Kitabı oku: «Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap», sayfa 3
Swann’ın, yazdığım notu okuması ve amacını tahmin etmesi hâlinde, yaşadığım buhranla dalga geçeceğini düşünüyordum, oysa aksine, daha sonradan öğrendiğim kadarıyla benzer bir buhranı o da yıllar önce yaşamıştı hatta belki de beni anlayabilecek tek kişi oydu; o, sevdiği kadının, kendisinin bulunmadığı ve katılamayacağı bir eğlence yerinde olduğunu sezmenin getirdiği buhranla aşk sayesinde tanışmıştı; aşk, bu buhranın kaderi olan, onu tekeline alan, onu özelleştiren aşk, ama benim durumumda olduğu gibi buhran; aşk, hayatımızda kendini göstermeden önce içimize yerleştiğinde, onu beklerken başıboş ve serbestçe dalgalanır, belli bir aidiyeti olmadan, bir gün bir duygunun, ertesi gün bir başkasının bazen evlat sevgisinin, bazen de bir dosta duyulan içtenliğin hizmetindedir. Françoise notumun iletileceğini haber vermeye geldiğinde Swann benim ilk kez tattığım bu mutluluğu çok iyi tanıyordu; sevdiğimiz kadının, onunla buluşmak için bir balonun veya bir davetin verildiği konağa veya tiyatroda bir prömiyere gelen bir arkadaşı veya akrabası, bizi umutsuzca sevdiğimizle konuşmak için fırsat kollayarak dışarıda aylak aylak dolaşırken gördüğünde yaşanan yalancı bir mutluluktu bu. O kişi bizi tanır, teklifsizce yanımıza yanaşıp orada ne yaptığımızı sorar. Biz, bir akrabasına veya bir arkadaşına, acil bir mesajımız olduğu yalanını söylediğimizde bunun çok zor bir şey olmadığı söyleyerek bizi fuayeye alır ve beş dakikaya sevdiğimizi yanımıza göndereceğine söz verir. Düşmanca, ahlaksızca, harikulade girdapların sevdiğimiz kadını bizden uzağa sürüklediğine, bizi güldürdüğüne inandığımız o garip, cehennemî daveti, tek bir kelimesiyle nezdimizde katlanılabilir, insani hatta neredeyse olumlu kılan iyi niyetli aracıyı -tıpkı o anda benim Françoise’ı sevdiğim gibi- ne kadar da çok severiz! Yanımıza gelen ve davetin acımasız gizemlerine vâkıf olan o akrabayı göz önüne alırsak eğer, diğer davetlilerin de şeytani bir yanının olmaması gerekir. Sevdiğimiz kadının bilinmez hazlar tadacağı bu erişilmez ve işkence dolu saatlere, beklenmedik bir gedikten karışmaktayızdır, işte biz de art arda dizilerek bu saatleri oluşturan anlardan birinde; diğerleri kadar gerçek, sevgilimiz de işin içinde olduğundan bizim için daha mühim olan, kafamızda canlandırdığımız, sahip olduğumuz, ona müdahale ettiğimiz hatta neredeyse bizim yarattığımız bir an: Orada, aşağıda olduğumuzun kendisine söyleneceği an. Herhâlde davetin diğer anları bu andan farklı, daha harikulade olmamalı, bize öylesine acı verecek bir şeyi bulunmuyor olmalıydı ki iyi niyetli akraba, “Aşağı inmekten memnuniyet duyar. Yukarıda sıkılmaktansa sizinle sohbet etmeyi tercih edecektir.” demiştir bize. Ah! Swann bu tecrübeyi yaşamıştı, sevmediği birinin bir davette bile peşini bırakmamasına sinirlenen bir kadın üzerinde, üçüncü bir şahsın iyi niyetinin hiçbir etkisi yoktur. İyi niyetli şahıs genellikle eli boş döner.
Annem gelmedi ve (bulup bulmadığımı bildirmemi rica ettiği eşyayla ilgili yalanımın ortaya çıkmamasına bağlı olan) izzetinefsime özen göstermeksizin Françoise’la şu mesajı gönderdi: “Cevap yok.” Daha sonra, bu cümlenin lüks otellerin kapı görevlileri veya kumarhane görevlileri tarafından şaşkınlık içindeki zavallı kızlara söylendiğini sık sık duydum: “Nasıl olur, hiçbir şey demedi mi? Ama imkânsız bir şey bu! Mektubunu kendisine ilettiğinize emin misiniz? Neyse ben biraz daha bekleyeyim.” Ben de -tıpkı bu genç kızların, kapı görevlilerinin kendileri için fazladan bir lamba yakma isteklerini, ışığa ihtiyaçları olmadığını söyleyerek geri çevirip bir kenarda durmaları, görevlinin komiyle havadan sudan konuştuğu, sonra aniden saatin farkına varıp müşterinin ısınan içkisini buzda tekrar soğutmak için komiyi göndermesini izlemeleri gibi- Françoise’ın bana bir bitki çayı yapma, yanımda oturma tekliflerini reddedip onu mutfağa gönderdikten sonra yatağa yattım ve bahçede kahve içen annemlerin seslerini duymamaya çalışarak gözlerimi kapattım. Ama birkaç saniye sonra, anneme o notu yazarak onu kızdırma riskini göze alıp onu tekrar göreceğim ana dokunabileceğimi zannedecek kadar yaklaşarak onu görmeden uyuma ihtimalimi ortadan kaldırdığımı hissettim; kalp çarpıntılarım anbean daha da acı verici bir hâl alıyordu zira bahtsızlığımı kabullenerek sakinleşmeye kendimi ikna etmeye çalışmak bu çarpıntımı arttırıyordu. Sonra ansızın endişem yok oldu, güçlü bir ilacın etkisini göstermeye başlayıp da bizi acıdan kurtarması gibi içimi bir mutluluk kapladı: Her ne kadar uzun süre bana küs kalacağından emin olsam da annemi görmeden uyumayacak, yatmak için yukarı çıktığında ne pahasına olursa olsun onu öpecektim. Kaygılarımın dinmesinin yol açtığı sakinlik ve bekleyiş kadar, tehlike arzusu ve korkusu da sıra dışı bir coşku yaratıyordu bünyemde. Sessizce pencereyi açtım ve yatağımın ucuna oturdum; aşağıdan duyulmasın diye neredeyse hareket bile etmiyordum. Dışarıda, her şey, ay ışığını rahatsız etmemek için sessiz bir dikkat içinde donakalmış gibiydi âdeta; ay her nesnenin önüne yansıttığı, nesnenin kendisinden daha yoğun ve daha somut bir akisle her birini ikizleştirip geriye itmiş, daha önce katlanmış bir haritayı açar gibi manzarayı aynı anda hem inceltmiş hem de büyütmüştü. Kımıldaması gereken şeyler, tek tük kestane yaprakları kıpırdıyordu. Her yaprağın en ince ayrıntılar, en ince ürpertilerle titizlikle tamamlanan eksiksiz titreşimi diğerlerine bulaşmıyor, onlarla bütünleşmiyor, sınırlı kalıyordu. Hiçbir şeyi yutmayan bu sessizliğin üzerine yayılan, çok uzaklardan, muhtemelen şehrin diğer ucundaki bahçelerden gelen bu sesler, öylesine bir “mükemmeliyetle” en ince detaylarına kadar fark ediliyordu ki bu uzaktan geliyormuş hissini vermeleri pianissimo7 olmalarından ileri geliyor gibiydi; konservatuvar orkestrasının kusursuz şekilde surdinlerle icra ettiği ezgiler de tek bir nota bile kaçırılmadığı hâlde, salonun çok uzağından geliyormuş izlenimini uyandırır ve bütün yaşlı dinleyiciler -Swann kendi biletlerini verdiği zamanlar büyükannemin kız kardeşleri gibi- henüz Trévise Sokağı’nı dönmemiş olan bir ordunun ilerleyişini dinliyormuş gibi kulak kabartırlardı.
Biliyordum ki kendi kendime içine düştüğüm bu durum, annemlerin tepkileri açısından, benim için, bir yabancının tam olarak tahmin edemese de ancak gerçekten yüz kızartan suçların bir ürünü olabileceğini düşüneceği türden ve o ciddiyette en ağır sonuçlara yol açabilirdi. Ama aldığım eğitimde, kabahatlerin sıralaması, diğer çocukların eğitiminde olduğundan farklıydı; bana, (sanırım bu kadar ehemmiyet verilerek uzak tutulduğum başka bir kabahat olmadığı için) ortak özellikleri sinirsel bir güdüye yenilmek olan, ancak şimdi kavrayabildiğim birtakım başka kabahatler olduğu öğretilmişti. Ancak o sırada bu sinirsel kelimesi telaffuz edilmez, bana, yenik düşmemin affedilebilir hatta karşı koymamın imkânsız olduğunu düşündürebilecek bu sebep, net bir şekilde belirtilmezdi. Yine de ben bu kabahatleri, öncesinde yaşadığım kederden ve sonrasında gelen ağır cezadan gayet iyi tanırdım; o anda işlediğim kabahatin de daha önce sertçe cezalandırılmama sebep olan başka kabahatlerle aynı cinsten hatta çok daha ağır olduğunu biliyordum. Annem yatmak için yukarı çıkarken yoluna dikildiğimde, koridorda ona tekrar iyi geceler dilemek için uyumadan beklediğimi gördüğünde, artık evde kalmama izin vermeyecekleri ve beni ertesi gün bir yatılı okula gönderecekleri su götürmez bir gerçekti. Ne yapalım! Beş dakika sonra kendimi pencereden atmam da gerekse umurumda değildi. O anda tek istediğim annemdi, ona iyi geceler dilemekti ve bu arzuyu hayata geçirme yolunda geri dönemeyecek kadar yol katetmiştim artık.
Swann’a kapıya kadar eşlik eden annemle babamın ayak seslerini duydum; kapı çıngırağı Swann’ın gittiğini haber verince pencereye yaklaştım. Annem babama, ıstakozu beğenip beğenmediğini, M. Swann’ın kahveli ve fıstıklı dondurmadan biraz daha alıp almadığını soruyordu. “Ben dondurmayı yavan buldum, bir dahaki sefer başka bir çeşidini denemeliyiz.” dedi annem. “Swann’ı ne kadar değişmiş bulduğumu anlatamam!” dedi büyük halam, “Çok yaşlanmış!” Büyük halam, Swann’ı her zaman bir yeni yetme olarak görmeye o kadar alışmıştı ki onu birdenbire kendisine yakıştırdığı kadar genç bulamayınca şaşırıvermişti. Annemle babam da Swann’ı; yarını olmayan, dakikaların sabahtan itibaren çocuklara bölünmeksizin üst üste eklendiği için diğer insanlara oranla daha uzun günler geçiren, başıboş bütün bekârlar gibi anormal, aşırı, utanç verici ve hak edilmiş biçimde yaşlanmış bulmaya başlamışlardı. “Bence, herkesin gözü önünde Monsieur Charlus denen bir adamla birlikte yaşayan o rezil karısı yüzünden çok üzülüyor Swann. Bütün Combray bunu konuşuyor.” Annem buna rağmen Swann’ın eskisinden daha az üzgün göründüğüne dikkat çekti. “Babasından aldığı o gözlerini ovuşturup alnını sıvazlama hareketini de daha az yapıyor artık. Bence, aslında o kadını artık sevmiyor.” “Elbette şimdi onu sevmiyor!” diye karşılık verdi büyükbabam. “Uzun zaman önce ondan bu konuyla ilgili bir mektup aldım; söylediklerine tamamen katılmasam da karısına olan hisleri, en azından sevgisi hakkında şüpheye yer bırakmıyordu. Bak işte! Asti şarabı için ona teşekkür etmeyi unuttunuz, gördünüz mü?” diye ekledi büyükbabam, baldızlarına dönerek. “Ne demek teşekkür etmedik? Laf aramızda, bence oldukça nazik bir biçimde teşekkürlerimi sundum.” diye cevap verdi Flora teyzem. “Evet, güzel teşekkür ettin, bayıldım!” dedi Céline teyzem. “Sen de hiç fena değildin…” “Evet, nazik komşulardan bahsettiğim cümlemle ben de epey gurur duydum.” “Siz buna teşekkür etmek mi diyorsunuz yani?!” diye haykırdı büyükbabam. “Söylediklerini gayet net işittim ama Swann’dan bahsettiğiniz aklımın ucundan bile geçmedi. Onun da hiçbir şey anlamadığından emin olabilirsiniz!” “Yok canım, Swann aptal bir insan değil, takdir ettiğinden eminim. Kaç şişe gönderdiğinden, şarabın fiyatından bahsedemezdim ya!” Annem ve babam yalnız kalıp biraz daha oturdular, babam, “Eh, istersen yukarı çıkıp yatalım.” dedi. “Nasıl istersen canım, gerçi benim hiç uykum yok, oysa kahveli dondurma uykumu kaçıramayacak kadar hafifti; neyse mutfağın ışığının yandığını fark ettim, zavallı Françoise da beni beklediğine göre sen soyunurken ondan korsemi çözmesini rica edeyim.” Sonra annem, merdiveni holden ayıran kafesli kapıyı açtı. Çok geçmeden penceresini kapatmak için yukarı çıktığını duydum. Ses çıkarmadan koridora çıktım; kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki adım atmakta zorlanıyordum ama en azından artık endişeden değil, korkudan ve mutluluktan çarpıyordu. Merdiven boşluğunda, annemin elindeki mumdan yayılan ışığı gördüm. Daha sonra da annemi; fırladım. İlk anda neler olduğunu anlayamayarak şaşkınlık içinde bana baktı. Ardından yüzünde bir kızgınlık ifadesi beliriverdi, bana tek kelime dahi söylemiyordu, zaten bundan daha azı için bile benimle günler boyunca konuşmadığı olurdu. Annem bir şey söylese benimle konuşmayı kabul etmiş oluyordu, kaldı ki bu bana daha korkunç gelirdi, bunu benim için düşünülen cezanın ağırlığı karşısında, suskunluğun, küslüğün çocukça kalacağını belirten bir işaret gibi algılardım. Tek bir sözü, işten çıkarılmasına karar verilmiş bir hizmetçiyle konuşurkenki sükûnete, askere gönderilen bir oğla, iki gün küs kalınacak olsa kendisinden esirgenecek bir öpücüğü vermeye benzerdi. Ama annem, babamın soyunmak üzere gittiği banyodan çıktığını duydu ve babamın öfkesinden beni korumak için, sinirinden kesik kesik çıkan sesiyle: “Kaç çabuk, kaç, hiç değilse baban böyle deliler gibi beklediğini görmesin!” dedi. Ben hâlâ, “Gel de bana iyi geceler de!” diye tutturuyor, babamın elindeki mumun duvarda yükselen ışığını görüp korkuya kapılıyor, bir yandan da onun yaklaşmasını bir şantaj vasıtası olarak kullanıp reddetmeye devam ederse babamın beni orada bulmasından korkarak, “Odana gir, geliyorum.” demesini umuyordum. Artık çok geçti, babam karşımızda belirdi. İstemeden kimsenin duymadığı şu kelimeler fısıltıyla döküldü dudaklarımın arasından: “Mahvoldum!”
Fakat öyle olmadı. Annemle büyükannem tarafından bana sunulan daha cömert anlaşmalarla verilmiş izinleri durmadan kaldırırdı babam, çünkü o “prensipler”e aldırmazdı ve onun gözünde “insan hakları” diye bir şey yoktu. Sudan bir sebeple hatta hiç yoktan, alışkanlık hâline gelmiş, mahrum edilmemin ihanet sayılacağı bir geziyi son dakikada yasaklardı veya o gece yaptığı gibi, alışılmış saatten çok daha önce, “Hadi git yat, tartışma istemiyorum!” derdi. Ama aynı zamanda (büyükannemin kastettiği anlamda) prensipleri olmadığı için, doğrusunu söylemek gerekirse taviz vermeyen biri de değildi. Bana bir an için şaşkınlık ve kızgınlık dolu bir bakış attı, sonra annem çekinerek birkaç kelimeyle neler olduğunu açıklayınca, “Canım, onunla gitsene…” dedi; “Uykun olmadığını söylüyordun ya işte, odasında biraz onunla kalırsın, benim hiçbir şeye ihtiyacım yok.” “Ama canım…” diye cevap verdi annem utana sıkıla, “Önemli olan uykum olup olmaması değil ki bu çocuğu böyle alıştırırsak…” “Alıştırmayacağız elbette…” dedi babam omuz silkerek, “Hem bak ne kadar üzgün, mutsuz görünüyor yavrucak; biz de işkenceci değiliz ya! Hastalansa daha mı iyi? Hem odasında iki yatak var, Françoise’a söyle sana büyük yatağı hazırlasın, bu gece onun yanında yat. Hadi iyi geceler, sinirlerim sizin kadar hassas değil, ben yatmaya gidiyorum.”
Babama teşekkür edilemezdi; gülünç duygusallıklar diye adlandırdığı bu tür davranışlar onu çileden çıkarırdı. Kıpırdamaya cesaret bile edemeden yerime çakıldım; babam hâlâ iri cüssesi ile karşımızdaydı, beyaz geceliği ve nevraljisi nüksettiğinden beri geceleri kafasına doladığı morlu pembeli Hint kaşmiriyle, M. Swann’ın bana verdiği Benozzo Gozzoli gravüründe, Sara’ya İshak’ın yanından ayrılması gerektiğini söyleyen Hz. İbrahim’e benziyordu. Bu olayın üzerinden uzun yıllar geçti. Babamın tuttuğu mum ışığının yansımasının tırmanışını izlediğim merdiven duvarı uzun zamandır yok. Benim içimde de her zaman varlığını sürdüreceğini düşündüğüm şeyler yerle bir oldu. Onların yerine gelen yenileri ise o sırada öngöremeyeceğim acılara ve mutluluklara yol açtılar; eski acılarımı ve mutluluklarımı da şimdi anlamakta güçlük çekiyorum. Babam “Çocuğun yanına gitsene.” demeyi bırakalı çok uzun zaman oldu. Böyle anları yaşamak benim için artık imkânsız. Ama kısa bir süredir, eğer kulak kabartırsam, babamın karşısında bastırmaya çalıştığım ve ancak annemle yalnız kaldığımızda tutamadığım hıçkırıkları gayet iyi duymaya başladım. Aslında o hıçkırıklar hiç bitmedi, zira şimdi hayat etrafımda daha suskun olduğu için onları tekrar duyar oldum; tıpkı gündüzleri şehrin gürültüsü tamamen bastırdığı için çalmadıklarını düşünebileceğimiz manastır çanlarının gecenin sessizliğinde tekrar çalmaya koyulmaları gibi.
Annem o geceyi benim odamda geçirdi; evden ayrılmak zorunda kalmamı gerektirecek bir kabahat işlemiş olduğum bu anda, annemle babam, güzel davranışlarıma karşılık verdikleri mükâfatlardan çok daha büyük bir lütuf bahşediyorlardı bana. Böyle bir lütfu gösterirken bile babamın bana davranışı, önceden tasarlanmış bir niyetten ziyade tesadüfi kararların bir sonucu olan, kendine has keyfî yanını koruyordu, kazanılmış bir hak değildi. Hatta belki beni yatmaya gönderirken takındığı, benim sertlik olarak adlandırdığım bu tavrı, annemin veya büyükannemin tavırları kadar hak etmiyordu bu nitelendirmeyi, çünkü mizacı, bazı bakımlardan anneme veya büyükanneme oranla benimkinden çok daha farklı olan babam, onların çok iyi bildiği bir şeyi, her akşam ne kadar üzgün olduğumu o güne kadar tahmin edememişti; ne var ki annemle büyükannem beni çok sevdiklerinden ızdıraptan korumaya çalışmıyorlar, sinirsel hassasiyetimi azaltabilmem ve irademi güçlendirebilmem için ızdırabımı yenmeyi öğretmek istiyorlardı bana. Bana daha farklı türden sevgi besleyen babam, buna cesaret eder miydi bilmiyorum; bir kerecik olsun bu ızdırabımı anlamış ve anneme, “Git de çocuğu teselli et.” demişti. Annem o gece odamda kaldı ve sanki umabileceğimden çok daha farklı olan bu saatleri bir pişmanlıkla lekelememek için, annemin yanımda oturduğunu, elimi tutup, azarlamadan ağlamama müsaade ettiğini görüp sıra dışı bir şeyler olduğunu anlayan Françoise, anneme “Küçük beyin nesi var hanımefendi, neden ağlıyor?” diye sorduğunda annem “Kendi de bilmiyor ki Françoise, sinirleri bozulmuş; bana büyük yatağı hazırladıktan sonra siz de yatmaya çıkın.” diye cevapladı. Böylece ilk defa, üzüntüm cezalandırılacak bir kabahat gibi değil, resmen irade dışı bir rahatsızlık, benim sorumluluğumda olmayan sinirsel bir durum gibi algılandı; buruk gözyaşlarımdan artık utanmamanın hafifliğini tadıyor, suçluluk duymadan ağlayabiliyordum. Annem odama çıkmayı reddedip uyumam gerektiğine dair küçümser bir cevap gönderdikten bir saat sonra, bu geri dönüşün, Françoise nezdinde beni yetişkin bir insan mertebesine yükselten ve beni aniden âdeta bir keder ergenliğine, gözyaşlarının rüştüne ulaştıran insani bir boyuta kavuşmuş olmasından dolayı epey gurur duyuyordum. Mutlu olmam gerekirdi ama değildim. Bana öyle geliyordu ki annem ilk defa kendisini üzen bir taviz vermişti bana, benim için tasarladığı idealden ilk defa vazgeçmiş ve ilk defa bütün cesaretiyle, yenilgiye uğradığını kendine itiraf etmişti. Ve yine bana öyle geliyordu ki anneme karşı bir zafer kazanıyordum; tıpkı bir hastalığın, üzüntünün veya yaşlılığın yaptığı gibi annemin iradesini gevşetmeyi başarmış, zihnine boyun eğdirmiştim ve bu gece, acı bir tarih olarak yazılacak yeni bir çağın başlangıcı olacaktı. O sırada yeterince cesaretim olsaydı anneme “Hayır istemiyorum, burada yatma.” derdim. Ama büyükannemden annemin doğasına geçen şiddetli idealizmi yumuşatan, pratik ve günümüzün deyimiyle gerçekçi bilgeliği tanıyordum, artık olan olduğuna göre, en azından bu huzur verici hazzı tatmamı ve babamı rahatsız etmemeyi tercih edeceğini biliyordum. Şüphesiz annemin güzel yüzü, şefkatle ellerimi tuttuğu, gözyaşlarımı dindirmeye çalıştığı o gece, hâlâ gençliğin ışıltısıyla parlıyordu; ama ben böyle olmaması gerektiğini düşünüyordum; kızgın olsaydı, çocukluğumda alışık olmadığım bu yeni şefkatten daha üzücü olamazdı benim için; inançsız elimle annemin ruhuna ilk kırışıklığı, ilk beyaz saçı gizlice ben yerleştirmişim gibi geliyordu. Bu düşünce hıçkırığımı arttırdı ve işte o zaman, karşımda asla duygularını görmeme izin vermeyen annemin, ansızın yenildiğini ve gözyaşlarını tutmaya çalıştığını gördüm. Benim bunu fark ettiğimi anlayınca da gülerek: “İşte, benim minik civcivim, küçük kanaryam, böyle davranmaya devam edersen anneni de serseme çevireceksin. Hadi, madem ikimizin de uykusu yok, burada dikilip durmayalım, bir şeyler yapalım, senin kitaplarından birini okuyalım.” dedi. Ama yanımda hiç kitap yoktu. “Büyükannenin senin isim günün için aldığı kitapları şimdi çıkarmamı ister misin? İyi düşün, yarından sonra hediye almadın diye hayal kırıklığına uğramayasın?” Tam tersine gayet memnun olmuştum, annemin getirdiği kâğıda sarılı paketteki kitapların sadece kısa ve geniş olduklarını tahmin edebiliyordum, ama bu bir anlık ilk bakışta bile yılbaşı hediyesi olan boya kutusuyla geçen yılki ipek böceklerini gölgede bırakacakları belliydi. Kitaplar, “Şeytanlı Göl”, “Tarla Çocuğu François”, “Küçük Fadette” ve “Usta Gaydacılar”dı. Daha sonra öğrendiğime göre büyükannem önce Musset’nin şiirlerini, Rousseau’nun bir kitabını ve “Indiana”yı seçmişti; yararsız kitapları, şekerlemeler veya pastalar kadar sağlığa zararlı bulan büyükannem, deha ürünlerinin bir çocuğun tabiatında bırakacağı etkinin, açık havayla deniz rüzgârının çocuğun bedeni üzerindeki etkisinden daha tehlikeli olacağını düşünmez, en az o kadar diriltici olacağını düşünürdü. Ama babam, büyükannemin bana hediye etmek istediği kitapları öğrendiğinde, ona neredeyse deli muamelesi yapınca, hediyesiz kalmamı göze alamadığı için tekrar Jouy-le-Vicomte’taki kitapçıya gitmiş (Hatta o gün kavurucu bir sıcak varmış ve o kadar perişan vaziyette eve dönmüş ki doktor anneme, büyükannemin böyle yorulmasına izin vermemesini tembihlemiş.) ve George Sand’ın dört köy romanını tercih etmiş. “Yavrucuğum…” demiş anneme, “Çocuğa kötü bir kitap hediye etmeye gönlüm razı olmadı.”
Aslında, zihinsel bir fayda sağlamayan herhangi bir şeyi satın almaya büyükannemin gönlü razı olmuyordu; özellikle de rahatlığın ve gururun tatminlerinden başka şeylerden haz almayı öğreten güzel şeylerin sağladığı yarara değer verirdi. Bir koltuk, bir sofra takımı, bir baston gibi yararlı denilen türden bir hediye alması gerektiğinde bunların “antika” olanlarını arardı; eşyaların kullanılmışlığı, yararlı olma özelliklerini onun gözünde tümü ile siler, bizim ihtiyaçlarımızı karşılamaktan çok, eski zaman insanlarının hayatlarını bize anlatma amacını yüklenirlerdi sanki. Benim odamda sanat eserleri veya en güzel manzara fotoğrafları olsun isterdi. Ama iş bunları satın almaya geldiğinde fotoğrafta görülen şey estetik bir değer taşısa da fotoğraf denilen mekanik tasvirde bayağılığın ve faydanın canlılığını hâlâ koruduğunu düşünürdü. Bu yüzden de kurnazlık etmeye çalışır, ticari bayağılığın tamamını ortadan kaldıramasa da hiç değilse sanat katkısını olabildiğince arttırmaya, birçok sanat “katmanı” eklemeye gayret ederdi: Chartres Katedrali’nin, Saint-Cloud Fıskiyeleri’nin, Vezüv’ün fotoğrafları yerine, herhangi büyük bir ressamın bunları resmedip resmetmediğini Swann’dan öğrenip sanat düzeyini arttırmak için bana, Corot’nun “Chartres Katedrali”, Hubert Robert’in “Saint-Cloud Fıskiyeleri”, Turner’ın “Vezüv” resimlerinin fotoğraflarını almayı tercih ederdi. Her ne kadar fotoğrafçı, sanat eserinin veya doğanın tasvirinde saf dışı bırakılmış ve yerine büyük bir ressam konmuş olsa da bu kopyanın bir yorumunu yapmak da yine ona düşüyordu. Bayağılıkla karşı karşıya kalan büyükannem, dolan vadeyi tekrar uzatmaya çalışıyordu. Swann’a eserin bir gravürünün bulunup bulunmadığını soruyor, eğer mümkünse eski, kendinin dışında ek bir önemi olan, örneğin bir sanat eserini günümüzde göremeyeceğimiz bir durumda tasvir eden (Léonardo’nun “Son Akşam Yemeği”nin bozulmadan önce Morgan tarafından yapılmış gravürü gibi) gravürleri tercih ediyordu. Şunu belirtmek gerekir ki hediye alma sanatının bu şekilde yorumlanmasının sonuçları pek de parlak olmuyordu her zaman. Arka planında lagünün bulunduğu Tiziano’nun bir deseninden esinlenerek edindiğim Venedik fikri, basit fotoğraflardan edineceğim izlenimlerden çok daha az gerçekçiydi şüphesiz. Büyük halam, büyükannemin aleyhinde bir iddianame düzenlemek istediğinde büyükannemin genç nişanlılara veya yaşlı çiftlere hediye ettiği ve daha ilk kullanma teşebbüsünde, ev halkından birinin ağırlığı altında çöken koltukların hesabını yapamıyorduk artık. Ama büyükannem, geçmişten gelen bir çiçeğin, bir tebessümün, bazen de bir hayalin hâlâ ayırt edilebildiği bir ahşabın dayanıklılığı ile meşgul olmanın dar görüşlülük olduğuna inanırdı. Bir ihtiyaca cevap veren bu eşyaları bile, bu işlevi artık alışkın olmadığımız şekilde yerine getirmeleri yüzünden, tıpkı modern dilde, alışkanlığın yorduğu mecazları fark edebildiğimiz eski tip ifadeler gibi çekici bulurdu. İşte büyükannemin isim günüm için bana verdiği Geoge Sand’ın köy romanları da antika bir mobilya gibi, artık sadece köylerde bulunan, tedavülden kalkmış, eski renklerine tekrar kavuşmuş ifadelerle doluydu. Büyükannem, bir mülkü, eğer Gotik bir güvercinliği veya insanın zihnini zamanda imkânsız yolculukların özlemiyle doldurarak üzerinde olumlu bir etki yaratan eski şeylerden bir başkasına sahipse kiralamayı tercih edeceği gibi, bu kitapları da diğerlerine tercih etmişti.
Annem yatağımın yanına oturdu; eline, kırmızımsı kapağı ve anlaşılması güç ismiyle benim gözümde belirgin bir kişilik ve gizemli bir cazibe izlenimi bırakan “Tarla Çocuğu François”yı almıştı. Daha önce hiç gerçek bir roman okumamıştım. George Sand’ın tipik bir romancı olduğunu duymuştum. “Tarla Çocuğu François”da tanımlanamaz harika şeyler bulmaya çoktan kendimi hazırlamıştım. Az da olsa tahsilli bir okurun, bir romanın ortak özellikleri olarak bildiği merak ve merhamet duygularını uyandırmayı hedefleyen anlatım biçimleri, endişe veya hüzün yaratan bazı söyleyiş tarzları -yeni bir kitabı çok sayıda benzeri bulunan bir şey gibi değil de kendinden başka varoluş nedeni olmayan eşsiz bir insan gibi gören- bana, “Tarla Çocuğu François”nın özünden yayılan, baş döndürücü bir koku gibi geliyordu. Bu gündelik olayların, sıradan objelerin, alışılmış kelimelerin altında, farklı bir tonlama, bir vurgu sezinliyordum. Olaylar birbirini izlerken, o sıralar kitap okurken sayfalar boyunca başka hayaller kurduğumdan anlaşılması daha da zor gelirdi. Kitabı yüksek sesle annem okuduğunda dalgınlığımın sebep olduğu olayların akışındaki boşluklara, aşk sahnelerinin atlanması eklenirdi bir de. Bu yüzden, değirmencinin karısıyla çocuğun birbirlerine olan davranışlarında meydana gelen ve ancak yeni filizlenen bir aşktaki gelişmelerle açıklanabilen bütün bu tuhaf değişimler, bende derin bir gizem uyandırıyordu; bu esrarın kaynağının, neden olduğunu bilmeksizin çocuğu canlı, kızıl ve çekici rengiyle çevreleyen o anlaşılmaz, hoş “Tarla Çocuğu” sıfatından geldiğini varsayıyordum. Annem sadık olmasa da içinde gerçek duygular bulduğu eserleri okurken saygılı ve sade vurgularıyla, o güzel, yumuşak sesiyle hayran olunacak bir okuyucuydu.
Hayatta kendisinde bu hayranlığı veya merhameti, sanat eserleri değil de insanlar uyandırdığında bile sesinde, davranışında, sözlerinde, bir zamanlar çocuğunu kaybetmiş bir anneyi üzebilecek herhangi bir sevinç patlaması yaşamamaya, bir ihtiyara yaşını düşündürebilecek herhangi bir yıl dönümü veya doğum gününü anımsatmamaya, genç bir bilginin canını sıkabilecek ev işleri konularını açmamaya ne denli büyük bir saygıyla özen gösterdiğini görmek insanı duygulandırırdı. Aynı şekilde, George Sand’ın -ki annemin hayatta her şeyin üstünde tutmayı büyükannemden öğrendiği ve benim sonradan, kendisine kitaplarda da her şeyin üstünde tutmamayı öğreteceğim-o iyi yüreklilikle, manevi zarafetle dolu olan romanlarını okurken de annem, o güçlü akışı bozabilecek her türlü bayağılığı, yapmacıklığı sesinden uzak tutmaya özen göstererek, âdeta onun sesi için yazılmış olan ve sanki bir bütün olarak duyarlılığının kapsamı içinde yer alan cümlelere gerektirdikleri bütün doğal şefkati, sınırsız yumuşaklığı katardı. Cümleleri olması gereken tonda seslendirmek için, onlardan önce var olan ve onları kâğıda döktüren ama kelimelerin belirtmediği samimi vurguyu keşfederdi; bu vurgu sayesinde metinde bulunan fiillerin zaman çekimlerindeki çiğlik etkisini hafifletir, hikâye birleşik zamanına ve -di’li geçmiş zamana iyiliğin yumuşaklığını, şefkatin melankolisini katar, bitecek olan cümleyi başlayacak olan cümleye yönlendirir, sayıları farklı da olsa heceleri düzenli bir ritme sokmak için hızını kâh arttırıp kâh düşürerek o sıradan metne duygusal ve sürekli bir canlılık verirdi.
Vicdan azabım durulmuş, annemin yanımda olduğu o gecenin tatlı akışına bırakmıştım kendimi. Böyle bir gecenin tekrarlanmayacağını, hayattaki en büyük arzumun, yani annemi bu hüzün dolu saatler boyunca yanımda tutmanın, hayatın zorunluluklarına ve herkesin isteğine karşı olduğunu, bu yüzden de bu arzumun hayata geçmesine izin verilmesinin suni ve istisnai bir durum teşkil ettiğini biliyordum. Yüreğim ertesi gün yine daralacak, annem yanımda kalmayacaktı. Ama kederim hafiflediğinde artık onları anlamaz oluyordum; üstelik ertesi akşam henüz çok uzaktaydı; sıkıntılarım, irademden bağımsız ve sadece onları benden şimdilik ayıran zaman yüzünden önlenebilirmiş gibi görünen şeylerden kaynaklandığına göre, aradaki süre bana fazladan bir güç kazandıramayacağı hâlde hazırlık yapacak vaktim olacağını tahmin ediyordum.
***
İşte uzun zaman boyunca geceleri uyanıp tekrar tekrar Combray’yi hatırladığımda sadece belirsiz bir karanlığın ortasında, bir havai fişeğin veya bir projektörün geri kalanı karanlığa gömülmüş olan bir binada aydınlattığı kesitleri andıran bir tür ışıklı yüzey görürdüm: Küçük salon, yemek odası, hüzünlerimin bilinçsiz mimarı M. Swann’ın içinden geçerek geleceği karanlık ağaçlı yolun başı, takip edip merdivenin ilk basamağına ulaştığım hol, çıkması bir işkence olan, tek başına bu yamuk piramidin son derece dar gövdesini oluşturan merdiven, yeterince geniş bir taban; piramidin tepesinde de annemin geçtiği cam kapılı küçük koridorla benim yatak odam; kısaca, her zaman aynı vakitte görülen, etrafındaki her şeyden izole edilmiş, karanlıkta tek başına beliriveren (eski piyeslerin başında taşradaki gösteriler için düzenlenen dekorları andıran), soyunma dramımın vazgeçilmez dekoru; sanki Combray dar bir merdivenle birbirine bağlanan iki kattan oluşmuş ve saat hep akşamın yedisiymiş gibi… Doğruyu söylemek gerekirse Combray’nin başka şeyler de barındırdığını, orada başka saatlerin de var olduğunu garanti edebilirdim. Ancak bunlardan hatırlayacaklarımı bana sadece iradi hafıza, zihinsel hafızanın sunacağı ve onun geçmişe ait bilgileri geçmişten hiçbir şey içermediği için, Combray’nin geri kalanını düşünmeyi canım hiçbir zaman istemezdi. Gerçekte onların hepsi benim için ölmüş sayılırdı.
Sonsuza kadar ölmüşler miydi? Mümkündür.
Bütün bunlarda tesadüfün rolü büyüktür ve ikinci bir tesadüf olan ölümümüz de ilkinin lütuflarını uzun süre beklememize izin vermez.
Kaybettiğimiz kişilerin ruhlarının, daha ilkel bir varlıkta; bir hayvanın, bir bitkinin, cansız bir nesnenin içinde tutsak olduğunu söyleyen Kelt inancını mantıklı bulurum. Sahiden de kaybetmişizdir bu ruhları aslında, ta ki ruhun hapsolduğu ağacın yanından geçip ruhu barındıran o nesneyi tesadüfen bulacağı, birçokları için asla gelmeyecek o güne kadar. O zaman ruh irkilip bir köşeye siner, bizi çağırır ve onu tanıdığımız anda büyü bozulur. Bizim tarafımızdan kurtarılan ruh, ölümü alt eder ve bizimle yaşamaya başlar yeniden.
Geçmişimiz için de aynı şey geçerlidir. Geçmişi hatırlama çabamız nafile, zihnimizin bütün gayretleri boşunadır. Geçmiş, zihnin hâkimiyet alanının ve kavrayış gücünün dışında bir yerlerde, bizim hiç ummadığımız bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı bir duygunun) içinde saklıdır. Ölmeden önce bu nesneye rastlayıp rastlamamamız ise tamamen tesadüfe bağlıdır.