Читайте только на Литрес

Kitap dosya olarak indirilemez ancak uygulamamız üzerinden veya online olarak web sitemizden okunabilir.

Kitabı oku: «Anar'ın Dünyası», sayfa 3

Yazı tipi:

ÜÇÜNÜN YALNIZLIĞI


Edebi eleştirinin edebi eserlere veya herhangi bir sanatçının yazarlığına tamamen yaklaşmasının temel anahtarı tarihtir. Tarih yazarının, şairin hayatını, hayatını geçirdiği muhiti öğrenmeden, bilmeden eseri tarafsız değerlendirmesi mümkün değildir. Bunun için birçok eserin asıl değerlerinin kenarda bırakılarak bugünün gözüyle araştırılması bilgisizlikten gelen gülünç mülahazalar ortaya çıkarır. Çünkü eleştirinin asıl vazifesi, ilk önce yaratıldığı tarihi gerçeği ortaya çıkarmak, okuyucu da devir hakkında gerçek tasavvurlar yaratmaktır. Fakat devrin, zamanın sadece konusuna veya oradan belirtilen sözcüklere, terimlere, uslübün tesiri değil, başlı başına sanatçının kendisinin karakterine ve şöyle de söylenilebilir, ruhunun yansıması zor ve derin bir meseledir. Örneğin nasıl olur da aynı tarihi şartlarda doğmuş aynı şartlarda yaşamış yetenekli iki sanatçı aynı hadiseye ve konuya farklı yaklaşabilir?! Bu sadece insan olarak farklılıklaradan mı gelir veya ortaya çıkanları herkesin başka türlü kavramasından mı hissetmesinden mi bilinmiyor! Elbette bu söylediğim zor meseleler sadece edebiyatın değil felsefenin de psikolojinin de araştırma konususudur. Fakat bazen aynı şairin veya yazarın yaratıcılığındaki bir duygunun, ruhun çeşitli ifadelerini görsen de bu sorunun cevabını yine sanatçının hayatında aramalısın.

….Azerbaycan edebiyatı tarihinde yeri bulunan, yazdıkları eserlerle geniş okuyucu kitlesinin sevgisini, ilgidini kazanmış üç sanatçı, Resul Rıza, Nigar Refibeyli, Anar! Bu üç sanaçıyı birleştiren sadece aile değil, sanattır, edebiyattır. Bazen onların yazarlığında benzer hislerin farklı ifadesini görünce yine de muhiti, şartları düşünür, anahtarı ararsın. Anar’ın yaratıcılığında ilk gençlik yıllarından beri yazdığı, denilebilir ki bütün eserlerinde yalnızlık mevzusuna rastlanır. Yazarın şahsi arşivinden aldığım hiç yayımlanmamış hatta daha çocukken yazdığı hikâyelerde de bu ruh hissedildiğinde çocukça düşüncelerle kaleme aldığı sade konulardan içerisinde de insanın yalnızlığının ifade edildiğini de gördüğünde şaşırmıyorsun.Çoğuna göre şanslı, bahtı açıkbiri sayılan “ak gömlek’le doğmuş yazarın yalnızlık konusunu neden, hangi sebeple bu kadar düşünmüş?! Belki de sorunun cevabı ailededir, ana babanın hayatında, yazarlığındadır. İşte insan yaşadıkça sadece kendisinin değil anne babalarının tecrübelerini de kendine mal eder. Çocuklukta yaşadıkların veya gördüklerin veya ailenden işittiklerin sanki kendinin yaşadıklarına, hatıralarına döner. Anar’ın anne ve babasının, Resul Rıza ve Nigar Refibeyli’nin yalnızlık konusunu yazması veya yalnızlık hisisi yaratan terbiye usulleri son derece tabi görülür. Resul Rıza, Han soyundandır. Gökçaylı Mehmet’in soyundan, Nigar Refibeyli Genceli Hudadat Bey’in kızıdır. Bu kısa biyografik bilgi Sovyet Hükümeti kurulmamış olsaydı bugün başka türlü anlam bulur, kavranırdı. Fakat Sovyet Hükümeti’nin Azerbaycan’da kurulması bu, han kelimeleri düşman sözüyle eş anlamlı sayılıyorsa halk düşmanı baba, Türkiye’de yaşayan kardeş (Nigar Refibeyli’nin babası Hudadat Bey “halk düşmanı” suçlamasıyla kurşuna dizilmiş, kardeşi Kamil ise Türkiye’te göçmüştü.) gibi biyografik detaylar da onun için tehlikeliyse de düşüncelerini, arzularını, hayallerini açıkça konuşmak anlatmak korkutuyorsa, bugün sorulduğunda ekmek kesen birinin yonca (yonca, o dönemde hafiye haberci manasında kullanılan bir jargondur) olduğunu öğrenirsen içine kapanmaktan, küçük, ufacık dar, çevrende yaşamaktan başka yol kalmaz. Bu kısıtlılık belki de tabiatın her insana verdiği, her insanın içindeki yalnızlık duygusunu ortaya çıkarıp şiddetlendirir. Resul Rıza kendisinin “Sıkıntı” şiirinde bu hissi doğrudan ifade eder:

 
Uzun yıllar sıktı beni:
Kâh çizmelerim-
Bazen uzunu, bazen eni ile,
Kâh geçip giden bir teessüfüm,
Kâh ümidim yeni ile,
Kâh dünyanın derdi, gamı sıktı beni,
Kâh çoraplarımın boğazı.
Kâh alçak bulutların kalın perdesi,
Kâh bir nadan kaleminden
Dökülen yazı.
 

Şairin bu şiirinde sıkılma kendiliğinden ortaya çıkan, bu sıkıntıyı, yalnızlığı hissetmektir. Ama bu Ezop tarzında tasvir edilmiş sıkıntı hiç şüphesiz ayakkabının yarattığı sıkıntı değil, muhitin koymuş olduğu yasakların, çerçevelerin sembolüdür. Dün, gerçekten han soyundan olmakla övünen, büyük arzularla şehre gelen yetenekli bir gencin birdenbire bu çevreye sınırların içine sığması ne kadar zordur… Çünkü çocukluktan, yeniyetmelikten beklentileri, istekleri değişmişti. Enver Memmedhanlı “İki ömrün Işığı” kitabının ön sözünde şöyle yazar:

Çocukluk yıllarımızın en büyük arzusunu hatırlanmaya çalıştığımda hafızamda kalan şuydu: Bizim en büyük arzumuz seyahat etmekti. Bir keresinde Gökçay’ın üst tarafındaki Boz Dağ’a yemliki turşeng 5 , quşeppe 6 toplamaya gittiğimizde bir tepenin başından uzaklara bakarken Resul bana “hiç kimseye söyleme, yakında evden kaçarız, başımızı alıp gider, bütün dünyayı gezeriz demişti”

Başını alıp gitmek, bütün dünyayı gezmek arzusundaki bir gencin şiirde belirtiği gibi sıkılması, sınırlar içine girmesi, yalnızlık, kimsesizlik hislerine tesir etmeyebilirdi. Aynı zamanda şairin birçok şiirinde satır altında ifade ettiği biçimde, geçmişinin daha doğrusu han soyuna mensup olmanın yarattığı baskılar, maniler de diğer yandan:

 
Heyhat!
Yine geldi kemikler,
Kemikler bentlendi.
Kemikler kementlendi,
Kemikler
Bırakmadı ileri.
Sonra neler oldu neler!…
Buz dağları gibi sıktı beni
Hayat adlı, ömür adlı mengeneler,
 
(Resul Rıza Toprak Olmuş Kemikler)

İster “Sıkıntı” isterse de “Toprak Olmuş Kemikler” şiirlerindeki keder, acı, hayatın kuralıdır, dersek yanılmayız. Ömür boyu “Toprak Olmuş Kemikler”in (Yani ölmüş akrabalar) cevabını, hesabını vermek, “nadan kaleminden dökülen” yazılardan sıkılmak” “buz dağları gibi sıkan, ömür adlı mengeneler”in içinde yaşamak vs. Fakat Nigar Refibeyli ve Resul Rıza için bütün bunlar -sıkıntılar, korkular- sonradan oluşmuşsa da, Anar bunların arasında dünyaya gelmiştir. Gözünü açtığında çevresi, hayatı, insanları bu durumda görmüştür. Belki de bunun için Anar’ın yazılarında bütün bu konular daha tabi, yani bir şekilde hayatın kanunu olarak ifade edilir. Yalnızlık insanın tabi hâlidir. Anar’a göre insan başkalarına benzemiyorsa sessizce kendine dönerek de yaşayabilir ve sıkıntı, korkular hayatın bir parçasıdır, dert değil, şikâyet konusu değildir. Bir yandan boşalan dünya, diğer yandan dolar. “O gecenin sabahı” hikâyesinde olduğu kimi. Her gece endişe içinde komşu kapılarının dövülmesini dinleyen komşular, daha doğrusu, 1937 yılının “sakinleri” yeni bir bebeğin dünyaya gelmesini de birinin gitmesi biçiminde yanlış algılarlar:

“Murat:

-Kötü niyetli olmayın, dedi. Cankurtarandı, Feride’yi doğumevine götürdük. Bu gece oğlum oldu.

Tavus elini alnına vurdu, Aaaa, yaaa, dedi. Tamamen unutmuşum. Feride, doğru karnı burnunda geziyordu.

Züleyha:

– Gerçekten yaa, hiç aklımıza gelmedi, dedi. Allah korusun. Allah ömürler versin. Anasıyla, babasıyla.

Civanşir nedense sarardı. Acele sigara çıkardı. Sakine nedense kızardı. Başını aşağı indirdi.

Takırtı işitildi, fırça Beşir’in elinden kayarak düştü.

Surhay:

“Gözün aydın, tebrik ederiz” dedi ve acele çıkıp gitti.”

Yazar kendisinin de belirttiği gibi, halkın hafızasına tek renk kazınmış olan, tarihe farklı bakış açısıyla bakar, yalnızca günahsız insanların katledilmesine değil, yeni insanın doğumuna da dikkat çeker. Aslında burada da sembol vardır. Yazar sadece güzel veya sadece kötü düşünceler taşımanın tabi olmadığına dikkati çeker. Yalnızca bu detay, yani sadece iyinin değil kötünün de varlığı veya tam tersi sadece kötünün değil, iyinin de varlığı (İster zamanda, ister çevrede, isterse de insan karekterinde ) Anar yaratıcılığının asıl dikkati çeken taraflarından biridir. Yalnızlığın kendisi de bu eserlerde tek bir mana ile ifade edilmez. Bu konuda “ İyidir, kötüdür”, ”doğrudur, yanlıştır”, “üstünlüktür-anlaşmazlıktır” gibi müspet bir fikri söylemelidir. Fakat Resul Rıza’nın şiiirlerinde yalnızlık, kimsesizlik ne kadar gizliyse ima ile verilirse bile, gerçekte muhitle ve bazı olaylarla ilgilidir. Bu insanın tabi hâli, kaçınılmaz talihi değildir. Şair “Genç İşçide” adlı şiirinde kaybettiği dostlarından ve kendi yalnızlığından bahseder:

 
Şimdi sen yok,
Müşfik yok,
Mikayil yok,
Faruk yok,
Samed yok,
Eli Nazim yok, Mehdi yoktur.
Yalnızca, nasıl döneyim o günlere,
Nasıl geçeyim o yolu?
 

Şairin şiirinde yalnızlığı yaratanın sadece dostlarını kaybetmesi olduğu görülür. Onların varlığı bu kederi kovar, o hatıralara dönüp kendisini mutlu hissetmesine sebep olabilir. Anar nesrinde insan dostları, kardeşleri arasında da yalnız ve kimsesiz olabilir. Yine Resul Rıza’nın meşhur “Kime diyeyim derdimi?! // Dünya dolu insandır” sorusu Daha çok Anar’ın kahramanlarının yalnızlığını ifade eder.

…Ve o kahramanlar bazen kendi yalnızlıklarına tamamen başka, farklı vasıtalarla, denilebilir ki, sadece radyo dinlemek veya tanımadığı bir kişiyle dertleşmekle nokta koyabilirler. Mesela “Ben, Sen, O ve Telefon” hikâyesinin kahramanı Seymur, dostlarının kardeşlerinin arasında yalnızdır. Veya “Ak Liman” povestinin kahramanı Nemet, ailesi, çocukları, zengin bir hayatı, başarılı kariyeri olmasına rağmen yalnızdır, tekdüze, ışığını yitirmiş bir çevrenin içerisinde yalnızdır. Ve bu yalnızlıktan onu ne gürültülü patırtılı aile meclisleri ne de neşeli, sevgili kızları kurtarabilir. Sadece bir telefon, Tehmine’nin telefonu bembeyaz limanda kırmızı gemilerin varlığına inandırır onu:

– İzin verirsen rüyamı anlatayım, sen de onu yor.

– Anlat:

– Ben bu rüyayı sık sık görüyorum. Aynı rüyayı. Biraz önce sen telefon ettiğinde de görüyordum. Deniz sahilinde olduğumu görüyorum. Açık, aydınlık bir gün. Sahil bomboş. Tek başımayım. Yapayalnız. Deniz masmavi. Uzakta, ta uzakta ufuk çizgisi civarında ak bir liman görünüyor ve bu ak limanda kıpkırmızı gemiler durmuş.

– Garip bir rüya. Çok sağol, sevgilim. İyi geceler değil, iyi sabahlar. Affet beni.

– Sen de sağ ol. Dördüncü düğme unutma”

Burada sembol olan “dördüncü düğme” aslında yazarın birçok eserindeki çıkış yoludur. Ya da en azından hafifleştirme yöntemi de sembolik olarak verilir. Nemet Tehmine ile konuştu dördüncü düğmeye basıp tekdüze, ışıksız hayatının küçük bir modeli olan teyp bandını bozdu ve sessizleşti, gidip yattı. O zaman uykusunda ak limanı, kırmızı gemileri de gördü.

Yalnızlığın Resul Rıza ve Anar’ın sanatındaki muhtelf yansımalarını gördükçe, derinine indikçe Nigar Hanım’ın şiirindeki aynı duygular daha zarif ve biraz da hafif gelir insana. Resul Rıza da yalnızlık kendisinin talihi, muhitin sınırları, dost kaybı, aynı zamanda yenilikçiliğinin hiç de daima tek anlamlı bulunmamasıyla, çeşirli saldırılarla, gammazlarla ilgiliyse de Anar’ın belirttiği yalnızlık insanın kendisi ve iç âlemiyse, kendi düşüncelerinden ve başkalarından geliyorsa, Nigar Hanım’ın yalnızlığı ailesiyle, sevdikleriyle ilgiliydi. Genellikle Nigar Refibeyli’nın hayatına ve yazarlığına bakıldığında bu kadının içindeki iyimser ruhu, hayata bağlılığı görürsünüz. Bunun sebebi hayat bütün karmâşıklıkları ve zorluklarıyla da güzel olmasıydı.

 
“Uykuda dünyayla vedalaşıyordum.
Dünya güzeldi, ayrılmak zor.”
 
(Veda)

Şairenin bu güzel dünyasının düzeni, güzelliği, ailesi, sevdikleri, kardeşleridir. Bu manada Nigar Refibeyli Anar’ın kahramanlarından bir hayli farklıdır. O, ailesinin arasında yalnız kalamaz, kendini kardeşleri arasında yalnız hissetmez. Yalnız sevdiğinin uzaklığı veya mahrem bir adamın kaybından doğabilir bu his:

 
“Gittin gecelerimin tatlı uykusunu götürdün
Gönlümün sevinç, ferah duygusunu götürdün
Hasretim, hicranım benim.”
 
(Gittin)

Veya başka bir şiirinde Nigar Hanım şöyle yazar:

 
“Bulut gibi seslenirim,
Yurdumda garip olurum.
Hem sararıp hem solarım
Bir gün seni görmediğimde.
 
(Bir gün seni görmediğimde)

Nigar Refibeyli’nin şiirlerinden aldığım bu mısralardan da açıkça anlaşılıyor ki, onun şiirlerinde yalnızlık, kimsesizlik daha çok geçici bir zamandır, geçici durumdur, birçok zaman hasretle, özlemle ilgilidir. O, yalnızlığı yenmenin, kimsesizliği savurturmanın tek yolu ailesine, sevdiklerine sığınmaktı.

1941 yılında Resul Rıza savaşa gittiğinde Nigar Refibeyli “ Güle Güle”yi yazdı, “Git, sevgilim, uğurlar olsun” dedi ve birçok hasret, ayrılık şiirinde de sadece bu konu üzerinde durdu. Ama şairenin günlüklerinde bu günlere ait notlara bakıldığında onun yalnızca sanatçı olarak değil, bir kadın ve anne olarak da bilgeliğini görürsünüz.

“1 Ocak 1942

Sabah uyandığımda Anar mutlu bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Anar!.. Anar!.. Her derdi bir gülümsemeyle unutturan Anar.”

“23 Ocak 1942

…Akşam o (Resul Rıza-P) giderken evimiz insanlarla doluydu. O, kapıdan çıkarken ben boğazıma bir şey takılmış gibi boğulup kalmıştım. Ağlamak istiyordum. Gözyaşlarımı zorla saklıyordum. O gittikten sonra Anar’ı kucağıma alıp yattım…”

Aslında, çağdaş dünyada yazarlığın, şairliğin göstergelerinden biri de gerçek hayattan uzaklıktır. Orta derecede yeteneği, az çok yazıp çizme kabiliyeti olan biri dünyayı terk etme belirtisi ya da yalnızlık hayalleri ile kendini farklı göstermeye, sanatçı niteliğini ortaya çıkarmaya çalışır. Yazar, şair sanki gerçek hayat sevinçleriyle yaşayamaz, ana baba kaygısı çekmek veya evlat varlığından mutlu olmak onun için önemsiz işlerdir, çünkü o “yazardır, şairdir” ve daha evrensel meseleler hakkında kafa yorar. Bu konuda her üç sanatçının yaratıcılığında yalnızlık, kimsesizlik uydurulmuş, imaj için yaratılmış bir şey değildir. Nigar Hanım’ın yalnızlığı ise sadece kadın yalnızlığıdır. Kiminin kurtuluşu anne sevicinde, sevgili, hanım olarak yârine kavuşmaktır. Sevdiğine “Ömrüm sensiz olmasın, şiirlerim sensiz olmasın…” diyen kadının başka bir isteği de yoktur. Çünkü Nigar Hanım sadece şaire değil, evladının gülüşünden sıkıntısını unutan annedir, eşinin varlığıyla bütün “sıkıntılardan” sınırlardan kurtulan bir kadındır. Ve hatta yaşının, yılların getirdiği ardı arda kayıpların sebep olduğu yalnızlık duygusu da Nigar Refibeyli’nin yaratıcılığında dert olarak değil, şikâyet olarak değil, esefle, sancı olarak ifade edilmiştir. Onun “Refikam Benim”, “Müşkünaz Hanım’ın Aziz Hatırasına”, “Benim Şair Kardeşlerim” vb. şiirleri bu konuda dikkati çeker. Ancak yine de şiirlerinden birinde Nigar Hanım yaşı sebebiyle, hastalıkla ortaya çıkan yalnızlığını kızıyla paylaşır ve teselliyi onda bulduğunu söyler:

 
“Ömrümün hazan çağındayım,
                                      Terane.
Sonbahar bağındayım…
Hatıralı günler
Kızıl kızıl yapraklar gibi dökülür.
Ömrümün çıplak dallarından
Işıklı bir ümit gülüyor.
O sensin Teranem, o sensin…”
 

Şiirin daha ilk mısrasında ömrün hazan vaktinin taşıdığı keder, hasret hissedilir. Ama şaire yine de o sonbahar bağında etkileyici bir ışık görür; Terane’yi, kızını… Bu Nigar Hanım için kadınlığı, anneliği daha çok kaygı ve zorluk değil aksine bütün çıkmazlardan kurtuluştu.

İhtiyarlığın, geride kalmış yılların, hatıraların “getirdiği” yalnızlık Resul Rıza ve Anar yaratıcılığında daha sancılı, daha kederli görülür. Anar nesrinin birçok kahramanı sadece yalnız değil, hem ihtiyarlığın hem de geride kalmış güzel günlerin kederini, kayıpların azabını çeken insanlardır. Mesela, “Dante’nin Anma Töreni”nde Kebirlinski yalnızca kendi “kabında”, muhitinde olmadığı için yalnız değil, hem gençliği, turneleri hem de köy köy gezip oynadığı rolleri (iyi kötü farkı yok) geride kaldığı için yalnızdır. Ya da “Ak Liman” da Sefter dayı ve Memmed Nesir yalnızlığının esas sebebi de ihtiyarlıkla ilgiliydi. Yazar bu insanların yalnızlığını farklı şekillerde ifade eder. Mesela, Memmed Nesir’in karşısına çıkan her insana havada sudan konuşması ve bununla o güzel günlerine geri dönmesi veya kendisiyle tavla oynaması asıl detaydır. Yazar “bir hasır, bir Mehmet Nesir” de acılarını unutmak için yol da gösterir, içkiyi:

“Mehmet Nesir 35 yıldır bu idarede kapıcıydı. Ama üçüncü kadehten sonra editör oluyorum, beşinci kadehten sonra şube müdürü, yedinciden sonra idarenin müdürü oluyorum diyordu. Sonunda da hesabı şaşırıyorum. Fakat bir vakit başkan yardımcısı, sonra başkan olduğumu görüyorum. Sonra Hindistan padişahı. Sonra Allah…”

Anar’ın kalemine özgü mizah, bu meselede de kahramana bir şekilde yardımcı olur. Bazen şaka, hafif, hissedilmeyecek derecede hafif bir ironiyle belirtilen sorunu rahat kavramaya yardım eder. Resul Rıza’nın ise bu meselelere bir hayli ciddi yaklaştığını, buna ihtiyarlığın, yılların getirdiği garipseme duygusunu “Ömür Yolu” şiirinde etkileyici bir vurguyla dile getirdiğini söyleyebiliriz:

 
“Ne sokaklar,
Ne yapraklarında
Damla damla yağmur damlaları, ağaçlar
Yumuşak geceler
Dağınık saçla
Geride kaldı.
Uykulu ela gözler
Dokunaklı sözler
Mihriban yüzler
Geride kaldı.
 

Şair için bütün bu geride kalanlarla beraber hala yaşaması, geleceğe kalanların varlığı bir tesellidir. Ama o kaybedilen sadece gençlik aşkı, yumuşak geceler değildi işte. Dost kayıpları, sevgili yüzlerin geride kalması daha acıydı, dayanılmazdı bazen… Telefon ahizesinden işittiğin uzun bir ses gibi…

 
“Bu adı, bu numarası.
Şimdi bir yokluk var,
Bir sızı,
Bir de kulağımda
Onun hayali sesi.
Durdum, bekledim boşuna.
Bir sessizlik vardı,
Bir de hiç kimse!”
 

Şair, artık hayatta olmayan dostunu arayan ve telefon ahizesinden duyduğu uzun sinyallerden kalbi sızlayan, kendini yalnız hisseden insanın ruh hâlini tasvir etmiş. Aynı Anar’ın “Ak Liman” ındaki telefon rehberini karşısına koyup telefon edecek insan bulamayan Sefter dayının hâline benziyor değil mi?

“Birden acaba birisi telefonuyla kendi numarasını arasa ne olur diye düşündü? Bakalım. Ahizeyi alıp numarayı çevirdi. 4, 1, 5, 2, 0… işte. Hızlı, aralıksız, kesik sinyaller duyulmaya başladı.

– Du, du, … du, du, du…

Sefter dayı:

– Meşgul, konuşuyor,– dedi. Güldü, sonra nedense biraz tutulmuş gibi oldu. Dinlemeye başladı. Bir hayli dinledi. Ahizeden komik, sürekli ses duyuluyordu: du, du, du, du…

– Sanki sonbahar günü damın akıyor

Yine hayatın kanunu, yalnızlığın kaçınılmazlığı, doğallığı öne çıkmış meseledir. Yine yalnızlık sonbahar vakti damın akması kadar sıradan bir iştir. Elbette Anar’a için. Resul Rıza ise “Nasıl böyle sükûtu dinlemeye varır ömrümün günü” diye düşünür.

Anar, Resul Rıza’nın yaratıcılığına hasrettiği “Mücadele Bugün de Var” kitabında şöyle yazar:

“Putlar yıkıldıktan, ideallere inancı kırıldıktan, ilk gençlik yıllarında buldukları birçok hakikat berbat olduktan sonra bu aldanışların acısını yazmak için kader Resul Rıza’ya daha fazla süre verdi. 71 yıllık ömrünün son gününe kadar kalemi elinden bırakmadı, hem kendinin hem çağdaşlarının hem de soydaşlarının, hem cemiyetin, yapının ters, musibetli, azap ve ıstırap dolu yolundan, farklı insanların facialarından, mutsuz talihinden söz eden nice nice eserler yazdı.”

Bence her üç sanatçının yaşadığı, hissettiği acıları, yalnızlığı veya gözlemledikleri haksızlıkları, karşılaştıkları adaletsizlikleri ifade etmek, acılarını hafifletmek için asıl vasıta yazmaktı. Bütün sanatçılarda olduğu gibi sanat gerçeğin ve hayatın zor, ıstıraplı yönlerinden kurtuluştu sadece… Hem işte bütün bu saydıklarım asıl edebiyatın ortaya çıkması için gerekliydi. Resul Rıza “ Akşamlar keder getirse böyle, karanlık gece can sıksa da, yine gereklidir, yine arzu edilendir” der. Sadece bu karanlıkları aydınlatmanın yolunu herkes bir şekilde yapıyor. Resul Rıza’nın, Nigar Refibeyli’nin, Anar’ın ışığı ise kalemlerinden gelir!

Ömrümün Yüz Günü



Şiirlerinin birinde Anar “Yazar hayatının iki vakti var: Yaşama zamanı ve yazma zamanı” der. Bazen bu zamanlar birbirine karışır ve nasılsa bir an gelir ki yazar ne yaşadığını ne yazdığını ayırt edemez.

Yaşananlar yazılmış veya hâli hazırda kaleme alınmış bir esermiş gibi gelir insana, yazılanlar hayat kadar gerçek olur. Bence Anar’ın ömrünün yüz günü ana ve babasını kaybettiği, 1981 yılındaki yüz gün sadece böyle ortak bir zamandır. Yaşamakla yazmanın kesiştiği, birbirini sıkıştırdığı zamandır.

…1981 yılında Anar bütün bu hadiseleri, hisleri, acıyı, kederi, korkuları da yaşaya yaşaya yazıyordu. Kafasında, kalbinde, iç dünyasında yazıyordu. Sonra her şey bitti, tükendi! Ve bir sonraki iki yıl süresince “Sizsiz” hatıra romanını yazarak yeniden yaşadı o yüz günü!

“Sizsiz”i roman olarak da adlandırabiliriz, felsefi inceleme yazısı, anı da ya da mersiye de sayabiliriz. Azerbaycan’ın iki büyük şairi Resul Rıza ve Nigar Refibeyli’nin hayatları, hastalıkları, ölümleri hakkında bir hatıra romanı. Fakat sadece şairler değil, Anar’ın babası ve annesi hakkında…

* * *

“Sizsiz”i felsefi bir inceleme yazısı demem abes değildir. Eserin hemen hemen her cümlesi düşünmek, araştırmak, bir şey anlamak, hissetmek için bir temadır. Romanın esas cevheriyse yazarın ruhudur. “Kalemi kanayan” yazarın yüreği de kan ağlar, bu acı, keder, hüzün çok çok derinlerden gelir… Ve burada yazar ile okuyucuyu yakınlaştıran, kardeş eden yalnızca genel ağrıdır, kederdir. Çünkü herkes er ya da geç bu duyguları yaşar, böyle kayıplardan geçer.

Karakteri içe dönük olan, kendi içinde yaşayan Anar bu eserinde açıkça konuşur, hiçbir şey gizlemez:

“Ama ben bu yazıda sadece herhangi bir yalanı kalemimin dört yanına bırakmayacağım, ne bir şey gizlemek, ne bir konuda susmak, hangi bir sezgininse üstünden geçmek de istemiyorum.”

Dostlarının, kardeşinizin “Sizsiz” hakkındaki sözlerini öğrenince şu fikirlerin belirdiğini görürüz. Ferhat Bedelbeyli’nin dediği gibi “ Sizsiz kitabı başka bir Anar’dan haber verir, iç dünyasını, duygularını, korkularını, okuyucusuyla cömertçe paylaşan Anar’dan kendisini zayıf veya güçlü hissettiği meseleleri çekinmeden itiraf eden yazardan…”

“O bütün varlığıyla, canıyla, kanıyla ana-babasına bağlıydı. Manen, ruhen, psikoloji, profesyonel sanat açısından da bağlıydı, bu anlamda onlar bir bütün varlık gibiydiler. Ölüm daima gafil avlar… Annesinin dünyadan ayrıldığı gün Anar’ı hatırlıyorum… Evet, o başka Anar’dı. Belki, yeni tanıdığım Anar…” bu düşünceler de Ferhat Bedelbeyli’nindir. Bence, “Sizsiz” in yazarı yalnızca dostları, yakınları için değil, bütün okuyucuları için başka Anar’dı; daima samimi, alçak gönüllü, gerçekçi, dürüst ama aynı zamanda da diğer eserlerinde görülmeyen…

“Sizsiz” başka hatıra eserlerinden çok farklıdır. Bunun için de bu eserin türünü tam olarak belirlemek zordur, belki sanatlı nesir denilse, daha doğru olur… Fakat bana göre başlıca fark yazarın kendisini nasıl tanıttığıdır. Bir kural olarak hatıratlarda yazarın kendisi eserin kahramanı sayılır. Bütün hadiseler, şu veya diğer şekilde onun etrafında döner, dolaşır. Ve burada en zor mesele objektifliği, samimiliği korumaktır. Yani insanın kendisinin olumsuz davranışlarından, yanılgılarından, eksikliklerinden konuşması ne kadar zorsa bu konuda yazması da bir o kadar zordur. Çünkü insan karakterinde kendisini övmek olmasa da en azından iyi taraflarını seçip sunmak, göstermek meyli çoktur… Bu anlamda Anar benzersizdir, o kendisini olayların merkezi olarak kaleme almaz, cemiyette ondan daha az tanınan kız kardeşlerini ayırmaz, aile fertlerinin her birinde gözlemlediği tesirli, çözümleyici anları belirtir. Kısacası “Sizsiz”in kahramanı bütün bir ailedir. Resul Rıza’nın ve Nigar Refibeyli’nin ailesi…

Edebiyat tarihimizde kendilerine has yerleri olan bu iki sanatçının aynı zamanda hastalanmaları, çocuklarının telaşı, dostlarının ve düşmanlarının münasebetleri, muhit ve zorlukları, mahrumiyetler, geçmiş ve gelecek, onların arasında yitip giden ‘şimdi’, bütün bunlar, Anar için “araştırma” konusudur. Yazar bir ailenin örneğinde 1960 ve 1980’li yıllarda Azerbaycan’ı, toplumunu, onun yazılı ve sözlü kanunlarını kaleme alır ve bütün eser boyunca çeşitli Anarlar kalemi posta gibi birbirlerine iletirler: Oğul Anar, kardeş Anar, baba Anar, yazar Anar, görevli Anar, filozof Anar… Bu Anarların her birinin yazdıklarından konuşmadan önce bir konuyu özellikle vurgulamak isterim.

Cemiyette sık sık konu edilen “yazar ailesi” mevzusunda birçok sorunun cevabı “Sizsiz”de bulunabilir. Bu eser “yazar kimsesiz olmalıdır”, “yazar aç kalmalıdır”, “yazar sefil olmalıdır” vs. Bu türden olan birçok anlamsız, yersiz fikirleri alt üst eder. Anar, ideal bir Azerbaycan ailesi modelini yazmakla yani ailesindeki ilişkileri, sevgiyi, hürmeti, terbiyeyi kaleme almakla da kendisinin birçok başarısının, meşhurluğunun, halk tarafından böyle sevilmesinin sebeplerini (elbette başlıca sebepleri değil, sadece temeli, başlangıcı) gösterir. Büyüğe saygı, küçüğe merhamet, insanın ailesinin başında olması, kadının kocasını her yönden desteklemesi, sözde değil, uygulamada da -aile kurumu- işte budur ve “Sizsiz” de gösterir ki bütün insanların yetişmesi için bunların hepsi son derece gereklidir. Ve şimdi Anar’ın karakter olarak birçok yönlerinin kaynağını yalnızca ailesinde, “Sizsiz” de anlattığı mektuplarda, daha doğrusu onlarda ifade edilen ilişkilerde görmek mümkündür.



Eseri okutan asıl hususlardan biri de işte bu mektuplardır. Yazar, yalnızca ana babasının hastalıklarından, yüz gün içinde ölümlerinden bahsetmez. Onların hayatlarından, gençliklerinden, iyimser, hoş, sevgi dolu günlerinden, mücadelelerinden konuşur ve böylece eserin son derece hüzünlü atmosferini hafifleştirir. Yazar Resul Rıza ve Nigar Hanım’ı, şiirlerini seve seve okuduğumuz, ezberlediğimiz, şarkılarını dinlediğimiz şairleri okuyucu ile (onların okuyucusu ile!) biraz daha yakınlaştırır. Onların büyük sanatları, hikâyeleri, arkasındaki karekterlerini gösterir. Nigar Hanım’ın yeteneği, kırılganlığı, çocuklarına çok derin sevgisi, kaygısı, sevgi dolu, yumuşak tabiatı, en önemlisi ince mizahı, temkinliliği, bütün bunların bir insanda toplanmasına şaşıramazsınız. Resul Rıza’nın biraz sert, zorlu karakteri, bilgeliği, sanat, edebiyat hakkındaki farklı fikirleri, yenilikçiliği küçük oğluna mektuplarında şöyle hissedilir:

“Ben şimdi sana çocuk gibi değil, olgun bir genç gibi bakıyorum. İsteğim şudur: Ben olmadığımda evin erkeği sen ol, annene ve kız kardeşlerine göz kulak ol.”

“…Sanatçılığı çok garip anlıyorlar. Başka derslere göz ucuyla bakıyor, ancak muhabbet destanı yazmakla meşgul oluyorlar. Onların yazdıkları çoğunlukla soyut, hayat ve halkla hiçbir alakası olmayan eserler oluyor.”

“Öpüyorum, selam vefasız Fidan’ı, vefalı Terane’yi ve canım, gözüm Nigar’ı”

“Ben konuşmadım, ancak sonunda aramak istemiş… Geçen yıl Azerbaycan’ın sekiz numarasından parçalar okudum. Burada o, şimdi söylediğinin tam tersini, yani benim ne kadar çağdaş ve iyi yazdığımı söylüyor. Makaleyi hatırlarsın.”

“Oğlum! İnsanın anlamaya gücü yeterse hiçbir mahrumiyet, zorluk, darbe onu sarsamaz.”

Şairin oğluna mektuplarından aldığım bu ayrı ayrı parçalarda onun mert, inatçı, kararlı, sert mizacı, aynı zamanda derinliği, bilgeliği, eşsizliği hissedilir.

En ilginci de şudur ki Anar, anne ve babasının şiirleri, mektupları, dostlarında iz bırakmış hatıraları, sözleri, sohbetleri aracılığıyla onların portresini çizer ama hiçbir şekilde anne ve babasını idealleştirmez, bu şekilde tanıtmaya çalışmaz. Yazarın hem nesir hem de deneme kahramanlarıyla olan bu ilişkisini, daima her mevzuda objektifliğini korumasını, anne ve babası için de uygulaması sebebiyle onun samimiyetinden hiç şüphe edilmez. Mesela, işte Resul Rıza hakkında “Hastalık, mizacının en eksik yönlerini ortaya çıkarırdı, asabi ve tahammülsüz, sert, kaba, huysuz oluyordu” demesi bunun açıkça kanıtıdır. Yazarın Nigar Hanım hakkındaki fikirlerinde, yargılarında ise garip bir günahkârlık hissedilir. Sanki Anar daha kendisi dünyaya gelmeden önce annesinin başına gelenlerden (babasının kurşunlanması, yazmadığı şiirler için eleştirilere maruz kalması vs. ) dolayı kendisini suçlu sayar. Bu da çok tabiidir ama aynı zamanda eşsiz bir evlatlık duygusudur.

“Yaz mevsiminin başlamasıyla ilgili olarak evde birçok iş görülür. Neyse, Anar’ım, han torunları istirahattedirler. Sakin deniz havası, çiçek açan ağaçların kokusu, bir de sessizlik.”

“Hayatımın bir parçası, çalışma masasının arkasında kalın kalın tercüme kitaplar ya da değerlendirmesiyle geçti, insafsız kalp vefasız çıktıktan sonra ise mutfağa, ocak başına geçtim. Ben hiç bedava ekmek yemedim.”

“Neyse, görüyorsun ki benim hayatımda ilgi çekici, medeni, manevi bir olay yok. Arada zaman bulduğumda kitap okuyorum ve bu benim tek manevi gıdamdır.”

Nigar Hanım’ın Anar’a mektuplarının bu bölümlerinde şairenin derin bir sanat ateşi, yazma ihtiyacı hissedilir. Fakat aynı zamanda da bizim kadınlara özgü olan karakteri, ailesini, aile kaygılarını, evlatlarına olan düşkünlüğünü herşeyden üstün tutması önemlidir. Ancak yaratıcılık aşkının ne olduğunu, bu arzunun bastırılmasının kötülüğünü iyi bilen yazar, kendi üzüntüsünü gizlemez:

“Çoğu zaman kendi kendisiyle yalnız kalma imkânından mahrum olan annem, elbette yazmaya isteği kadar zaman ayıramıyordu. Sonuç ise yazdıklarının yazabileceklerine oranla kat kat az olmasıdır. Yazarlıkla biz ilgileniyorduk, bizim kaygılarımızı ise o çekiyordu. Benim yazdığım her yazı, babamın yazdığı her şiir, annemin yazılmamış şiiri ve yazısıdır.”

Elbette bütün bu meseleler son derecede önemli ve düşündürücüdür. Ama “Sizsiz” in ve onun yazarının daha büyük derdi ölümdür, kayıptır. Maksud İbrahimbeyov bu durumu çok yerinde ifade eder: “Sizsiz” kitabı, büyük şahsın manevi sarsıntıdan yakasını kurtarma, bu derdi ilahi seviyeye getirme gayretidir… Hayır, oradaki karamsarlık değil, bilgeliktir. Sanırım o, (Anar, P.) birçoğundan önce, benden önce ölüm hakkında düşünmeye başlamıştır. Bu da bilgelik alametidir.”

Böylelikle eserin daha ilk cümlelerinde filozof Anar ölüm, hayat, zaman ve insan konusundaki düşüncelerini paylaşır; acısından, içini kemiren düşüncelerinden bahseder. Ve aslında bütün bu üzücü, tesirli değerlendirmeler ile okuyucuyu asıl konuya, hadiseye hazırlar. Bana göre eserin temel özelliği özgünlüğüdür. Anar olayları sadece oğul gözüyle değil, yazar gözüyle gözlemler ve nesir diliyle vurgular. Onun nesrine has birçok üslup ve dil özellikleri bu eserde de görülebilir. Bunlardan birisi de kısa diyaloglarla büyük arzuları, derin anlamları ifade etmesidir.

“Hastanenin numarasını çeviriyorum. Ahizeyi kendisi alır. Sesimi duyunca yüksek bir tonla konuşur.

– Çok iyiyim. Nigar da burada, yanımda. O da çok iyi.

Ahizeyi annem alır. Sesinde sevinç, neşe var. Elbette iki bin kilometre mesafede tedirginliğimi sakinleştirmenin tek yolu budur. Keyifleri iyi, neşeleri yerinde… Güya… Hiç hastaneden konuşmuyorlar sanki.”

Resul Rıza bu telefon sohbetinde “çok iyiyim” dediğinde ömrünün bitmesine az kalmıştı. Ama bu “çok” lafının içinde ne kadar büyük bir temkinlilik, bilgelik var… Evladına sıkıntı vermemek, onu incitmemek için “gösteri” bu. Genellikle “Sizsiz” de fazlaca görünen asıl durumlardan biri de bu ailenin birbirine son derece bağlılığı, manevi destek olmasıdır. Hepsi birbirinin acısını bir şekilde dindirmeye çalışıyor; Anar, annesinin hastalığının ne kadar ciddi olduğunu kız kardeşlerinden gizler, kız kardeşleri onun çok düşünmemesi için ellerinden gelenini yaparlar, dostları ölüm haberini alır almaz soluğu Anar’ın yanında alırlar, ailesi her durumda, her vakit ona destektir, kısaca bu dert, kayıp hepsini birleştirip, yakınlaştırmış, daha da kardeş etmiştir. Bu insanların içinde on yaşındaki Günel’in duyguları en etkileyici durumlardan biridir:

5.Turşeng Bitki adı.
6.Guşeppe Bitki adı.
₺35,55

Türler ve etiketler

Yaş sınırı:
0+
Litres'teki yayın tarihi:
01 ağustos 2023
Hacim:
27 s. 46 illüstrasyon
ISBN:
978-625-6494-54-1
Yayıncı:
Telif hakkı:
Elips Kitap
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 4, 1 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 1, 1 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre