Kitabı oku: «Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler», sayfa 2
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler
Müslümanları kendisine itaat şerefiyle şereflendiren ve bana dünyayı gezip dolaşma kolaylığını veren Tanrı’ya şükürler, şeriatın yapısını kurup peygamberlik temelini sağlamlaştıran Muhammed’e selamlar ve dualar olsun. Gökleri yaratan ve her şeyin sahibi olan Hak, yeryüzünü insanoğulları için güzel bir barınak ve sığınak edip insanları bütün var edilenlerden daha üstün yarattı.
Bundan sonra, yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi ve dünyanın nizamı olan, sultanoğlu sultan, Gazi Sultan Dördüncü Murad Han (1623-1640) (ki Ahmed Han oğludur, o da Mehmed Han oğludur, o da Üçüncü Murad Han oğludur, o da İkinci Selim Han oğludur, o da Süleyman Han oğludur, o da Birinci Selim Han oğludur, o da İkinci Bayazıd Han oğludur, o da Fatih Sultan İkinci Mehmed Han oğludur, Allah’ın rahmeti hepsine olsun) hazretlerine hayır dualar ve övüşler olsun.
Yazılarımıza başladığımız yerde yüce hizmetiyle şeref bulduğumuz büyük padişah, Bağdat Fatihi Sultan Murad Han Gazi, Tanrı rahmeti içinde olsun. Onların saltanatı zamanında, hicretin 1041 tarihinde (= 30 Temmuz 1631-18 Temmuz 1632) yaya olarak İstanbul şehrinin etrafında olan köy ve kasabaları ve nice bin bahçeleri, bağları gezip seyrederek hatırıma büyük seyahatler gelirdi.
Cihanı nasıl dolaşabilirim diye her an Allah’tan dünyada vücut sağlığı ve seyahat, ahirette de iman ricasında bulunurdum. Daima dervişlerle dostluk edip dünyadaki yedi iklim, dört bucağın tarifini işittikçe can ve gönülden seyahat dileyip acaba dünyayı gezip mukaddes yerlere, Mısır’a, Şam’a, Mekke ve Medine’ye varıp yaratılmışların övüncü olan Peygamber hazretlerinin ravzasına yüz sürmek mümkün olacak mı diye üzülüp süzülürdüm.
Bu ben değersiz, yani “Derviş Mehmed Zıllî oğlu Evliya”, doğduğum şehir olan İstanbul’da, 1040 yılı Muharreminin aşure gecesi (19 Ağustos 1630) rüyada kendimi Yemiş İskelesi civarında helal mal ile yapılmış “Ahı Çelebi Camisi”nde gördüm. Derhâl caminin kapısı açılıp içi silahlı askerlerle doldu. Sabah namazının sünnetini kılıp duaya geçtiler. Ben zavallı minber dibinde durup bu aydın ve güzel yüzlü cemaati hayran hayran seyrettim. Hemen yanımda durana bakıp: “Sultanım! Kimsiniz? Yüce adınızı lütfediniz.” dedim. O da: “Aşere-i Mübeşşere’den, kemankeşlerin piri Sa’d İbni Ebi Vakkas’ım” deyince elini öptüm. “Ya sultanım, bu sağ tarafta nura bürünmüş güzel cemaat kimlerdir?” dedim. “Onlar bütün peygamberlerin ruhlarıdır. Geri saftakiler evliyaların ruhlarıdır. Bunlar Peygamber’in sahabeleri ve yakınları, Kerbela şehitleridir. Mihrabın sağındakiler Ebubekir ve Ömer, solundakiler Osman ve Ali, mihrabın önündeki Oveysü’l-Karni’dir. Caminin solunda, duvar dibindeki esmer adam senin pirin, müezzin Bilali Habeşi’dir. Bu ayak üzere cemaati saf saf sıraya koyan kısa boylu adam Amr Ayyri Zamiri’dir. İşte bu bayrak ile gelen kızıl kanlı elbiseli askerler Hamza ile bütün şehitlerin ruhlarıdır.” diye camideki cemaati birer birer bana gösterip herhangi birine gözüm değdiyse elimi göğsüme basıp göz aşinalığı ile taze can buldum.
“Ya sultanım, bu cemaatin bu camide toplanmalarının sebebi nedir?” dedim. “Azak taraflarında Müslüman ordularından Tatar askeri sıkıntıda olmakla Hazret’in (Peygamber’in) himayesinde olanlar bu İstanbul’a gelip oradan Tatar Hanı’na yardıma gideriz. Şimdi Peygamber hazretleri dahi Hasan, Hüseyin, On İki İmamlar ve benden gayrı Aşere-i Mübeşşere ile gelip sabah namazının sünnetini kılıp kaamet eyle, diye işaret buyurur. Sen dahi yüksek sesle tekbir ge tirip sonra Kürsi ayetini oku. Sonra Peygamber hazretleri mihrapta otururken elini öpüp “şefaat ya Resülullah” diyip yardım rica et!” diye Sa’d İbni Ebi Vakkas bana öğretti.
Cami kapısından parlak bir ışık peyda olduğunu gördüm. Caminin içi nur dolunca bütün sahabelerle peygamberlerin ve evliyaların ruhları ayağa kalktılar. Peygamber hazretleri yeşil bayrağı dibinde, yüzünde nikabı, elinde asası, belinde kılıcı ile sağında Hasan, solunda Hüseyin ortaya çıkınca sağ ayağı ile camiye bismillah ile girip mübarek yüzünden örtüsünü açıp “esselamü aleyke ya ümmeti”1 buyurdular. Mecliste hazır olanlar da “ve aleykümü’sselam ya Resülallah ve ya seyyidi’lümem”2 diye selam aldılar.
Hazret hemen mihraba geçip iki rekât sabah namazı sünnetini eda edip bitirince bana bir korku ve vücuduma bir titreme geldi. Ama Hazret’in bütün eşkâline baktım. Hilye-i Hakani3 de yazıldığı gibi idi. Selamdan sonra bana bakıp mübarek sağ elleriyle dizine vurup “kaamet eyle” dediler. Hemen ben dahi Sa’d İbni Ebi Vakkas’ın öğrettiği üzere derhâl segâh makamında ikamet edip tekbir getirdim. Hazret dahi segâh makamında hazin bir sesle Fatiha’yı okudu. Rüyanın sonunda Sa’d İbni Ebi Vakkas’ın öğrettiği gibi hizmetimi tamamladım. Hazret mihraptan ayağa kalkarken Sa’d İbni Ebi Vakkas elimden tutup Hazret’in huzuruna götürdü: “Sadık âşıklarından ve iştiyaklı ümmetinden Evliya kulun şefaatini rica eder.” diyip bana da “mübarek elini öp” deyince ağlayarak mübarek elini küstahça öpüp heybetinden şaşırarak “şefaat ya Resülullah” diyecek yerde “seyahat ya Resülullah” demişim. Hazret hemen gülümseyip: “Allah sıhhat ve selametle şefaatimi, seyahati ve ziyareti kolay kılsın!” dediler.
Oradakilerden hepsinin elini öpüp hepsinin hayır duasını alarak gidiyordum. Peygamber hazretleri mihraptan “esselamü aleyküm ya ihvan”4 deyip camiden dışarı çıkınca bütün sahabeler bana hayır dua ettiler ve camiden çıkıp gittiler.
Sa’d hazretleri hemen belinden sadağını çıkarıp belime kuşatarak tekbir getirdi: “Yürü! Ok ve yayla gaza eyle. Tanrı seni koruyup esirgesin. Sana müjde olsun: Bu mecliste ne kadar ruhlarla görüşüp ellerini öptünse hepsini ziyaret etmek nasip olacak. Dünya seyyahı ve insanların meşhuru olacaksın. Ama gezip tozduğun memleketleri, kaleleri, şehirleri, acayip ve garip eserleri, her diyarda yapılan güzel şeyleri, yiyecek ve içeceklerini, şehirlerinin boylam ve enlemlerini yazıp fevkalade bir eser meydana getir ve benim silahımla iş görüp dünya ve ahiret oğlum ol. Doğru yolu elden bırakma. Kinden, garezden uzak kal. Tuz, ekmek hakkını gözle. İyi dost ol. Kötülerle arkadaş olma. İyilerden iyilik öğren!” diye öğüt verip alnımdan öperek Ahı Çelebi Camisi’nden çıkıp gitti.
Ben şaşkına dönüp uykudan uyandım. Acaba bu bir rüya mıdır, gerçek midir, yoksa doğru mudur diye düşünüp ferahlık ve gönül açıklığı duydum. Sonra temiz abdest alıp sabah namazını kıldıktan sonra İstanbul’dan Kasımpaşa’ya geçip tabirci İbrahim Efendi’ye rüyamı tabir ettirdim. “Cihanı gezen bir seyyah olup işin hayırla sona varır ve Hazret’in şefaati ile cennete girersin!” diye müjdeledi. Oradan Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Abdullah Dede’ye varıp elini öperek rüyamı ona da tabir ettirdim: “On İki İmam’ın elini öpmüşsün. Dünyada himmet sahibi olursun. Aşere-i Mübeşşerenin ellerini öpmüşsün; cennete girersin. Dört halifenin ellerini öpmüşsün; dünyada bütün padişahların sohbetleriyle şeref bulup has nedimleri olursun. Mademki Hazreti Peygamber’in yüzünü görüp mübarek elini öperek hayır duasını almışsın, iki dünyada saadete erersin. Sa’d İbni Ebi Vakkas’ın öğüdü ile önce bizim İstanbul’cağızı yazmaya himmet edip bütün gayretini sarfeyle!” diye yedi cilt muteber tarih ihsan buyurup: “Yürü! İşin rast gelir.” diye hayır duası etti.
İstanbul Kalesi’nin Çepeçevre Büyüklüğü
Dostlarımla İstanbul’u dolaştığımız sırada, 1044 yılında, Dördüncü Sultan Murad, Revan seferine gitmişti.5 Koca Bayram Paşa, İstanbul’da sadaret kaymakamı6 olup merhum babamla Bayram Paşa konuşurken söz sırasında: “İstanbul’un kurucusu acaba kim ola?” diye sorunca merhum babam şöyle cevap vermiş: “Sultanım! İstanbul dokuz kere mamur ve dokuz kere harap olmuştur. Ama zamanımızdaki gibi haraplık asla görmemiştir. Her ne tarafından olursa olsun dost da düşman da, kapısının, duvarının yıkılmış yerlerinden araba ile girip çıkarlar. Padişahların hasreti olan bu şehrin bu hâlde kalması ve surlarının kararmış bulunması yakışık almaz. Din gayretine ve Osmanlı hanedanı şevketine, şunun onarılmasına himmet buyurun. Zamanın padişahı inşallah muzaffer olarak dönmektedir. Şahane nazarlarına ak inci gibi değer de beğenilirse kıyamete kadar adınız baki kalır.”
Mecliste hazır bulunanlar bunu makul görürler. Derhâl İstanbul, Eyüp, Galata, Üsküdar mollaları7 toplanıp Mimarbaşı, Sekban ve Şehreminine fermanlar olunarak İstanbul’un 4700 mahallesinin imamlarına tembih olunur. Kalenin tamiri için yardım istenir. İşçiler ve ustalar çağırılarak padişah Revan seferinden gelinceye kadar bir yıl içinde8 İstanbul ve Galata kalelerini ve bütün büyük padişah camilerini tamir edip beyaza boyayarak İstanbul’u bir iri inciye benzetirler.
Böylece İstanbul’dan karanlık gitti. Kaymakam Bayram Paşa’nın eliyle İstanbul kalesinin tamiri tarihi şudur:
Dua edip dedim tarihin ey daniş bu mebnanın:
Zemin durdukça dursun bu bina-yi asman-asa9
Sene 1044
O sırada Revan fethinin müjdesi gelip10 bütün halkın geceleri yürüyüş gecesi, gündüzleri bayram günü oldu. Yedi gün, yedi gece Hüseyin Baykara fasılları11 yapıldı.
Saray Burnu’ndan Yedikule’ye kadar deniz kıyısında, kalenin temeli önüne 20 zira12 genişliğinde bir set yapıldı. Böylece kaleden dışarıda büyük bir yol oldu. Bütün gemiciler o yerden iplere asıla asıla gemilerini çekerek Saray Burnu’ndan içeri girerlerdi. Bayram Paşa, kalenin içinde ve dışında, kalenin üzerinde veya kaleye bitişik ne kadar eşraf ve ileri gelenlerin evleri varsa hepsini istimlak edip yıktırdı. Bu umumi yollarla kale çepeçevre genişledi.
O sırada ben İstanbul kalesini adımla ölçtüğüm için beyan edeyim: Yedikule’den dışarı hendek kenarınca Eyüp Kapısı’na gelinceye kadar 8810 adım ve 6 kapıdır.
Küçük Ayvansaray Kapısı’ndan Bahçe Kapısı’na kadar 6500 adım ve 14 kapıdır.
Arpa Ambarı dibinde Kireççibaşı Kapısı’ndan İstanbul’un merkezi olan Yeni Saray çepeçevre 16 kapıdır.
10 tanesi açıktır.
Bu Yeni Saray Kalesi Fatih’indir ki çevresinin büyüklüğü 6500 adımdır.
Ahır Kapı’dan, yeni yapılmış olan dışarı umumi yoldan gitmek üzere Yedikule köşesine kadar 10.000 adım ve 7 kapıdır.
Bu hesap üzere nefsi İstanbul’un büyüklüğü 30.000 adımdır ve 1000 adımda 10 kule vardır. Hepsi 400 kuledir. Ama kara tarafı üç kat olmakla onların kuleleriyle beraber 1225 kule olur. Kulelerin kimi dört köşe, kimi yuvarlak, kimi altı köşelidir.
Bayram Paşa tamir sırasında zirâ-i mimari13 üzere hesap isteyip hepsi 87.000 zira olmak üzere hesap edilmiştir.
Kostantin zamanında Kurşunlu Mahzen’deki tophanede 500 top hazır bulunurdu. Hâlâ demir kapılar bellidir. Saray Burnu ile Kız Kulesi’nde dahi yüzlerce top tabiye olunmuştu ki bu sayede deniz cihetinden kuş uçmak imkânsızdı.
Galata’dan Yemiş İskelesi’ne üç kat zincir çekilip üzerine büyük bir köprü yapmışlardı. Onun içinden geçerlerdi. Gerektiğinde köprü çözülüp gemiler kolaylıkla geçerdi.
Bir köprü de Balat ile Tersane Bahçesi arasına kurulmuştu. Bir köprü de Eyüp ile Sütlüce arasında idi.
Yanko14 zamanında, Karadeniz Boğazı’nda Yuruz Kale eteğinde deniz üzerine üç kat demir zincirler çekilip düşman gemileri geçemezdi. O zincirin parçaları Tersane Mahzeni’nde durur. Ben gördüm. Bir halkasının kalınlığı insan beli kadardır.15
Bu şekilde ve bu büyüklükte olan kalenin 27 kapısının araları kaç adımdır, onu beyan edelim:
Yedikule Köşkü deniz kıyısındadır. Oradan Yedikule Kapısı’na kadar 1000 adım, Yedikule’den Silivri’ye 2010 adım, Yeni Kapı’ya 1000 adım, Top Kapısı’na 2900 adım, Edirne Kapısı’na 1000 adım, Eğri Kapı’ya 900 adımdır.
Bu 6 kapı batıya ve Edirne cihetine bakar.
Eyüp’e 1000 adım, Balat Kapısı’na 700 adım, Fanus16 Kapısı’na 900 adım, Petro Kapısı’na 600 adım, Yeni Kapı’ya 100 adım, Aya Kapısı’na 300 adım, Cibali Kapısı’na 400 adım, Unkapanı’na 400 adım, Ayazma Kapısı’na 400 adım, Hatab Kapısı’na 400 adım, Zindan Kapısı’na 300 adım, Balık Pazarı Kapısı’na 400 adım, Yeni Cami Kapısı’na 300 adım, Şehit Kapısı’na 300 adımdır.
Eyüp’ten buraya kadar olan 14 kapı kuzeye açık ve deniz kıyısındadır.
Saray-ı Hümayun’un dört tarafında olan has kapılar şunlardır: Kireççibaşı Kapısı, Yalı Kapısı, Top Kapısı, Uğrak Kapı, Balıkçılar Kapısı, İç Ahır Kapısı, Bayazıd Han Kapısı, oradan da padişah hazretlerinin Bab-ı Hümayun’udur ki güneye doğrudur.
Servi Kapısı tebdile mahsustur.17 Sultan İbrahim Kapısı, Soğuk Çeşme dibindedir. Sokullu Mehmed Paşa Kapısı, Alay Köşkü dibindedir. Süleyman Han Kapısı, Makbul İbrahim Paşa için açıktı. Bostancılar ve müsahiblere mahsus demir kapı.
İç Ahır Kapısı’ndan, Dışarı Ahır Kapısı’na kadar 200 adım, oradan Çatladı’ya 1300 adım, oradan Kum Kapı’ya 1200 adım, oradan Langa Kapısı’na 1400 adım, oradan Davud Paşa Kapısı’na 1600 adım, oradan Samatya Kapısı’na 800 adım, oradan Narlı Kapı’ya 1600 adım, oradan Yedikule’ye 2000 adım.
Bu Yedikule, Vezir Kantur18 yapısıdır. Kapısı kuzeye dönüktür. İki kat demir büyük kapılardır. Bu kapılardan başka ta Ahır Kapı’ya varıncaya kadar hesap olunan kapıların yedisi de deniz kıyısında olmakla hepsi doğuya bakar. Bu tarafa lodos rüzgârı ziyade dokunduğundan Bayram Paşa’nın yaptırdığı sağlam yapıları harap etmekle bu saydığımız adımlar dört kaleden adımlanarak hesap olunmuştur ki İbrahim Han zamanındadır. 29.810 adım gelmiştir. Ama Bayram Paşa zamanında dışarıdan adımladığımızda tam 30.000 adım gelmişti.
İstanbul Madenleri
İstanbul’un güney tarafında Yedikule’den yarım merhalede “Kum Boğazı” adlı kale burnunda bir cins beyaz kum hasıl olur. Onun için Kum Boğazı derler.
Öyle incedir ki göz fark edemez. İstanbul’un ve Firengistan’ın kum saatçileri ve kuyumcuları onu kullanırlar.
Benim çocukluğumda, Şehit Sultan Osman zamanında (26 Şubat 1618-19 Mayıs 1622), Kurşunlu Mahzen ile Top Kapı arasında Dimaşkihane işhanesi vardı. Fatih Sultan Mehmed yaptırmıştı. Sultan Mehmed o madenden demir cevherini ayırtıp bu Dimaşkihane’de üstad kılıç yapıcılarına keskin kılıçlar yaptırırdı. Hatta benim gördüğüm üzere, Dördüncü Sultan Murad’ın Kılıççıbaşısı Davud Usta, o Dimaşkihanede çalışırdı. Kale dışında, deniz kıyısında büyük bir iş eviydi.
Sonra, Sultan İbrahim’in tahta çıkışında (= 9 Şubat 1640), Kara Mustafa Paşa’yı şehit ettikleri yıl (31 Ocak 1644) devlet işlerine gevşeklik gelmekle Gümrük Emini Ali Ağa o Dimaşkihane’yi devletten alıp kat kat Yahudi evleri yaptı. Dimaşkihane’nin ve madeninin adı sanı yok oldu.
Osmanlı Devleti’nin Ortaya Çıkışı
Yeryüzünde ilk oturan insan Adem Safi’dir. Onun çocukları ve çocuklarının çocukları dağılıp yeryüzünü insanoğulları bürüdü. Fakat milletlerin sınıfları üzerinde müverrihler arasında büyük aykırılıklar olmuştur. Rum (Anadolu, Türkiye) ahalisi aslında İshak oğlu Ays’ın çocuklarındandır. Doğru bir söylenti ile Yafes’e varır.
Yafes, Ays’ın atasıdır ki bütün Rum (= Anadolu) boyları ondan çıkarak Rum ülkesinde oturmuşlardır. Rum diyarına Türk padişahlarından ilk ayak basan Selçuklulardır. 476 yılında (21 Mayıs 1083-9 Mayıs 1084) Danişmendli beyleri ile birlik olarak Malatya, Kayseri, Aliye (bugünkü Alanya), Antakya, Karaman ve Konya’yı Anadolu’nun Yunan kayserleri elinden alıp müstakil padişah oldular.
Osmanoğulları’nın nesilleri Maveraünnehir’dendir. 699 (= 1299) tarihinde Selçuklular sona erdi. Daha önce, Turan ülkesinde Mahan şehri beylerinden Süleymanşah ve Ertuğrul Bey, Rum ülkesine, Selçuklular’dan Sultan Alaaddin’e gelip onun beylerinden oldular. Çevrede nice fütuhat yapıp Sultan Alaaddin merhum olunca ülke ileri gelenlerinin düşünce ve tedbiriyle Ertuğrul müstakil bey oldu. Hutbe sahibi olup sikke sahibi olmadan Söğütçük adlı şehirde merhum oldu.19
Oğlu Osman, “ola Osman” sözü tarihinde20 bağımsız olarak sikke ve hutbe sahibi padişah olup ilk önce hutbeyi Dursun Fakih adlı tanınmış imam, Osman Gazi adına okudu. Ondan sonra Osmancık21 Germiyan diyarını istila etti.
Ondan sonra oğlu Orhan Gazi müstakil bey oldu. Bunun zamanında yetmiş yedi ulu evliya orada, Peygamber’in sancağı altında hazır olup himmetleriyle nice yerler fethettiler.
Yine bunun padişahlığı zamanında yüce atalarımızdan Türk Hoca Ahmed Yesevî22 hazretleri, Horasan’da halifesi olan Hacı Bektaş-ı Ve li’yi 300 dervişiyle seccade sahibi edip23 tef, kudüm ve bayrak verdi ve nazar etti.24 Bunlar gelip Orhan Gazi ile buluştular. Bursa üstüne varıp fethettiler. Oradan da İstanbul fethine teşebbüs ettiler. 758 tarihinde (= 1357) Orhan Gazi oğlu Gazi Süleyman Bey 70 ulu evliyanın ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin izni, düşüncesi ve tedbiriyle Kara Mürsel, Kara Koca, Kara Yalya, Kara Bıga, Kara Sığla adlı kırk kara bahadırla birleşerek tulumdan sallar yaptılar. Kırk kişi sallarla denizi geçip Rum ülkesine ayak bastılar. Besmeleyle gülbang-ı Muhammedî çekip gemilerden atlarını çıkardılar. Dört yanı yağma edip cuma günü İpsala Kalesi’ni fethettiler. Cuma namazını orada kıldıkları için “ibtida sala”25 dan bozma olarak “İpsala” dediler.
Oradan ılgarla Gelibolu Kalesi fetholundu. Oradan ılgar ile Tekfurdağı26 ve Silivri Kapısı’na kadar o 40 kişi gece baskınları edip pek çok doyumluk ve esir aldılar. Birçok yolları örüp muzaffer olarak yedi günde yine keleklerle karşıya, Kapıdağı adlı yere geçtiler.
Bu kadar ganimetle Bursa’ya girince bütün İslam askerinin damağında bu işin tadı başlayıp kaç kere gemilerle Rum tarafına geçtiler. Nice yüz köy, kasaba ve kaleyi fethedip her seferinde İstanbul’un çevresindeki kâfirleri esir ederler ve yakaladıkları güzel bakireleri nikâh edip evlenirlerdi.
761 yılında (23 Kasım 1359-10 Kasım 1360) Gazi Hüdavendigar padişah olarak Rum ülkesine büyük bir ordu yürüttü. Evvelce Alaaddin Sultan27 ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin himmet ettikleri İstanbul fethini gerçekleştirmek için önce dört cihetini elde etmeye karar veren Gazi Birinci Murad, Müslüman askeriyle bizzat giderek Edirne Kalesi’ni Edirne tekfurünün elinden aldı. Anadolu’daki Müslümanlar, Edirne yörelerine doldular. Kâfirler İstanbul’dan dışarı çıkamaz oldu.
Fakat Tanrı’nın takdiri, Gazi Hüdavendigar yedi kere yüz bin kâfirle Rumeli’de Vuçetren Kalesi eteğinde, Kosova adlı ovada savaşıp kâfirler bozularak hepsi kılıçtan geçmişken, Gazi Hüdavendigar, Tanrı’ya hamdederek cehennemlik kâfir ölülerini seyrettiği sırada, ölüler arasında bulunan Vılaşkobile adlı kâfir bıçakla Hüdavendigar’ı vurup şehit eyledi. O melunu da orada parça parça ettiler. İslam gazileri hesapsız ganimet malı ile Edirne’ye geldiler. Yıldırım Bayazıd Han tahta oturup müspadişah oldu. Babasının öcünü almak için Kâfiristan’a yıldırım gibi kılıç vurdu.
İstanbul’un Onuncu Kuşatılması
Yıldırım Bayazıd Han 100.000 askerle İstanbul’u 7 ay kuşatıp nihayet: “Aman ey Yıldırım Han! İsteğiniz gibi barış yapalım.” diye tekfur sulh isteyip her yıl ikişer kere yüz bin altın haraç vermeyi kabul etti. Yıldırım Han bunu kabul etmeyip eski zamanlarda Ömer bin Abdülaziz28 ve Harun Reşid29 zamanlarındaki gibi Galata ve İstanbul Kalesi’nin yarısında Muhammed ümmeti oturup cami ve imaretler yapmak, kale dışında olan bağ ve bahçeler mahsulünün onda biri Müslümanların olmak üzere barışı kabul edeceğini bildirdi. Tekfur da ister istemez bunu kabul etti. İstanbul’un içine 20.000 kişi yerleştirildi. Edirne Kapısı, Eğri Kapı ve Eyüp Kapılarından ta Unkapanı’na, Zeyrek Başı, Karaman ve yine Edirne Kapısı’na gelinceye kadar olan yerler sınır kesilip İstanbul’a Müslümanlar doldu. Cibali Kapısı içinde Gül Camisi, gül suyu ile kâfirlerin mülevvesatından temizlendiği için Gül Cami derler. Ona yakın Sirkeci Tekkesi’ni yine şeri mahkeme yaptılar. Galata Kalesi’ne de 6000 asker koyup Galata’nın yarısını ta kuleye varıncaya kadar Muhammed ümmeti işgal edip İstanbul’un da yarısında, Ayasofya taraflarında sakin olup kâfirlerle itidal ile geçinirlerdi.
Yıldırım Bayazıd Han, İstanbul’un yarısını fethedip Edirne’ye yöneldi. 802 tarihinde (3 Eylül 1399-21 Ağustos 1400) İran’da Temürleng ortaya çıkıp 37 padişahı yanında yaya yürütüp hepsini emir kulu etti. Ancak, Yıldırım Han yiğit ve bahadır padişah olmakla baş eğmedi. Temür, Yıldırım Han üzerine gelip Ankara Ovası’nda her iki büyük ordu saf bağlayıp savaşa başladı. Savaş yerinde, Yıldırım Han’a kırgınlıkları olan eşkinci Tatarlardan 12.000 Tatar askeri Temür tarafına kaçtı. Bundan başka nice bin ulufesiz derme çatma asker dahi Yıldırım vezirinin tedbirsizliği ile Temür’e tabi olup Yıldırım Han gayet az askerle kaldı. Gayretinden koşumu eksik bir taya binip dalkılıç Temür askeri içine girip öyle kılıç çaldı ki Tatarları üst üste yığar oldu. En sonunda atından tekerlenip kalkamadan Tatar askeri Yıldırım’ın başına üşüp esir etmişler. Padişahlık Yıldırım Bayazıd Han oğlu Çelebi Sultan Mehmed’e kısmet oldu. Derhâl 70.000 askerle Temür’ün arkasından ılgar edip Amasya civarında yetişerek bir satır vurdu ki dillerde destandır.30
Doyumlukları İslam askeri aldı. Fakat Tanrı’nın takdiri, o gece Yıldırım Han ateşli bir hastalıkla31 merhum oldu.
Çelebi Sultan Mehmed, babasının öcünü Temür’den alıp onları kıra kıra ta Tokat Kalesi’ne varıncaya kadar Temür’ü kovdu. Temür, Tokat Kalesi’ne girilip kuşatıldı.32 Çelebi Sultan Mehmed muzaffer olarak dönüp babasının ölüsünü Bursa’ya getirdi. Camisi sahasındaki büyük kubbe içine gömerek müstakil padişah oldu.
İstanbul tekfuru bu vakaları işitince sevincinden raks etti. Derhâl tellallar bağırtıp: “Çabuk, İstanbul içinde bir Müslüman kalmasın. Yoksa hepsini kırarım!” diye Müslümanlara bir gün mühlet verdi. Müslümanlar, kimi karadan, kimi denizden olmak üzere İstanbul’dan çıktılar. Edirne ve Tekfur Dağı taraflarına gelenlerin birçoğunu pusuda bekleyen kâfirler şehit ettiler.
Bu hadiseler Osmanlı Hanedanının içine yara olup nihayet Çe lebi Mehmed Han öldü. Padişahlık İkinci Murad’a, ondan da Fatih Sultan Mehmed’e geçti. Fakat Mehmed Han çocuk olduğu için dört taraftan kâfirler başkaldırıp bunlara karşı koymaya gücü yetmediği için Fatih’in babası yine padişah olup Fatih’e Manisa hükûmeti tahtını verdi. Fatih orada ilimle meşgul olup nice tarihler okudu. Gece gündüz Sivaslı Kara Şemseddin’in33 sohbetlerinden faydalanıp ondan ilim öğrendi. Müfessir ve muhaddis şehzade oldu.
Mehmed Han, Manisa’da iken Mısır’da Sultan Kalavun (1279-1290) hükümdardı.34 Bu sırada Kudüs’ün iskelesi olan Akka Kalesi’ne Fransız kâfirleri 600 parça gemiyle gelip Akka, Askalan, Filistin ve Taberiyye’yi istila ettiler. Birçok ganimet ve Müslüman esirlerle Fransa’ya döndüler. Bu haber Manisa’da Sultan Mehmed tarafından duyulunca çok üzülüp ağladı. Ak Şemseddin, herkesin hazır bulunduğu mecliste: “Ağlama padişahım! kâfirlerin bu Akka Kalesi’nden aldığı ganimet akidelerden ve pişmemiş helvadan ibarettir. İstanbul’u fethedeceğin gün sen pişmiş helva yersin. Ama o gün gazi olup bütün Müslüman gazilerine adalet eyleyip hâkimlik eyle. Gazi ol ve Tanrı rızasıyla davran.” diyerek başından kavuğunu çıkarıp Fatih’in başına koydu. İstanbul fethini müjdeledi.
Tanrı’nın hikmeti, babası Murad Han merhum olup Sultan Mehmed 855 (1451) yılında tekrar müstakil padişah oldu. Bütün kullar kendisine tabi oldular. Etraf padişahlarına mektuplar gitti. Bütün padişahlardan da elçilerle uğurlu olsun diye mektuplar ve hediyeler geldi.
Ancak, Akkoyunlu neslinden Azerbaycan Şahı Uzun Hasan itaat etmeyince Sultan Mehmed’in ilk savaşı Uzun Hasan üzerine oldu. Erzincan Ovası’nda iki kalabalık ordu karşılaşıp kırışarak bir gün bir gece büyük savaş ettiler. Sultan Hasan 868 (= 15 Eylül 1463-2 Eylül 1464 tarihinde bozuldu.35
Fatih Sultan Mehmed 834 (= 19 Eylül 1430-8 Eylül 1431)’te Manisa’da doğmuştur. 13 yaşına ermişken 848 yılında36 tahta çıktı ve bir yıl saltanat edip padişahlığı yine babasına bıraktı. Kendisi Manisa’ya gidip zamanla 15 Muharrem 855 Perşembe günü (= 18 Şubat 1451) tahta çıktığı zaman 21 yaşına ermişti.
O sırada büyük dedemiz Yavuz Özbek, Fatih’in sancak beyliği hizmetinde bulunup İstanbul fethinde dedemiz de beraber bulunmuştur. Unkapanı’nın iç yüzünde Sağrıcılar Camisi yerinde olan binaları dedemiz ganimet malı olarak alıp fetihten sonra bir cami ve 100 dükkân yaptırıp camiye vakfetmiştir. Benim İstanbul’da doğduğum evimizi dedemiz gaza malından yaptırıp oturmuştur. Yaptırdığı caminin ve dükkânların beratları Fatih’in tuğrasıyla ve şeri hüccet imzaları ve Emir Buhari hazretlerinin imzası ile imzalı olup37 onun soyundan olmam dolayısıyla hâlâ mütevellilik elimde olup sahibi bulunmaktayım.
O sebeple daima vakıfnamelere bakarım. Bundan dolayı Fatih’in hilafeti tarihleri, doğumu ve zuhuru bence bilinmektedir.38
Müstakil padişah olup Tuna serhadlerinde Yayça Kalesi’ni ve nice metin kaleleri fethedip Akdeniz tarafındaki boğaz hisarlarında Kilidülbahirleri, Karadeniz Boğazı’nda da iki sağlam kale yaptı.
Yıldırım Han, İstanbul’u kuşattığı zaman bütün bağların mahsulünün onda biri Osmanlıların olmak şartıyla barışa razı olmuştu. Bu sefer kâfirler andı bozup bağlara el uzattıkları için iki taraftan birkaç adam öldü. Bu iş Edirne’de Sultan Mehmed’e arz olununca padişah bu andı bozmayı cana minnet bilip yer götürmez39 askerle İstanbul’u kuşattı.
Dünya durdukça göğe benzeyen bu bina da dursun.” demektir. Buradaki “daniş” kelimesinin, beyti yazıp ebcedle tarih düşüren şairin mahlası olması gerekir. Fakat IV. Murad çağında bu mahlası taşıyan bir şaire rastlamadım. Belki de kelime asıl manası ile, yani “bilgili adam”, “anlayan adam” yerinde kullanılmıştır.
Horasan kolu padişahlarından olup merkez edindiği Herat’ta 911’de ölmüştür. Zamanı ilim ve sanat bakımından çok üstün bir çağ, Hüseyin Baykara da hem şair, hem bilgin, hem zevk ehli bir hükümdar olduğundan güzel ve seviyeli meclisleri ün salmış; şiirli, müzikli, içkili meclislere Baykara Meclisi demek Osmanlılar’da da âdet olmuştur.