Kitabı oku: «Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap», sayfa 6
Dolayısıyla -saati değiştirilen bir ders yüzünden amcamı bir türlü göremediğim, bir süre daha da göremeyeceğim bahanesiyle-Adolphe amcayı ziyarete ayrılmış günlerin dışında bir gün, annemle babamın öğle yemeğini erken yemiş olmasından istifade ederek sokağa çıktım ve tek başıma gitmeme izin verilen afiş direğine bakmaya gitmek yerine amcamın evine koştum. Kapısının önünde, arabacının yakasında ve atların gözlüklerinde birer kırmızı karanfilin bulunduğu iki atlı bir araba dikkatimi çekti. Merdivenlerden çıkarken bir kahkaha ve bir kadın sesi duydum, ben kapıyı çalar çalmaz ise bir sessizlik ve ardından, kapanan kapıların gürültüsü. Kapıyı açıp da beni karşısında gören oda hizmetçisi şaşkınlık içinde amcamın çok meşgul olduğunu ve herhâlde beni kabul edemeyeceğini söyledi; amcama haber vermeye gittiğinde ise aynı ses tekrar kulağıma çalındı: “Ah, lütfen! Bırak gelsin, hiç değilse bir iki dakikacık, bu çok hoşuma gider. Masanda duran fotoğrafı, onun yanındaki resimde görülen annesini andırıyor, değil mi? Şu çocuğu sadece bir kere görmeyi çok istiyorum.”
Amcamın homurdandığını, sinirlendiğini duydum; sonunda oda hizmetçisi beni içeri aldı.
Masada, her zaman olduğu gibi aynı badem ezmesi tabağı duruyordu; amcamın üzerinde her gün giydiği kısa ceketi vardı ama karşısında, pembe ipek elbisesiyle iri inci bir kolye takmış, elindeki mandalinayı bitirmek üzere olan bir genç kadın oturuyordu. Kadına madam diye mi yoksa matmazel diye mi hitap edeceğimin kararsızlığıyla yüzüm kızarmıştı, konuşmak zorunda kalmak korkusuyla gözlerimi ondan yana çevirmeye cesaret edemedim ve amcamı öptüm. Genç kadın gülümseyerek bana bakıyordu, amcam, “yeğenim” dedi ne benim adımı ne de onun adını söyleyerek, belli ki büyükbabamla aralarında yaşanan tatsızlıklardan sonra ailesiyle bu tür ilişkileri arasında herhangi bir bağlantı kurmaktan kaçınıyordu.
“Annesine ne kadar da benziyor!” dedi genç kadın.
“Ama yeğenimi sadece fotoğraflardan tanıyorsunuz.” dedi amcam tersleyen bir tonla.
“Kusuruma bakmayın aziz dostum, geçen yıl siz hastalandığınızda merdivende denk gelmiştik kendisiyle. Sadece bir anlığına gördüğüm doğru, sizin merdivenleriniz de oldukça karanlık ama bu bile ona hayran olmama yetti. Bu küçük genç adam da annesinin gözlerine ve buna sahip.” dedi, alnının alt kısmına parmağıyla bir çizgi çekerek. “Sevgili yeğeniniz de sizinle aynı soyadını mı taşıyor?” diye sordu amcama.
“Daha çok babasına benzer.” diye homurdanarak cevapladı yüz yüze olduğu kadar, annemin soyadını söyleyerek gıyabında tanıştırmaya da gönülsüz olan amcam. “Tıpatıp babasına ve rahmetli anneme benzer o.”
“Babasını tanımıyorum.” dedi pembeli kadın başını hafifçe eğerek. “Sizin rahmetli annenizle de hiç tanışmamıştım aziz dostum. Hatırlarsanız tanışmamız, sizin o büyük acınızdan kısa bir süre sonraya denk gelir.”
Biraz hayal kırıklığına uğramıştım çünkü bu genç kadın, aile içinde ara sıra gördüğüm diğer güzel kadınlardan, özellikle de her yılbaşında ziyaret ettiğim bir akrabamızın kızından pek de farklı değildi. Amcamın, o güzel kadınlardan sadece daha iyi olan giyimiyle ayrılan bu hanım arkadaşı, onlar gibi canlı ve iyilik dolu bakışlarla, aynı samimi ve sevecen tavra sahipti. Kadın oyuncuların fotoğraflarında hayran olduğum o teatral duruşa, sürdüğünü varsaydığım hayata uygun şeytani ifadeye dair hiçbir iz bulamamıştım bu kadında. İki atlı arabasını, pembe elbisesini, inci kolyesini görmesem, amcamın sadece en seçkin yosmalarla tanışıklığı olduğunu bilmesem, üst tabakadan bir yosma olduğuna asla inanmazdım. Kendi kendime, arabasını, konağını, mücevherlerini hediye eden bir milyonerin bu kadar sade, hanım hanımcık görünen bir kadın uğruna servetini harcamaktan nasıl bir zevk alabildiğini sorguluyordum. Bunun yanı sıra, bu kadının hayatını tasavvur ettikçe ahlaksızlığı beni sersemletiyordu, belki de bu ahlaksızlık karşımda ete kemiğe bürünse bu kadar kafam karışmazdı -burjuva ailesinin evinden ayrılıp kendini herkese adamasına yol açan, ona güzellik ve kibar fahişelerin kötü şöhretini kazandıran bir skandal, bir romanın gizemi gibi görünmez olan bu kadının, tanıdığım onca kadına benzeyen yüz ifadeleri, sesindeki tonlamaları, artık bir ailesi olmayan bu kadını, elimde olmadan iyi bir ailenin kızı gibi görmeme sebep oluyordu.
“Çalışma odası”na geçmiştik, varlığımdan biraz rahatsız olmuş görünen amcam genç kadına sigara ikram etti.
“Teşekkür ederim, istemiyorum azizim.” dedi. “Biliyorsunuz, eski dükün bana gönderdiği sigaraları içmeye alıştım. Sizin kıskandığınızı söyledim kendisine.” ve üzeri yabancı yazılı, yaldızlı bir tabakadan sigara çıkardı. “Aslında…” dedi birdenbire, “Bu genç adamın babasıyla sizin evde karşılaşmış olmalıyım. Yeğeniniz değil mi? Nasıl unutabildim? Bana karşı çok iyi, çok kibar davranmıştı.” dedi duygulu, mütevazı bir tavırla. Ama babamın ölçülü tavrını göz önüne alarak, pembeli kadının kibarlık olarak adlandırdığı davranışının kim bilir ne kadar sert olduğunu bilen biri olarak, babama gösterilen bu aşırı minnetle onun yetersiz nezaketi arasındaki eşitsizlikten dolayı, sanki babam bir kabalık etmiş gibi utandım. Daha sonraları, bu aylak ve çalışkan kadınların rollerinin insanın içini sızlatan bir yanının, cömertliklerini, yeteneklerini, duygusal bir estetik hayalini -onlar da sanatçılar gibi bu hayali gerçekleştirmezler çünkü onu gündelik hayatın çerçeveleri içine sokmazlar- ve kendilerine pek de pahalıya mal olmayan bir serveti, erkeklerin kaba saba, yontulmamış hayatlarını değerli ve zarif bir çerçeveye oturtmaya adadıklarını düşündüm. İşte bu kadın da amcamın kendisini gündelik ceketiyle ağırladığı odasına, o yumuşak bedeni, ipekli pembe elbisesi, incileri, bir eski dükün dostluğundan ileri gelen zarafeti armağan ettiği gibi, babamın sıradan bir sözünü de incelikle işlemiş, biçimlendirmiş, ona değerli bir ad vermiş, tevazu ve minnetle dolu o güzel bakışlarıyla taçlandırarak sanat eseri bir mücevhere, “muhteşem” bir şeye dönüştürerek sunuyordu şimdi.
“Hadi bakalım, senin gitme vaktin geldi!” dedi amcam.
Kalktım, pembe elbiseli kadının elini öpmek için karşı konulmaz bir istek duyuyordum ama bu hareketin, bir kaçırma eylemi kadar cüretkâr olacağı kanaatine varmıştım. Kalbim çarpıyordu, kendi kendime “Yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım?” derken sonra, herhangi bir şey yapabilmek için, ne yapmam gerektiğini sorgulamayı bıraktım. Henüz birkaç saniye önce bulduğum bütün o destekleyici sebepleri unutmuş bir hâlde, körü körüne ve mantıksız bir hamleyle, dudaklarımı pembeli kadının bana uzanan ellerine kondurdum.
“Ah! Ne kadar da kibar! Şimdiden çapkın, kadınlara düşkün; amcasına çekmiş. Tam bir centilmen olacak.” dedi pembeli kadın ve ekledi, konuşmasına hafif bir İngiliz aksanı katmak amacıyla dişlerini sıkıştırarak; “Bir gün bana gelemez mi? Komşumuz İngilizlerin de dediği gibi a cup of tea15 içmeye? Sabahtan bir mavi16 çekiverir olur biter!”
“Mavi”nin ne demek olduğunu bilmiyordum. Pembeli kadının söylediklerinin yarısını anlamıyordum ama bu sözlerde, cevap vermemenin kabalık olarak görülebileceği bir soru gizli olabileceği kanaatinde olduğumdan konuşmasını bitmek bilmez bir dikkatle dinliyordum ve çok büyük bir yorgunluk hissediyordum.
“Hayır, olmaz, imkânsız!” dedi amcam omuz silkerek. “Hiç vakti yok, çok çalışıyor, derslerinde en iyi notları alıyor.” diye ekledi, bu yalanını duyup düzeltmemem için alçak bir ses tonuyla, “Kim bilir, belki ileride bir Victor Hugo, bir Vaulabelle olur, değil mi?”
“Sanatçılara bayılırım!” diye ekledi pembeler içindeki kadın. “Kadınları onlar kadar iyi anlayan yok… Bir onlar ve bir de sizin gibi seçkin kimseler. Cahilliğimi bağışlayın lütfen dostum ama Vaulabelle kimdir? Odanızdaki camlı küçük kitaplıkta duran yaldızlı ciltler mi? Onları bana ödünç vereceğinize söz vermiştiniz, unutmayın, çok dikkat ederim.”
Kitaplarını ödünç vermekten nefret eden amcam bu sözler üzerine sessiz kaldı ve beni sofaya kadar geçirdi. Pembeli kadının aşkından deliye dönmüş bir vaziyette yaşlı amcamın tütün kokan yanaklarını deli gibi öpücüklere boğdum; amcam oldukça sıkkın bir tavırla, açıkça dile getirmeye cesaret edemese de bu ziyaretten annemle babama söz etmezsem memnun olacağını ima ederken ben gözlerimde yaşlarla bu iyiliğini hiç unutmayacağımı, bir gün minnettarlığımı kendisine göstermenin bir yolunu mutlaka bulacağımı söylüyordum. Bu iyiliğinin etkisi gerçekten o kadar büyük olmuştu ki iki saat sonra, kazandığım bu yeni önemi annemle babama net bir şekilde belirtmediğine inandığım birkaç gizemli cümlenin ardından, henüz yaptığım bu ziyareti onlara en ince ayrıntısına kadar anlatmayı daha açıklayıcı buldum. Bu hareketimle amcamın başını derde sokacağımı hiç düşünmemiştim. Böyle bir şeyi istemediğime göre nasıl düşünebilirdim ki? Benim bir sakınca görmediğim bu ziyareti onların sakıncalı bulacağını da tahmin edemezdim. Bir dostumuz, bizden, mektup yazmayı ihmal ettiği bir hanımdan onun adına özür dilememizi rica ettiği hâlde, bizim önem vermediğimiz bir suskunluğa bahsi geçen hanımın da önem vermeyeceği hükmüne varıp ona bir şey söylemeyişimiz çok sık karşılaştığımız bir durum değil midir? Ben de herkes gibi başkalarının beynini, gördüğü şeylere belirli bir tepki göstermekten yoksun, edilgen ve uysal bir depo olarak hayal ediyordum; amcamın sayesinde gelişen tanışma haberinin tohumlarını annemle babamın zihnine ekerek bu tanışma hakkındaki iyi niyetli görüşlerimi de arzu ettiğim şekilde onlara aktardığımdan şüphe duymuyordum. Fakat maalesef ki annemle babam, amcamın bu davranışını tasvip etmeyerek benim önerdiğim ilkelerden çok daha farklı ilkeler benimsediler. Babam ve büyükbabamla amcam arasında sert tartışmalar yaşandı; ki ben bu yaşananları dolaylı bir yoldan öğrendim. Birkaç gün sonra üstü açık bir arabada bulunan amcamla karşılaştığımda hissettiğim üzüntüyü, minnettarlığı, pişmanlığı ona ifade etmek istedim. Duygularımın yoğunluğu göz önüne alındığında, şapkamı çıkarıp selam vermenin saygısızlık olacağını fark ettim; amcam, kendimi ona sadece basit bir nezaket göstermekle yükümlü zannettiğimi düşünebilirdi. Bu yetersiz hareketi yapmamaya karar verdim ve başımı diğer yana çevirdim. Amcam, annemle babamın direktiflerine uyduğumu zannetti ve onları hiç affetmedi, uzun yıllar sonra ölünceye kadar hiçbirimiz onu bir daha görmedik.
İşte bu nedenledir ki Adolphe amcamın artık kapalı duran oturma odasına girmeden arka mutfağın çevresinde biraz vakit geçirdikten sonra, Françoise dışarı çıkıp, “Kahve servisiyle yukarı sıcak su çıkarma işini bulaşıkçı kıza devrettikten sonra Madam Octave’ın yanına gitmem gerek.” dediğinde içeri girmeye karar verip doğrudan odama, kitap okumaya çıkardım. Cisimleştiği geçici biçimler arasında bir devamlılık sağlayan ve kendisine bir çeşit kimlik kazandıran değişmez görevleri yerine getirmekle yükümlü bulaşıkçı kız, bir tüzel kişi, bir kurumdu; çünkü en az yılda bir defa değişirdi. Devamlı kuşkonmaz yediğimiz yıl, çoğunlukla kuşkonmazları ayıklamakla görevli olan bulaşıkçı kız zavallı, hastalıklı bir kızdı; biz Paskalya’da Combray’ye gittiğimizde hamileliğinin oldukça ileri bir dönemindeydi; Françoise’ın, evin içinde de dışında da kızın bunca iş yapmasına izin vermesini şaşkınlıkla karşılıyorduk çünkü gün geçtikçe büyüyen, mucizevi biçimiyle iş gömleğinin altından kendini belli eden o gizemli sepeti önünde taşırken zorlanmaya başlamıştı bile. Bu iş gömleği, M. Swann’ın bana armağan ettiği fotoğraflarda gördüğüm, Giotto’nun bazı sembolik figürlerinin kaftanlarını andırırdı. Bu benzerliğe dikkat çeken de bizzat M. Swann’ın kendisiydi, bize bulaşıkçı kızdan haber soracağı zaman, “Giotto’nun Merhameti nasıl?” derdi. Hamilelik yüzünden zaten yüzü dahi şişmanlamış olan, yanakları dümdüz inerek bir kare oluşturan zavallı kızın kendisi de Arena’daki, erdemlerin kişileştirmeleri olan güçlü kuvvetli, erkeksi bakirelere, daha doğrusu anaç kadınlara çok benzerdi aslında. Padova’daki “Erdemler ve Kötülükler”in, bulaşıkçı kıza bir başka açıdan da benzediğini şimdi anlıyorum. Nasıl ki bu kız, sembolün güzelliği ve ruhu yüzünde hiçbir şekilde ifade bulmadan, onun anlamını kavramadan, silüetini şişiren bu sembolü sıradan, ağır bir yükmüş gibi karnında taşıyorsa aynı şekilde bir kopyası Combray’deki çalışma odamın duvarında asılı olan, Arena’da “Caritas”17 adı altında boy gösteren güçlü kuvvetli ev kadını da bu erdemi hiç aklından geçmemiş gibi, kanlı canlı, bayağı yüzünde merhamet kavramı asla ifade bulmamış gibi temsil eder. Ressamın güzel bir buluşuyla dünya nimetlerini ayaklar altına almıştır ama tıpkı suyunu çıkarmak üzere üzüm çiğnemiş, daha doğrusu yükselmek için çuvalların üzerine çıkmış gibidir; alev alev yanan yüreğini Tanrı’ya sunuşu, tabiri caizse “uzatıverişi” ise bir aşçının bodrumun hava deliğinden zemin kat penceresindeki birine bir tirbuşonu uzatıverişi gibidir. Kıskançlık figürüne gelirsek, belli bir kıskançlık ifadesi daha ön planda gibidir. Ama bu freskte de sembol o kadar çok yer tutar ve o kadar gerçekçidir ki Kıskançlığın dudaklarında tıslayan yılan o kadar iridir ve sonuna kadar açılmış ağzını öylesine doldurur ki freskin yüzündeki kaslar yılanı tutabilmek için balon şişiren bir çocuğun kasları gibi gergindir ve Kıskançlığın bütün dikkati -bu arada bizimki de- dudak hareketinde yoğunlaşmış olduğundan kıskanç düşüncelere ayıracak vakti yoktur.
M. Swann’ın Giotto’nun bu figürlerine duyduğu tüm bu büyük hayranlığına rağmen, getirdiği kopyaların asılı olduğu çalışma odamızdaki bu merhametsiz Merhameti, bir tıp kitabında bulunan, dildeki bir tümörün veya ameliyat aracının gırtlağı veya küçük dili sıkıştırmasını gösteren bir levhayı çağrıştıran bu Kıskançlığı, sıradan, muntazam ve grimsi yüzüyle Combray’de kilisede gördüğüm ve birçoğu Haksızlığın yedek kuvvetlerine mensup, sofu, ruhsuz birtakım burjuva güzellerini andıran bu Adaleti düşünmekten uzun bir süre hiçbir keyif alamadım. Ama epey sonra, bu fresklerin çarpıcı garipliğinin, kendine has güzelliğinin, sembollere bu kadar geniş yer ayrılmasından kaynaklandığını; sembolün, simgelenen düşünce ifade edilmediğine göre bir sembol olarak değil de bir gerçeklik, fiilen yaşanan veya maddeten kullanılabilir bir şey olarak temsil edilmesinin esere daha gerçek, daha belirgin bir anlam kazandırdığını, mesajını daha somut, daha çarpıcı kıldığını fark ettim. Zavallı bulaşıkçı kıza baktığımızda da tüm dikkatimiz sürekli olarak ağırlığını zor taşıdığı karnına odaklanıyordu; aynı şekilde, can çekişen kimselerin dikkatinin de ölümün kendilerine sunduğu, acımasızca hissettirdiği somut, sancılı, karanlık, organik yanına, ölüm dediğimiz kavramdansa kendilerini ezen ağır bir yüke, nefes darlığına, susuzluğa benzeyen yüzüne çevrili oluşu gibi.
Padova’daki “Erdemler ve Kötülükler” bana hamile hizmetçimiz kadar canlı, hizmetçimiz de neredeyse onlar kadar alegorik geldiğine göre bu demek oluyor ki yeteri kadar gerçeklik içeriyorlardı. Ve belki de bir insanın ruhunun, kendinde tezahür eden erdemle (en azından görünürdeki) bu bağlantısızlığı, estetik değerinin dışında, psikolojik olmasa da hiç değilse fizyonomik bir gerçekliğe sahiptir. Daha sonra, hayatım boyunca -manastırlarda örneğin- karşılaşma şansı bulduğum, hayata geçirilmiş merhametin gerçek bir azize sayılabilecek canlı timsalleri, genellikle işi başından aşkın cerrahların mutlu, gerçekçi, umursamaz ve katı tavrına, acı çeken insan karşısında hiçbir merhamet, hiçbir şefkate gereksinim duymayan, incitmekten korkmayan, yani gerçek iyiliğin, sevecenlikten uzak, sevimsiz ve asil çehresine sahiptiler.
Bulaşıkçı kız -Hatanın oluşturduğu tezat sayesinde, Doğruluğun üstünlüğünü daha da çarpıcı kılması gibi, istemeden Françoise’ın üstünlüğünün altını çizerek- anneme göre sadece bir sıcak sudan ibaret olan kahveyi servis edip hemen ardından hafif ılımış sıcak suyu odamıza çıkardığı esnada ben, neredeyse kapalı duran panjurların ardındaki öğle sonrası güneşine karşın, saydam, kırılgan, titreşen serinliğini koruyan, ahşapla camın arasına konmuş bir kelebek gibi bir köşede hareketsiz duran bir ışık hüzmesinin sarı kanatlarını panjurların arasından geçirmeyi başardığı odamda, elimde bir kitapla yatağıma uzanmış olurdum. Kitap okuyamayacak kadar cılız olurdu içerideki ışık, güneşin parlak ışığını sadece La Cure Sokağı’nda (Françoise, halamın “dinlenmediğini” bu nedenle gürültü edilebileceğini bildirdikten sonra) Camus’nün tozlu kasalara vuruşuyla, sıcak havalara özgü, titreşimli atmosferde çınlayan, uzaklarda uçuşan kızıl yıldızlara benzeyen bu vuruşlarla ve bir de karşımda, âdeta yaz mevsiminin oda müziğini icra ederek küçük bir konser veren sineklerle hissederdim; ki bu müzik yazın tesadüfen dinlenen, daha sonra da bize dinlendiği o mevsimi hatırlatan insanların müziğinden farklı bir şekilde çağrıştırır yazı; bu müzikle yaz arasındaki bağ daha kaçınılmazdır; sıcak günlerden doğup ancak yine o sıcak günlerde yeniden canlanan bu müzik, bu günlerin ruhunu barındırır içinde ve sadece hafızamızdaki hayalini harekete geçirmekle kalmaz, aynı zamanda dönüşünü, somut, yanı başımızdaki, her an ulaşılabilir etkin varlığını doğrular.
Odamdaki bu belli belirsiz serinliğin sokaktaki gün ışığıyla ilişkisi, gölgenin ışıkla olan ilişkisi gibiydi, yani onun kadar parlaktı, dışarıda geziyor olsam duyularımın ancak bir kısmının keyfine varabileceği yazın eksiksiz manzarasını sunardı hayal gücüme; böylece (kitaplarımda anlatılan heyecanlı maceralar sayesinde) akan suyun içinde sabit duran bir el gibi, bir hareket selinin sarsıntısını ve canlılığını taşıyan dinlenmeme harika bir uyum sağlardı.
Yine de büyükannem, sıcak hava bozmuş, kapanmış veya bir fırtına bastırmışsa dahi dışarı çıkmam için bana yalvarırdı. Bense okumayı bırakmak istemediğim için, okumama en azından bahçede devam etmeye gider, kestane ağacının altındaki hasır ve bezden yapılma küçük çardağın kuytusuna, aileyi ziyarete gelebilecek kişilerin gözlerinden saklanabileceğimi düşündüğüm bir yere otururdum.
Ve zihnim de dışarıda neler olup bittiğini seyrederken bile derinliklerine gömülüp orada kalabileceğimi hissettiğim bir başka sığınak gibi değil miydi? Dışarıda bir nesne gördüğümde gördüğümün bilinci nesneyle benim aramda sıkışıp kalır, etrafını maddesine doğrudan dokunmamı engelleyen ince bir manevi şeritle çevrelerdi; tıpkı ıslak bir nesneye yaklaştırılan akkor hâlindeki bir nesnenin önünde daima bir buharlaşma kuşağı oluşturarak ıslaklığa değmediği gibi, gördüğüm nesnenin maddesi de daha ben onunla temas etmeden âdeta buharlaşırdı. Kitap okurken bilincim farklı durumların hepsini aynı anda, alacalı bir ekran gibi sergilerdi; benliğimin en kuytu köşelerinde saklı özlemlerden bahçenin sonunda gördüğüm, tamamen dışsal olan ufuk çizgisine kadar uzanan bu farklı durumlar arasında en öncelikli, en çok bana ait olanı, hareket hâlindeki bir kontrol düğmesi gibi her şeyi yöneten güdü, okumakta olduğum kitabın felsefi zenginliğine, güzelliğine olan inancım ve hangi kitabı okuyor olursam olayım, bu zenginliği, bu güzelliği kendime mal etme isteğimdi. Okuduğum kitabı, Combray’de, eve çok uzak olduğu için Françoise’ın Camus kadar sık alışveriş etmediği ama kırtasiye ve kitap bakımından daha zengin olan Borange bakkaliyesinden, onu ilk kez dükkânın bir katedral kapısından daha gizemli, düşüncelerle daha fazla donatılmış kapısının iki kanadını kaplayan broşürler ve fasiküller mozaiği içinde, iplerle tutturulmuş hâlde görerek almış olsam bile kitabı satın almamın asıl sebebi, benim biraz sezdiğim biraz da anlaşılmaz bulduğum gerçeğin ve güzelliğin sırrını, yani keşfi bütün düşüncelerimin bulanık ama sabit hedefini oluşturan sırrı çözmüş biri gibi gördüğüm bir öğretmenimin veya bir arkadaşımın tavsiyesi olmasıydı.
Okumam süresince, içeriden dışarıya, gerçeğin keşfine doğru durmak bilmeyen bir hareket hâlindeki bu temel inançtan sonra, benim de bir parçası olduğum olaylar zincirinin yaşattığı duygular gelirdi, çünkü bu öğleden sonraları, çoğunlukla bir ömür boyu yaşananlardan çok daha fazla dramatik olaylarla dolu olurdu. Bu olaylar, okuduğum kitapta süregelen olaylardı; ve evet, Françoise’ın da dediği gibi, kitapta olayların etkilediği kişiler “gerçek” değildi. Ama gerçek bir kişinin mutluluğunun veya şanssızlığının bizde yarattığı bütün duygular, bu mutluluğun veya şanssızlığın sureti aracılığıyla tezahür eder ancak tarihteki ilk romanın yaratımı, duygu mekanizmamızda bu suretin zorunlu tek unsur olduğunu ve dolayısıyla gerçek kişileri bütünüyle ve açıkça ortadan kaldıran bir sadeleştirmenin belirleyici bir gelişme olacağını anlamaktan ibaretti. Gerçek bir insan, kendisine ne kadar derin bir sempati duysak da büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır, bu demek oluyor ki saydam değildir, duyarlılığımıza taşıyamayacağı yükler bindirir. Başına bir kötülük geldiğinde kafamızda onunla ilgili sahip olduğumuz bütünsel algının sadece küçük bir bölümü çerçevesinde duygulanabiliriz; üstelik o da kendisine ilişkin bütünsel algısının sadece küçük bir bölümü çerçevesinde duygulanabilir. Romancının buluşu, ruhun nüfuz edemediği bu kısımların yerine eşit miktarda manevi, yani ruhumuzun özümseyebileceği unsur koymaktı. Bu noktadan itibaren, bu yeni türdeki varlıkların eylemlerinin, duygularının, biz onları kendimize mal ettiğimize, artık içimizde oluştuklarına, biz hararetle kitabın sayfalarını çevirirken nefes alıp verişimizi, bakışlarımızın yoğunluğunu onlar belirlediğine göre, bize gerçek gibi görünmesinin ne önemi var? Romancı bir kez olsun bizi bu duruma soktuktan sonra, yani bütün duyguların tamamen içsel durumlardaki gibi on kat arttığı, kitabının bizi uyurken gördüklerimizden daha açık seçik, hatırası daha uzun sürecek bir rüya misali karman çorman edeceği bir duruma soktuktan sonra, bir saat boyunca, gerçek hayatta sadece birkaçının yaşanması bile yıllar alacak ve en yoğun olanları, ortaya çıkışlarındaki yavaşlıktan dolayı algılanamayacak, bu nedenle de asla görünürlük kazanamayacak bütün muhtemel mutlulukları ve şanssızlıkları bir tokat gibi çarpar suratımıza (Kalbimiz de böyle değişimler geçirir hayatta ve en acısı da budur; ne yazık ki biz bunu kitaptan tanırız, hayalimizden: Oysaki gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı doğa olayları gibi o kadar yavaş gerçekleşir ki kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini gözlemleyebiliriz ancak buna karşın aynı değişim duygusunu yaşamayız.).
Roman kahramanlarının hayatlarının ardından, romanın bedenimle daha az bütünleşen, yarı yarıya önümde uzanan dekoru gelirdi; olayların geçtiği yerlerin görünümü, başımı kitaptan kaldırdığımda gözlerimin önünde uzanan manzaradan çok daha büyük bir etki uyandırırdı düşüncelerim üzerinde. İşte bu sebepledir ki iki yaz boyunca, Combray’deki bahçenin kızgın sıcağında, o sıralar okuduğum kitap yüzünden, bıçkıhanelerle dolu, duru suların dibinde, tere öbeklerinin altında tahta parçalarının çürüdüğü, az ileride, alçak duvarlar boyunca salkım salkım allı morlu çiçeklerin açtığı, ırmaklarla sulanan, tepelik bir ülkenin özlemiyle dolup taştım. Beni seven bir kadının hayali düşlerimde hâlâ canlı olduğu için de o iki yaz boyunca, akan duru suların serinliği bu hayalimi besledi durdu; zihnimde düşlediğim kadın kim olursa olsun, allı morlu çiçek salkımları, tamamlayıcı renkler gibi hemen iki yanından fışkırırdı.
Bunun tek nedeni, hayalini kurduğumuz bir suretin düşlerimizde onu tesadüfen kuşatan yabancı renklerin yansımaları tarafından her daim damgalanması, süslenmesi, bu renklerden yararlanması değildi; çünkü okuduğum kitaplardaki manzaralar, Combray’nin gözlerimin önüne serdiği görüntülerden yalnızca daha canlı olmakla kalmıyorlar, diğer yandan da Combray görüntüleriyle bir benzerlik gösteriyorlardı. Bu manzaralar yazarın tercihi olduklarından ve ben yazarın sözlerine, birer vahiymiş gibi sorgusuz sualsiz inandığımdan Tabiat’ın derinlemesine incelenmeye değer, gerçek birer parçası gibi gelirlerdi bana; oysaki içinde bulunduğum manzara, özellikle de bahçemiz, büyükannemin küçümsediği bahçıvanın kuralcı hayal gücünün prestij yoksunu bir ürünü olan bahçemiz, hiçbir zaman asla aynı izlenimi bırakmazdı bende.
Ben bir kitabı okurken annemle babam tasvir edilen yerleri gidip görmeme izin verselerdi, gerçeğin keşfinde paha biçilemez bir adım atmış olduğuma inanacaktım. Çünkü kendimizi her daim ruhumuz tarafından çevrelenmiş gibi hissetsek de bu ruh durağan bir hapishane değildir: Daha ziyade, ruhumuzu aşmak, dışarıya ulaşmak için sürekli hamleler yaparak onunla birlikte, bir hayal kırıklığı içinde sürüklenir, çevremizde hep dışarıdan bir yankı değil de içsel bir titreşimin yankısı olan ve hiç değişmeyen bu tınıyı işitir gibiyizdir. Nesnelerde ruhumuzun onlara aksettirdiği, kendilerine değer kazandıran yansımayı bulmaya çalışırız; doğada nesnelerin, zihnimizde birtakım fikirlerle yan yana bulunmalarına borçlu oldukları sihirden yoksun olduklarını fark ettiğimizde hayal kırıklığına uğrarız; bazen de ruhun bütün gücünü, dışımızda olduklarını ve kendilerine asla ulaşamayacağımızı açıkça hissettiğimiz insanları etkilemek için, yetenek ve ihtişama dönüştürürüz. Böylelikle, sevdiğim kadını, her zaman için, etrafı o sıralarda görmeyi en çok arzu ettiğim yerlerle çevrili olarak hayal etmem, bu yerleri bana onun gezdirmesini, bilinmeyen bir dünyanın kapılarını bana onun açmasını istemem, basit ve tesadüfi bir zihinsel çağrışım değildi; hayır, yolculuk ve aşk hayallerim, tek bir kuvvet hâlinde fışkıran ve yönü değişmeyen bütün yaşama gücümün -bugün sedefli ve görünürde kıpırtısız bir fıskiyeden değişik yüksekliklerde kesitler alırmışçasına yapay olarak ayırdığım- farklı anlarından ibaretti yalnızca. Nihayetinde, zihnimde aynı anda ve yan yana gelişen durumları içeriden dışarıya, onları kuşatan gerçek ufka kadar izlemeye devam ederek rahat rahat oturmanın, havadaki güzel kokuyu duyumsamanın, ziyaretçiler tarafından rahatsız edilmemenin, Saint-Hilaire’in çanı çaldığında, öğleden sonra tükenmiş olan saatlerinin tek tek geçişini fark etmenin, son çan sesiyle birlikte saatlerin toplamını hesaplayıp ardından gelen uzun sessizlikle, mavi gökyüzünde bir bölgenin açılışını, Françoise’ın hazırlamakta olduğu, kitabın kahramanıyla beraber yaşadığım yorgunlukları giderecek olan lezzetli akşam yemeğine kadar okumayı sürdürmemi sağlayacak olan bölgenin açılışını görmenin hazzı gibi başka türden hazlar keşfediyorum. Her saat başında, sanki bir önceki saati haber veren çan çalalı henüz birkaç dakika geçmiş gibi gelirdi bana; son çalan saat gökyüzünde bir öncekinin hemen yanına yerleşirdi, bense bu iki yaldızlı işaretin arasındaki küçük mavi yay parçasına altmış dakikanın sığmasına inanamazdım. Bazen bu vakitsiz çan, bir önceki saati haber veren çandan iki kez daha fazla çalardı; yani arada benim duymadığım bir saat daha olurdu ve gerçekleşen bir olay benim için gerçekleşmemiş sayılırdı; derin bir uyku gibi büyülü olan okuma zevki sanrılar içindeki kulağımı kandırır, sessizliğin gök mavisi yüzeyinden yaldızlı çan sesini silerdi. Combray’deki bahçede, kestane ağaçlarının altında geçen, kendi hayatımın sıradan olaylarını özenle ayıklayıp yerine pınarların suladığı bir ülkenin ortasında, garip maceralar ve özlemlerle dolu bir hayatı koyduğum güzel pazar öğleden sonraları, sizi düşündüğümde bana hâlâ o hayatı hatırlatırsınız ve hatta o hayatı sessiz, titreşimli, hoş kokulu, berrak saatlerinizin birbirini izleyen, ağır ağır değişen, yaprakların süslediği billuruyla yavaş yavaş kuşatıp sardığınız için -ben okumaya devam ederken ve günün sıcaklığı giderek azalırken- içinizde saklarsınız.
Bazen, öğle sonrasının ortalarına doğru, bahçıvanın kızı, deli gibi koşup yoluna çıkan bir portakal fidanını devirir, parmağını keser, dişini kırar, Françoise’la ben koşup bakalım, neler olduğunu kaçırmayalım diye, “Geldiler, geldiler!” diye bağırarak okumamı bölerdi. Bunlar, askerî birliklerin garnizon manevralarından ötürü Combray’yi baştan başa katettiği ve genellikle de Sainte-Hildegarde Sokağı’ndan geçtiği günlerdi. Hizmetkârlarımız, parmaklığın önünde sıraya dizilmiş şekilde sandalyelerde oturup pazar gezmesine çıkmış Combray sakinlerini seyreder ve kendilerini onlara gösterirken bahçıvanın kızı La Gare Caddesi’nde çok uzaktan görünen iki evin arasındaki açıklıktan miğferlerin parıltısını seçerdi. Hizmetkârlar, alelacele sandalyelerini içeri alırlardı çünkü zırhlı süvariler Sainte-Hildegarde Sokağı’ndan geçerken sokaktaki bütün boşlukları doldurur, dörtnala ilerleyen atlar yatağına sığamayan, azgın bir akarsuyun kenarlarına taşması gibi, kaldırımları kaplayarak neredeyse evlere sürtünürlerdi.
“Zavallı çocuklar!” derdi Françoise parmaklığın önüne yeni gelmiş olmasına rağmen gözyaşlarına boğulmuş hâlde. “Bu zavallı gençleri çimen gibi biçeceklerini düşündükçe yüreğim sızlıyor.” diye ekledi elini sızlayan yüreğine bastırarak.
“Gençlerin hayatı ciddiye almadıklarını görmek ne kadar da güzel, öyle değil mi Françoise?” derdi bahçıvan da ortalığı “kızıştırmak” için.
Sözleri boşa gitmezdi:
“Hayatı ciddiye almamak mı? Peki hayatı ciddiye almayacaksak neyi ciddiye alacağız? Hayat yüce Tanrı’nın ikinci kez bahşetmeyeceği tek hediyesidir, Ah, Tanrı’m! Ama doğru, önemsemiyorlar! Ben 70’te gördüm onları; bu lanet olası savaşlarda ölümden korkuları uçup gidiyor; bunun delilikten hiçbir farkı yok, sonra da ciğeri beş para etmez serserilere dönüyorlar, insanlıktan çıkıp aslan kesiliyorlar.” (Françoise için, bir insanı, s harfinin üstüne basa basa telaffuz ettiği aslana benzetmek, asla onu yüceltici bir şey değildi.)
Saite-Hildegarde Sokağı’nın dönemecine kadar olan mesafe çok kısa olduğundan güneşte parlayarak hızla ilerleyen yeni miğferlerin gelişi daima La Gare Caddesi’ndeki o iki evin arasından görülürdü. Bahçıvan daha gelecek çok asker olup olmadığını merak ederdi; kızgın güneş susatırdı onu. Bu durumda kızı hemen, kuşatma altındaymış gibi fırlayarak bir çıkış yapar, sokağın köşesine ulaşır ve yüz kere ölüm tehlikesi atlattıktan sonra, bir sürahi meyan kökü şerbetiyle birlikte geri döner, Thiberzy ve Méséglise tarafından, aralıksız saflar hâlinde en az bin kişinin geldiği haberini getirirdi. Artık uzlaşmış olan Françoise ve bahçıvan, savaş hâlinde benimsenecek tutumu tartışırlardı.
“Görüyorsun Françoise…” derdi bahçıvan, “Devrim en iyisi, çünkü devrim ilan edilirse bir tek gönüllüler savaşa katılır.”