdı.
“Belki Profesör Summerlee de konu hakkında bazı gözlemlerde bulunmak istiyordur.” dedi.
Ve hemen arkasından iki bilim adamı, doğum oranındaki bir değişmenin, besin kaynaklarının tükenmesiyle meydana gelebilecek hayat mücadelesi şartlarında bir kısıtlama getirip getirmeyeceğine dair hafif bir bilimsel müzakereye koyuldular.
O sabah kendimizi pterodactyl bataklığından sakınarak, platonun ufak bir bölümünü dolaştık. Bu sefer derenin batısını takip etmek yerine güneyine doğru ilerliyorduk. Bu yönde, bölge hâlâ sık ağaçlarla kaplıydı; ayrıca bir sürü yeni sürgün, yürümeyi bir hayli yavaşlatıyordu.
Şimdiye kadar hep Maple White Ülkesi’nin korkutucu yanları üzerinde durdum ama meselenin bir de öbür yüzü var tabii ki çünkü bütün o sabah boyunca şahane çiçekler arasında dolaşmıştık. Gözlemlediğim kadarıyla çoğu, sarı ve beyaz renkteydi. Profesörlerimizin izah ettiğine göre bunlar birincil çiçek renkleriymiş. Birçok yerde zemin bu çiçeklerle öylesine dolmuştu ki, ayak bileklerimize kadar içine bata çıka yürüdüğümüz bu çiçek halısı, tatlı kokularıyla ve yoğunluğuyla bizi âdeta sarhoş ediyordu. Tanıdık İngiliz arısı etrafımızda ve her yerde vızıldayıp duruyordu. Altından geçtiğimiz ağaçların çoğu, meyvelerle dolu dallarını bize uzatmışlardı. Kimi meyveleri biliyorken, diğer bazıları ise bizim için tamamen yeniydi. Kuşların hangilerini gagaladığını gözlemleyerek zehirlileri zehirsizlerden ayırt edebiliyorduk. Böylece yiyecek stoğumuza harikulade yeni lezzetler eklemiştik. Aştığımız ormanda, vahşi hayvanların ayak izleriyle dolu sayısız patika vardı. Daha bataklık alanlarda ise bol miktarda ve çok garip ayak izlerine rastladık. Aralarında çoklukla iguanodon izi de vardı. Bir koruya girdiğimizde bu koca hayvanların bir çoğunun otlamakta olduklarını görmüştük. Lord John, dürbünüyle bakarak bunların da asfaltla lekelendiklerini söyledi. Ancak bunların lekeleri sabahleyin incelediğimiz hayvanınkinden farklı yerlerdeydi. Bu tuhaflığın ne anlama geldiğini çıkaramamıştık.
Oklu kirpi, pullu karıncayiyen ve alaca renkli, uzun kıvrık dişli bir yabani domuz gibi birçok hayvana rastladık. Bir seferinde de ağaçların arasındaki bir açıklıktan uzaktaki yeşil bir tepeliğin bir bölümünü gördük. Tepeliğin görüş alanımız içindeki kısmında, boz renkli, iri bir hayvan hızla koşturmaktaydı; öyle seri bir şekilde geçip gitti ki ne olduğunu anlayamadık. Ama eğer Lord John’un iddia ettiği gibi bir geyik olsaydı, o hâlde bunun en az, zaman zaman İrlanda’nın bataklıklarında ortaya çıkan İrlanda geyiği iriliğinde, dev gibi bir hayvan olması gerekecekti.
Kampta baş gösteren o esrarengiz ziyaretten beri ne zaman buraya geri dönsek, tedirgin ve şüpheci duygular içerisinde oluyorduk. Fakat bu sefer her şeyi yerli yerinde bulmuştuk.
Aynı akşam kampta, durumumuzu ve ilerisi için planlarımızı ele alan epey kapsamlı bir konuşma yaptık. Bunları size detaylı olarak anlatmak istiyorum çünkü bu konuşmanın sonucunda, Maple White Ülkesi’nde önümüzdeki haftalar içerisinde gerçekleştireceğimiz birçok keşif gezisinden çok daha doyurucu bilgiler elde etme olanağına kavuştuk. Tartışmayı başlatan Summerlee olmuştu. Zaten tüm gün boyunca aksiliği üzerindeydi ve şimdi de Lord John’un yarın yapacaklarımız hakkında sarf ettiği birkaç laf, kızgınlığını iyice su yüzüne çıkarmıştı.
“Şimdi, yarın ve her an yapmamız gereken tek şey…” dedi. “İçine düştüğümüz bu tuzaktan kurtulmanın bir yolunu bulmaktır. Hepiniz kendinizi ülkenin içine girmeye şartlamışsınız. Bense buradan bir an evvel çıkmak için plan yapmamız gerektiğini söylüyorum.”
Challenger, gösterişli sakalını okşayarak:
“Doğrusu bir bilim adamının kendisini böylesine rezilce bir düşünceye kaptırmasına çok şaşırdım, efendim!” diye gürledi. “Senin gibi iddialı bir doğa bilimcisinin eline dünyada hiç eşi benzeri olmayan böyle bir yeri araştırma fırsatı geçmiş ve sen ne bunun kendisi hakkında ne de içindekiler hakkında en ufak bir bilgi kırıntısı bile öğrenemeden burayı terk etmeyi öneriyorsun. Senden daha aklı başında bir davranış beklerdim, Summerlee.”
Summerlee suratını ekşiterek:
“Şunu hatırlamalısınız ki Londra’da kalabalık bir sınıfım var.” dedi. “Ve şu anda da yerime vekâlet eden kişi tamamen yetersiz. Bu da benim durumumu sizinkinden farklı kılıyor, öyle değil mi Profesör Challenger? Zaten hatırladığım kadarıyla size hiçbir zaman eğitsel sorumluluk taşıyan bir görev verilmedi.”
“Elbette.” dedi Challenger. “En üstün seviyede bilimsel araştırmalar yapabilecek kapasitedeki bir beyni eften püften şeylerle uğraşmak için ikiye bölmekten esef duyarım. Bu yüzden de bu tip üniversite öğretim üyeliği gibi tekliflere kesinlikle yüz çevirdim.”
“Mesela hangi tekliflerdi acaba bunlar?” diye soran Summerlee’nin yüzünde alaycı bir gülümseme belirmişti fakat Lord John hemen müdahale ederek konuyu değiştirdi.
“Doğrusu şu anda elimizdeki kısıtlı bilgilerden çok daha fazlasını elde etmeden Londra’ya dönmek hiç de iyi olmaz derim ben.”
“Ben de ofise dönüp şu bizim McArdle’la (Umarım bu belgeyi gerçeğe sadık biçimde oluşturma çabamın bu tür sonuçlarını mazur görürsünüz, değil mi efendim?) karşılaşmayı göze alamazdım.” dedim. “Böyle tamamlanmamış bir haberi geride bıraktığım için beni hiç affetmezdi. Kaldı ki bunu tartışmanın da pek bir anlamı yok çünkü görebildiğim kadarıyla aşağıya inmemiz zaten istesek de mümkün değil…”
“Genç dostumuz zihinsel faaliyet alanındaki belirgin eksikliğini bir anlamda ilkel sağduyuyla kapatmasını iyi beceriyor.” diye bir yorum getirdi Challenger. “Beş para etmez mesleğinin incelikleri bizi ilgilendirmez ama gözlemlerinde haklı. Zaten aşağıya inemediğimize göre bunu tartışarak zaman harcamak boşuna.”
“Başka şeylerle uğraşmak da boşuna zaman kaybı!” diye homurdandı Summerlee, piposunun ardından. “Size burada tamamıyla belirgin bir görev için bulunduğumuzu hatırlatayım. Bu da Londra’da Zooloji Enstitüsündeyken verilen, Profesör Challenger’ın iddialarının doğru olup olmadığını araştırma görevidir. Şu anda kabul etmek durumundayım ki ifadelerinin doğru olduğunu söyleyebilecek bir pozisyondayız. Sonuç olarak görevimiz tamamlanmıştır. Platoda geri kalan detaylı işleri araştırma görevini ise ancak çok özel aygıtlarla donatılmış ve çok daha kalabalık bir kafilenin gerçekleştirmesini bekleyebiliriz. Bunu kendimiz becermeye kalkarsak olası tek sonuç, elimizdeki önemli bilimsel verileri bile geri götüremeyecek olmamızdır. Profesör Challenger, imkânsız gibi gözükmesine rağmen bizi platoya ulaştıracak metotlar geliştirmeyi becerdi; bence şimdi de ondan, geldiğimiz dünyaya bizi geri götürebilecek dâhiyane fikirler bulmasını bekleyebiliriz.”
İtiraf ediyorum ki Summerlee görüşlerini böyle aktarınca bana bayağı makul gelmişti. Hatta Challenger bile, iddialarının doğruluğunun kanıtlanışının kendisinden şüphe edenlere ulaşmaması hâlinde rakiplerinin hiçbir zaman yalanlanmayacak olması gerçeğinden etkilenmişti.
“Aşağıya iniş, ilk bakışta epey yaman gözüküyor.” dedi. “Fakat yine de zekânın üstesinden gelemeyeceği bir iş olduğunu zannetmiyorum. Ben de şu anda Maple White Ülkesi’nde uzun uzadıya kalmanın gereksiz olduğu konusunda meslektaşımla hemfikirim. Çok yakında geri dönme sorunuyla yüz yüze geleceğimiz açık. Bununla beraber, bu bölgeyi en azından üstünkörü bir inceleme yapmadan ve bir haritasını dahi çıkarmadan terk etmeye kesinlikle karşıyım.”
Profesör Summerlee sabırsızlıkla patladı:
“İki koca gün bölgeyi keşfetmekle geçti ama şu an başladığımızdan fazla bir şey öğrenmiş değiliz. Etrafının çok sık ağaçlıklarla kaplı olduğu belli ve böyle bir bölgede ilerleyebilmek, bir alanın başka bir alanla orantısını belirleyebilmek aylarımızı alır. Eğer merkezî bir tepelik olsaydı durum farklı olurdu ama göz alabildiğine aşağı doğru giden bir eğim var. Ne kadar ilerlersek genel bir gözlem yapmaktan o kadar uzaklaşmış olacağız.”
Fikir tam o anda kafamda doğuvermişti. Gözlerim şans eseri, kocaman dallarını tepemize uzatmış ginkgo ağacının yumru yumru, dev gövdesine takılmıştı. Eğer gövdesi diğer bütün ağaçlardan daha büyükse tabii ki yüksekliği de hepsini geçmeliydi. Platonun ağzının en yüksek noktası olduğunu kabul edersek, bu dev ağacın bütün ülkeye hükmeden doğal bir gözetleme kulesi pozisyonunda durduğunu düşünmemek için hiçbir neden yoktu. Ben İrlanda’da koşturup durduğum delişmen günlerimde acayip cesur ve becerikli bir ağaç tırmanıcısıydım. Evet, arkadaşlarım belki kaya tırmanma ustası olabilirlerdi ama o koca dallara tırmanmaya sıra geldi mi kimse elime su dökemezdi benim. Ayaklarımı alçak dallardan birine bir atabilirsem tamamdı, ondan sonra zirveye kadar çıkamazsam gerçekten tuhaf kaçardı doğrusu. Arkadaşlarım fikrimi sevinçle karşıladılar.
Challenger, yanaklarında âdeta kırmızı kırmızı elmalarla:
“Genç dostumuz, belki daha kalıplı ve oturaklı görünüşe sahip bir adam için imkânsız olabilecek akrobatik işlere yatkın. Kararını alkışlıyorum.” dedi.
“Vay canına! Delikanlı, sen işi götürdün!” dedi Lord John, sırtımı sıvazlayarak. “Nasıl oldu da bizim aklımıza gelmedi, hayret… Şimdi belki bir saatlik gün ışığı kaldı ama yanına not defterini alırsan bölgenin şöyle kabaca bir haritasını çıkarabilirsin. Şu üç cephanelik sandığını ağacın altına getirdik mi hemen seni üzerine kaldırır.”
Yüzümü ağaca doğru döndüm, o da kutuların üzerinde durup beni hafifçe yukarı kaldırmaya koyuldu. Bu sırada Challenger ileri zıplayarak kürek gibi kocaman eliyle beni öyle bir ittirdi ki neredeyse ağaca gömülecektim. İki elimle dalı kavrayıp ayaklarımla güç bela tırmanarak ilk önce gövdemi, sonra da dizlerimi üstüne çıkartmayı becerdim. Başımın üzerinde büyük bir merdivenin basamaklarına benzeyen üç adet mükemmel yeni sürgün dal çıkıntısı vardı. Daha ötesinde ise elverişli dallardan kümeler oluşmuştu. Dolayısıyla yukarı doğru şimdi öyle bir hızla tırmanıyordum ki birazdan zemin tamamen gözden kaybolmuş ve altımda sadece yapraklar gözükmeye başlamıştı. Arada sırada duraklayarak, güçlükle iki üç metre tırmanmak zorunda kalıyordum ama yine de müthiş bir ilerleme kaydetmiştim. Challenger’in gürleyen sesi, altımda sanki çok uzak bir mesafeden geliyordu artık. Buna rağmen yukarı baktığımda yapraklarda hiçbir seyrelme gözükmüyordu. Dev gibi bir şeydi bu ağaç. Yukarı doğru tırmandığım dalın üzerinde çalılığa benzeyen bir kümeleşme vardı; herhâlde dalın üzerinde yuvalanmış bir parazittir diye düşünmüştüm. Başımı uzatarak ne olduğunu anlamaya çalışırken gördüğüm şey yüzünden uğradığım şoktan az daha aşağı düşüyordum. Sadece 50 60 santim uzaklıkta bir surat beni süzüyordu. Suratın sahibi olan yaratık parazitin arkasına çömelmişti ve benimle aynı anda bakınca yüz yüze gelmiştik. Bir insan yüzüydü bu ya da şimdiye kadar gördüğüm maymunlarınkinden çok daha fazla insana benzeyen bir maymun yüzü. Uzun, beyazca ve kabarcıklarla doluydu bu yüz. Burnu yassıydı, alt çenesi çıkıntılıydı ve çenenin etrafında sert kıllar pırıldıyordu. Ağır ve gür kaşların altındaki gözler hayvansı ve vahşiydi. Lanet okurmuş gibi hırlayarak ağzını açtığında kavisli, keskin dişleri olduğunu görmüştüm. Bir an için o korkunç gözlerde nefret ve tehdit okudum. Bir saniye sonra ise bunun yerini dayanılmaz bir korku belirtisi aldı. Yaratık alelacele aşağıdaki yeşilliğin arasına atlarken kırılan dallar müthiş bir çatırtı koparmıştı. Yaprakların ve dalların karmaşası içerisinde gözden kaybolan hayvanın gözüme en son ilişen görüntüsü, kırmızımtrak bir domuza benzeyen kıllı gövdesiydi.
Roxton aşağıdan, “Ne oldu?” diye bağırdı. “İyi misin?”
“Gördünüz mü onu?” diye bağırdım, ellerimle dala yapışmış ve heyecandan sinirlerim yay gibi gerilmiş bir hâlde.
“Bir gürültü duyduk. Ayağının kaydığını sandık. Neydi o?”
Bu maymunadamın ani ve garip ortaya çıkışıyla öyle bir şoka uğramıştım ki bir an için aşağıya inip arkadaşlarıma bundan bahsedip bahsetmemek konusunda bocaladım. Fakat artık bu koca ağacı iyiden iyiye fethetmiştim, bu saatten sonra da görevimi tamamlamadan aşağıya inmek küçük düşürücü olacaktı.
Bu yüzden uzunca bir süre soluklanıp, cesaretimi toplamak için mola verdikten sonra tırmanışıma devam ettim. Bir kez ayağımı çürük bir dala basarak ellerimle birkaç saniye sallandım ama genelde kolay bir tırmanış olmuştu bu. Gittikçe seyrelen yapraklar ve yüzüme vuran rüzgârdan artık ormandaki bütün ağaçların tepesinde olduğumu anlıyordum. Ancak en tepeye ulaşmadan etrafa bakınmamaya kesin kararlıydım; böylece, en tepedeki dal, ağırlığımın altında eğilene kadar tırmanışıma devam ettim. Burada uygun bir çatala yerleşip kendimi dikkatlice dengeledikten sonra, kendimizi içinde bulduğumuz bu garip ülkenin altımda uzanan muhteşem manzarasını seyre daldım.
Güneş batı ufkunun hemen üstündeydi, akşam özellikle aydınlık ve berrak olduğundan altımdaki plato bütün çıplaklığıyla gözlerimin önündeydi. Bu yükseklikten göründüğü kadarıyla oval bir kıvrıma sahipti. Otuz mil uzunluğunda ve yirmi mil eninde gözüküyordu. Şekil olarak genelde, kenarları, merkezdeki epeyce büyük bir gölün çevresine doğru alçalan sığ bir huniyi andırıyordu. Gölün çevresi on mil kadar olabilirdi ve akşam ışığında yemyeşil, nefis bir görüntüsü vardı. Etrafındaki sık sazlıklar ve yüzeyi kesen birçok kumsal, tatlı güneş ışığı altında altın gibi parıldıyordu. Kıyıdaki bu kumların üzerinde, alligator olamayacak kadar geniş ve kayık olamayacak kadar uzun birkaç koyu renkli nesne duruyordu. Dürbünümle bunların canlı olduklarını açık seçik görebiliyordum ancak nasıl birer yaratık olduklarına dair hiçbir fikrim yoktu.
Platonun üzerinde bulunduğumuz kıyısından aşağı doğru inen ormanlık bölge, ara sıra açıklık alanlara yer vererek beş altı mil sonra gölün kıyısında sona eriyordu. Ayaklarımın tam ucunda, iguanodon’ların açıklığını ve daha ötede, ağaçların arasında, bataklıkla işaretli, yuvarlak biçimli pterodactyl karargâhını görebiliyordum. Ancak bana bakan yüzünde, plato çok değişik bir görünüm arz ediyordu. Bu tarafta dış cephedeki bazalt tabaka, içeride de üst üste binerek, eteklerinde ağaçlık bir bayırın olduğu yaklaşık altmış metre yüksekliğinde bir set oluşturmuştu. Bu kırmızımsı kayalıkların zemininin biraz üzerinde, dürbünle baktığımda birkaç karanlık delik görebiliyordum. Herhâlde mağara ağzı olacaktı bunlar. Bir tanesinin girişinde beyaz bir şeyler pırıldıyordu ancak ne olduğunu çıkaramadım. Oturarak güneş iyice batana ve artık detayları ayırt edemeyecek hâle gelene kadar, bölgenin kabataslak bir haritasını çıkardım. Sonra aşağı inerek büyük bir hevesle, beni bu koca ağacın dibinde heyecanla bekleyen arkadaşlarıma ulaştım. Gezinin kahramanı bu kez bendim. Tek başıma düşünmüş ve tek başıma başarmıştım bunu ve işte belki de bizi bilinmedik tehlikelerle dolu bu bölgede aylarca el yordamıyla dolaşmaktan kurtaracak harita karşımızdaydı. Her biri, teker teker, ciddiyetle elimi sıktı.
Ancak haritanın detaylarına inmeden önce onlara, yukarıda, dalların arasında maymunadamla olan karşılaşmamdan bahsetmeliydim.
“Başından beri orada bekliyordu.” dedim.
“Nereden bilebilirsin ki bunu?” diye sordu Lord John.
“Çünkü devamlı kötü niyetli bir şeylerin bizi seyrettiğine dair bir kuşku duyuyordum. Bundan size de bahsetmiştim Profesör Challenger.”
“Evet, evet, genç dostumuz buna benzer bir şeyler söylemişti kesinlikle. Zaten aramızda böyle şeylere karşı duyarlılık sağlayacak Kelt kanı taşıyan bir tek o var.”
“Bütün bu telepati teorisi…” diye piposunu doldururken söze başlayan Summerlee, “Şimdi tartışamayağımız kadar çok kapsamlı.” diye lafa karışan Challenger yüzünden sözünü kesmek zorunda kaldı.
Challenger, “Şimdi söyle bana bakalım, bu yaratığın başparmağının avcunu karışlayıp karışlamadığına dikkat ettin mi?” dedi.
Konuşurken sanki pazar seremonisindeki çocuklara hitap eden bir papaz havasına girmişti.
“Hayır, ne yazık ki…” dedim.
“Kuyruğu var mıydı?”
“Hayır.”
“Peki, ayağı kavrama kabiliyetine sahip miydi?”
“Ayağıyla kavrayamasa o dalların arasından böylesine çabucak kaçabileceğini zannetmiyorum.”
“Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa -ki siz de kontrol edebilirsiniz Profesör Summerlee- Güney Amerika’da yaklaşık otuz altı ayrı tür maymun bulunuyor. Ancak insana benzer bir maymun henüz bu bölgede bilinmiyor. Buna rağmen burada var olduğu belli. Ve bunun Afrika veya Doğu dışında hiç rastlanmayan, tüylü, goril cinsi maymun olmadığı da kesin (Ona bakarken cümlesini, birinci dereceden kuzenini Kensington’da gördüğümü söyleyerek tamamlama isteğine kapılmıştım.). Söz konusu maymun, bıyıklı ve renksiz türden, ki bu son özellik onun tamamen ağaçlık alanda yaşadığına işaret ediyor. Şimdi önümüzdeki soru, bunun daha çok maymuna mı yoksa insana mı benzediğidir. Son olasılığı değerlendirirken bu maymunun, cahillerin ‘kayıp halka’ diye adlandırdığı tür olduğunu da düşünebiliriz. Bu sorunun çözümünü acil olarak bir neticeye ulaştırmak, yapacağımız ilk iş olmalı.”
“Hiç de öyle değil!” dedi Summerlee sertçe. Şimdi Bay Malone’un zekâsı ve becerikliliği sayesinde (Bu sözleri tekrarlamadan yapamadım.) haritamızı edindiğimize göre ilk yapmamız gereken şey, kendimizi bu korkunç yerden sağ salim kurtarmaktır.
“Medeniyetin kuru kalabalık potası!” diye homurdandı Challenger.
“Hayır efendim, medeniyetin mürekkep hokkası. Bizim görevimiz, gördüklerimizi rapor etmek ve daha kapsamlı bir araştırmayı diğerlerine bırakmaktır. Bay Malone bizim için haritayı çıkarana kadar hepiniz bunda karar kılmıştınız.”
“Eh, kabul ediyorum ki keşif gezimizin sonuçlarının dostlarımıza iletildiğinden emin olunca, benim de kafam rahat olacak. Buradan nasıl aşağı ineceğimize dair ise henüz bir fikrim yok. Bununla beraber, yaratıcı beynimin şimdiye kadar üstesinden gelemediği bir problemle karşılaşmadığımı da belirteyim. Yarın dikkatimi tamamen aşağıya inme sorunu üzerine yoğunlaştıracağıma söz veriyorum.”
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.