Kitabı oku: «Kozmik hafıza», sayfa 2
Giriş

Akaşa Kayıtları’ndan
İnsan olağan tarih aracılığıyla, insanlığın tarihöncesinde deneyimle- diklerinin ancak ufak bir kısmını öğrenebilir. Tarihsel belgeler sadece birkaç binyıla ışık tutar. Arkeoloji, paleontoloji ve jeolojinin bize öğretebilecekleri son derece sınırlıdır. Ayrıca, dışsal kanıta dayalı her şey güvenilmezdir. Kişinin sadece, bizden fazla uzak olmayan bir olay ya da topluluğun imgesinin, yeni tarihsel kanıtlar keşfedildiğinde nasıl değiştiğini göz önüne alması yeterlidir. Kişi sadece farklı tarihçiler tarafından aynı şeyin betimlemelerini kıyaslasa bile kısa sürede, bu konularda nasıl belirsiz zeminlerde gezdiğini anlayacaktır. Dışsal duyular dünyasına ait olan her şey zamana tâbidir. Buna ek olarak zaman, zamanda başlamış olanı yıkar. Öte yandan, dışsal tarih zamanda korunmuş olana bağlıdır. Hiç kimse, dışsal kanıtla tatmin olunduğu takdirde, esasın korunmuş olduğunu söyleyemez.
Zamanda var olan her şeyin kökeni ebedi olandadır. Fakat ebedi olan duyusal algıya açık değildir. Buna karşın, ebedi olanın algılanma yöntemleri insanın önünde açıktır. Kendisinde uyuyan güçleri geliştirebilir, öyle ki ebedi olanı tanıyabilir. Lucifer Gnosis dergisinde yayımlanan, Wie erlangt man Erkenntnisse der hoheren Welten? (İnsan Yüksek Dünyaların Bilgisine Nasıl Ulaşır?) başlıklı denemelerde bu gelişmeden söz edilmiştir. Söz konusu denemeler, aynı zamanda, insanın, kendi kavrayış gücünün yüksek bir düzeyinde zaman ile yok olan şeylerin ebedi kökenlerine nüfuz edebileceğini de gösterecektir. İnsan, geçmişin bilgisi söz konusu olduğunda, artık dışsal kanıtla sınırlı olmadığı takdirde, bu yolla kavrayış gücünü genişletir. Bunun üzerine, olaylarda duyularla algılanamayanı, zamanın yıkamadığı o kısmı görebilir. Geçiciden, geçici olmayan tarihe nüfuz eder. Bu tarihin, sıradan tarihe göre farklı yazı tipleriyle yazıldığı doğrudur. Bu, gnosis ve teozofıde “Akaşa Kayıtları” olarak anılır. Kendi dilimizde bu kayıtların ancak belli belirsiz bir tasarısı verilebilir. Çünkü bizim dilimiz duyular dünyasına tekabül eder. Kendi dilimizde betimlenen hemen her şey, duyular dünyasının niteliğini alır. Kendi deneyimi aracılığıyla, ayrı olan manevi bir dünyanın gerçekliğine dair kendisini henüz ikna edemeyen, “inisiye2 olamamış” bir kişi için inisiye, kolaylıkla hayalperest biri olarak görülebilir.
Spiritüel dünyada algılama yeteneğini kazanan kimse, geçmiş olayları kendi ebedi nitelikleri içinde bilir. Bunlar onun önünde tarihin ölü bir kanıtı olarak durmayıp, bütünüyle canlı bir biçimde ortaya çıkarlar. Bir anlamda, olmuş olan şey onun önünde cereyan eder.
Bu tür canlı bir belgenin okunması konusunda yetiştirilenler, dışsal tarih tarafından temsil edilene kıyasla çok daha uzak bir geçmişe dönüp bakabilirler; doğrudan spiritüel algı temelinde, tarihin açıkladığı şeyleri çok daha güvenilir biçimde tanımlayabilirler. Olası yanlış anlamalardan kaçınmak için, spiritüel algının yanılmaz olmadığını söylemek gerekir. Bu algıda hata yapabilir, doğru olmayan, dolaylı, hatta yanlış bir biçimde görebilir. Bu alanda hiç kimse, her ne kadar yücelmiş olsa da, hata yapmaktan muaf değildir. Dolayısıyla, bu tür spiritüel kaynaklardan yayılan bilgiler tutarlı olmazsa, buna itiraz edilmemelidir. Fakat gözlemin güvenilirliği, burada, dışsal duyular dünyasında olduğundan çok daha fazladır. Çeşitli inisiyeler, tarih ve tarihöncesi hakkında anlattıkları şeylerde, temelde fikir birliğinde olacaklardır. Bu hususta binyıllar içerisinde varılan fikir birliği öylesine tamdır ki, tek bir yüzyılda bile dışsal tarihçiler arasında var olan uzlaşma bununla kıyaslanamaz. İnisiyeler esas olarak, bütün zamanlarda ve bütün yerlerde özde aynı şeyleri betimlerler.
Bu sunuşun ardından, Akaşa Kayıtları’ndan birkaç bölüm verilecektir. İlkinde, Amerika ve Avrupa kıtaları arasında Atlantis denilen kıtanın hâlâ var olduğu dönemde meydana gelen olaylar tanımlanacaktır. Dünya yüzeyinin bu kısmı bir zamanlar kara parçasıydı. Bugün ise Atlas Okyanusu’nun zeminini oluşturur. Platon, bu topraklardan geriye en son kalan, Avrupa ve Afrika’nın batı tarafındaki Poseidon Adası’ndan söz eder. W. Scott-Elliot tarafından yazılan The Story of Atlantis and Lost Lemuria’da (Atlantis ve Yitik Lemurya’nın Öyküsü) okuyucu, Atlas Okyanusu’nun zemininin bir zamanlar bir kıta olduğunu, bunun yaklaşık bir milyon yıl boyunca bizim modern uygarlıklarımızdan kesinlikle çok daha farklı bir uygarlığa sahne olduğunu ve bu kıtadan geriye kalanların3 da İÖ 10. binde battığı olgusunu bulacaktır. Bu kitabımızda, Scott-Elliott tarafından açıklananlara ek olacak bilgilerin verilmesi amaçlanıyor. Kendisi daha çok dışsal çevreyi, Atlantisli atalarımız arasındaki dış olayları betimlerken, buradaki amaç, bunların manevi yapıları ve yaşadıkları koşulların içsel niteliği ile ilgili bazı ayrıntılar vermektir. Dolayısıyla okuyucu, neredeyse üzerinden 10 bin yıl geçen ve binlerce yıl süren bir döneme hayalinde geri gitmelidir. Fakat burada açıklananlar, sadece bugün Atlas Okyanusu’nun suları ile kaplı kıtada değil, günümüz Asya, Afrika, Avrupa ve Amerikası’nın çeşitli bölgelerinde de meydana geldi.
Bugün hâlâ, burada verilen bilginin kaynakları hakkında sessizliğimi korumak zorundayım. Bu tür kaynaklar hakkında bir şeyler bilen bir kişi, bunun niçin böyle olması gerektiğini anlayacaktır. Fakat çok yakın bir zamanda bu sessizliğin bozulmasını olanaklı kılacak olaylar meydana gelebilir. Teozofi hareketinde gizlenen bilginin ne kadarının kademe kademe aktarılabileceği, tamamen kendi çağdaşlarımızın tutumuna bağlıdır.
1
Atlantisli Atalarımız

Bizim Atlantisli atalarımız, bilgisi tamamen duyular dünyası ile sınırlı olan günümüz insanının hayal edebileceğinden çok daha farklıydı. Bu fark sadece dış görünümü değil, spiritüel yetenekleri de kapsıyordu. Bunların bilgisi, teknik becerileri ve gerçekten de tüm uygarlığı, bugün gözlemlenebilenden farklıydı. Atlantis insanlarının ilk dönemlerine geri gittiğimizde, kendimizinkinden oldukça farklı zihinsel bir kapasite buluruz. Mantıksal akıl, matematiksel işlem gücü -ki bugün üretilen her şey buna dayanır- ilk Atlantis insanları arasında kesinlikle mevcut değildi. Öte yandan, onlar oldukça gelişmiş bir hafızaya sahiptiler. Bu hafıza onların en önemli zihinsel yeteneklerinden biriydi. Örneğin Atlantisliler, bizim gibi bazı kuralları öğrenip de bunları uygulamak suretiyle hesap yapmıyorlardı. Atlantis dönemlerinde “çarpım tablosu” hiç bilinmeyen bir şeydi. Hiç kimse, üç kere dördün on iki ettiğini zihninde tutmuyordu. Bu tür bir hesaplamayı yapmaları gerektiğinde bunun üstesinden gelebiliyorlardı, çünkü aynı ya da benzer durumları hatırlıyorlardı. Bunun daha önceki olaylarda nasıl olduğunu anımsıyorlardı. İnsan sadece bir organizmada yeni bir yetenek geliştiğinde, eski bir yeteneğin gücünü ve keskinliğini yitirdiğini anlamalıdır. Günümüz insanı Atlantis insanından mantıksal akıl yürütme, sentez yapma konusunda üstündür. Öte yandan hafızası gerilemiştir. Günümüzde insan telakkilerle düşünür; Atlantisliler imgelerle düşünüyorlardı. Bir imge, vizyon halinde belirdiğinde, daha önce zaten deneyimlemiş oldukları benzer imgeleri anımsıyorlardı. Değerlendirmelerini buna göre yönlendiriyorlardı. Bu nedenle o dönemdeki tüm öğretiler, daha sonra olagelenden farklıydı. Çocuğun aklını keskinleştirmek için onun kurallarla donatılması öngörülmüyordu. Bunun yerine yaşam kendisine, daha sonra özel koşullar altında hareket etmesi gerektiğinde olabildiğince anımsayabilmesi için, canlı imgelerle sunulmuştu. Çocuk büyüdüğünde ve hayata atıldığında, yapması gereken her şey için, eğitimi süresince kendisine sunulan benzer bir şeyi anımsayabiliyordu. Karşılaştığı yeni durum daha önce gördüğüne benzer olduğunda, en iyi biçimde bunu çözebiliyordu. Tamamen yeni koşullar söz konusu olduğunda ise Atlantisliler deneyime dayanmak zorundaydı, ki bu açıdan modern insan kurallarla donanmış olduğu için, çok daha korunaklı bir konuma sahiptir. Kendisi için yeni olan bu tür durumlarda bunları kolaylıkla uygulayabilir. Atlantislilerin eğitim sistemi, tüm yaşama tekbiçimlilik kazandırıyordu. Uzun dönemler boyunca olaylar tekrar ve tekrar aynı biçimde yürütülüyordu. Sadık hafıza, günümüz hızlı gelişimine uzaktan bile benzeyen herhangi bir şeyin gelişimine izin vermiyordu. İnsan her zaman daha önce “gördüğünü” yapıyordu. İnsan yaratmıyordu; insan anımsıyordu. Çok şey öğrenmiş olan değil de, daha çok şey deneyimlemiş ve dolayısıyla çok fazla anımsayabilen kişiler yetki sahibi oluyordu. Atlantis döneminde, birisinin önemli bir konuda belirli bir yaşa ulaşmadan önce karar vermesi mümkün değildi. İnsanlar sadece uzun süreli deneyimleri anımsayabilenlere güven duyarlardı.
Burada söylenenler, inisiyeler ve onların mister okulları için geçerli değildi. Çünkü inisiyeler kendi dönemlerinin gelişim düzeylerinin ilerisindedirler. Bu tür mister okullarına kabul edilmek için en önemli unsur, kişinin yaşı değil, daha önceki “enkarnasyon”larında yüksek bilgeliği almak için gerekli yetileri kazanıp kazanmadığıdır. Atlantis döneminde inisiyeler ve bunların temsilcilerine duyulan güven, bunların kişisel deneyimlerinin zenginliğine değil, kendi bilgeliklerinin ne kadar eski olduğuna dayanıyordu. İnisiye söz konusu olduğunda, kişilik önemli olmaktan çıkar. Kendisi tamamen ebedi bilgeliğin hizmetindedir. Dolayısıyla belirli bir döneme özgü nitelikler kendisine uygulanmaz.
Atlantisliler arasında (özellikle de ilk dönemlerde), mantıksal düşünme gücü mevcut değilken, oldukça gelişmiş hafızalarında, yaptıkları her şeye özel bir nitelik kazandıran bir şeye sahiptiler. Fakat bir insan gücünün doğasıyla diğerleri her zaman bağlantılıdır. Hafıza, mantığa kıyasla insanın derindeki doğal özüne daha yakındır ve bununla bağlantılı olarak başka güçler gelişmişti ki, bunlar çağdaş insanın güçlerine kıyasla insandan daha alt düzeydeki doğa varlıklarına daha yakındı. Böylece Atlantisliler yaşam gücü olarak adlandırılan şeyi kontrol edebiliyorlardı. Tıpkı günümüzde insanların kömürden ısı enerjisi elde edip bunu bizim taşıma araçlarımız için itme gücüne dönüştürmesi gibi, Atlantisliler de organizmaların öz enerjisini kendi teknolojilerinin yararına nasıl kullanacaklarını biliyorlardı.
Aşağıda sunulandan hareketle bu konuda bir fikir oluşturulabilir: Bir tohum tanesinin çekirdeğinin içini düşünün. Bunun içinde, uyuyan bir enerji yatar. Bu enerji, sapın, çekirdeğin içinden fışkırmasına neden olur. Doğa tohumun içinde yatan bu enerjiyi uyandırabilir. Modern insan bunu kendi iradesiyle yapamaz. Tohumu toprağa ekmeli ve uyanmayı doğanın güçlerine bırakmalıdır.
Atlantisliler bir başka şeyi daha yapıyorlardı. Bir tohum yığınında -ki enerjinin teknik güce nasıl dönüştürüleceğini biliyorlardı- tıpkı modern insanın bir kömür yığınındaki ısı enerjisini bu tür bir güce dönüştürebilmesinde olduğu gibi. Atlantis döneminde bitkiler, sadece besin maddesi olarak yararlanılmak üzere değil, bunların içinde yatan enerjinin ticaret ve sanayinin hizmetine sunulması için de yetiştiriliyordu. Tıpkı bizim kömürde saklı olan enerjiyi lokomotiflerdeki hareket enerjisine dönüştürmek için mekanizmalara sahip olmamız gibi, Atlantisliler de içinde bitki tohumlarını yaktıkları ve içinde yaşam gücünün teknik olarak kullanılabilir güce dönüştüğü mekanizmalara sahiptiler. Atlantislilerin yerden kısa bir yükseklikte uçan taşıma araçları, Atlantis döneminin dağ zincirlerinin yüksekliğinden daha düşük bir yükseklikte yol alıyordu. Direksiyon mekanizmalarına sahiptiler ve bunların yardımıyla da bu dağ zincirlerinin üzerine çıkabiliyorlardı.
Zamanın geçmesiyle birlikte dünyamızdaki bütün koşulların fazlasıyla değiştiğini kavramak zorundayız. Bugün, Atlantislilerin yukarıda sözü edilen araçları tamamen kullanışsız olacaktı. Onların kullanılması, yeryüzünü çevreleyen hava katmanının şimdikine göre çok daha yoğun olmasına bağlıydı. Şimdiki bilimsel inançlarla, insanın havadaki bu tür bir yoğunluğu kolaylıkla hayal edip edemeyeceği ise bizi burada ilgilendirmemelidir. Bizatihi doğaları nedeniyle, bilim ve mantıksal düşünce hiçbir zaman neyin mümkün olduğuna ya da olmadığına kesinlikle karar veremez. Bunların tek işlevi, deneyim ve gözlem ile ortaya çıkanı açıklamaktır. Yukarıda sözü edilen hava yoğunluğu, okült deneyim açısından, günümüzde duyular tarafından algılanan herhangi bir olgunun olabileceği kadar kuşkuya yer bırakmaz.
Fakat eşit derecede, hatta belki daha fazla kesin olan bir diğer olgu da, o dönemde bütün dünya üzerindeki suyun günümüze kıyasla çok daha ince olduğudur. Bu incelikten ötürü su, Atlantisliler tarafından kullanılan öz enerjisi sayesinde teknik kullanımlara yönlendirilebiliyordu ki, günümüzde bu olanaksızdır. Suyun artan yoğunluğunun sonucunda, suyu hareket ettirmek ve yönlendirmek olanaksız duruma geldi, ki bundan da Atlantis dönemi uygarlığının bizimkinden radikal biçimde farklı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.
Ayrıca, bir Atlantislinin fiziksel yapısının çağdaş bir insanınkinden oldukça farklı olduğu da aşikârdır. Bir Atlantisli kendi bedeninde doğuştan var olan yaşam gücünün kullanabileceği suyu, bugünün fiziksel bedeninde mümkün olandan oldukça farklı bir biçimde içine alıyordu. Bir Atlantislinin kendi fiziksel gücünü bilinçli olarak, bugünün insanından tamamen farklı bir biçimde kullanabilmesi işte buna dayanıyordu. Bünyesindeki fiziksel güçleri, yapmakta olduğu iş için gereksindiği takdirde arttırma olanaklarına sahipti. Atlantislilerle ilgili doğru bir görüşe sahip olmak için, bunların yorgunluk ve gücün tükenmesi ile ilgili telakkilerinin günümüz insanınkine göre oldukça farklı olduğu bilinmelidir.
Bir Atlantis yerleşim birimi, betimlemekte olduğumuz her şeyden anlaşılacağı gibi, çağdaş bir kente kesinlikle benzemeyen bir nitelikteydi. Bu tür bir birimde, tam tersine, her şey hâlâ doğa ile uyum içindeydi. İlk Atlantis dönemlerinde -yaklaşık üçüncü alt-soyun ortalarına doğru-bir yerleşim birimi içindeki evlerin ustaca iç içe örülmüş dallarıyla, ağaçlardan yapılan bir bahçeye benzetilebilir. O dönemde, insanın el işçiliği doğadan hareketle gelişiyordu. Ve insan kendisini tamamen doğa ile ilişki içinde hissediyordu. Dolayısıyla, toplumsallık anlayışı da bugünküne göre oldukça farklıydı. Sonuçta, doğa bütün insanlar için ortaktır. Atlantisliler doğayı temel alarak kurdukları şeyleri, tıpkı günümüz insanının kendi ustalığının, kendi zekâsının kendisi için yaratmış olduğu şeyleri kendi özel mülkiyeti olarak değerlendirmesinin sadece doğal olduğunu düşünmesi gibi, ortak mülkiyet sayıyorlardı.
Atlantislilerin yukarıda tanımlandığı gibi manevi ve fiziksel güçlerle donanmış oldukları fikrine aşina bir kişi, daha da erken dönemlerde insanın görüntüsünün bugün görmeye alışık olduğu şeyi ancak birkaç özellikte anımsattığı noktasını da anlayacaktır. Sadece insanlar değil, doğal çevre de zaman içinde çok büyük ölçüde değişmiştir. Bitki ve hayvan türleri farklılaşmıştır. Doğası yeryüzüne ait olan her şey, değişime tâbidir. Dünyanın bir zamanlar yerleşik olan bölgeleri yıkıldı; diğerleri ortaya çıktı.
Atlantislilerin ataları, başlıca kısmı günümüz Asya’sının güneyinde yer alan ve artık kaybolan bir bölgede yaşadılar. Teozofı yazılarında bunlar Lemuryalılar olarak anılır. Çeşitli gelişme aşamalarından geçtikten sonra, bunların büyük bir kısmı dejenere oldu. Bunlar da bodur insanlara dönüştü ki, bunların soyundan gelenler hâlâ dünyanın bazı kısımlarında yaşarlar ve vahşi kabileler olarak anılırlar. Lemurya halkının ancak küçük bir bölümü gelişmesini daha ileriye götürebildi. Bu kesimden Atlantisliler ortaya çıktı.
Daha sonra, yeniden benzer bir durum meydana geldi. Atlantis halkının büyük bir kısmı dejenere oldu ve bunların ufak bir kesiminin soyundan gelenler de Ariler denilen soy olup, günümüzdeki uygar insanlığı kapsarlar. Manevi bilimlerin terminolojisine göre, Lemuryalılar, Atlantisliler ve Ariler insanlığın kök-soyları’dır. Bu tür iki kök-soyun Lemuryalılar’dan önce geldiği ve gelecekte Arileri diğer ikisinin izleyeceğini gözünüzde canlandırdığınız takdirde, elde edilecek sayı toplam yedidir. Lemuryalılar, Atlantisliler ve Ariler için yukarıda belirtildiği şekilde her zaman, biri diğerinden ortaya çıkar. Her kök-soy, öncekilerden oldukça farklı fiziksel ve zihinsel özelliklere sahiptir. Örneğin, Atlantisliler özellikle hafızayı ve bununla bağlantılı her şeyi geliştirirken, düşünce yetisini ve buna ait her şeyi geliştirmek de içinde bulunduğumuz dönemde Arilerin görevidir.
Her kök-soyda ayrıca çeşitli aşamalardan geçilir. Bunların sayısı her zaman yedidir. Bir kök-soyu ile özdeşleşmiş bir dönemin başında, bunun başlıca özellikleri genç bir halde bulunur; yavaş yavaş olgunluğa ulaşır ve nihayet bir dejenerasyona girer. Bir kök-soyun halkı, böylece yedi alt-soya bölünür. Fakat bir alt-soyun, bir yenisi geliştiğinde hemen yok olduğu düşünülmemelidir. Bunlardan her biri kendi varlığını, diğerleri gelişirken uzun bir süre koruyabilir. Dolayısıyla yeryüzünde yan yana yaşayan, ama farklı gelişme aşamaları gösteren topluluklar her zaman var olmuştur.
Atlantislilerin ilk alt-soyu, Lemuryalıların yüksek bir evrimsel potansiyele sahip olan son derece gelişmiş bir kesiminden ortaya çıkmıştı. Hafıza yetisi Lemuryalılar arasında sadece ilkel biçimde ve kendi gelişim süreçlerinin son döneminde ortaya çıkmıştı. Bir Lemuryalının, deneyimlediği şeye ilişkin fikirler oluşturma yetisine sahipken, bu fikirleri koruyamadığı düşünülmelidir. Kendi kendisine yansıttığını hemen unutuyordu. Buna karşın, belirli bir uygarlıkta yaşıyordu ve örneğin araç gereçleri, inşa edilmiş binaları vs. vardı – bunu kendi düşünce güçlerine değil de kendisinde yatan zihinsel bir güce borçluydu ki bu da içgüdüseldi-. Fakat insan bunun günümüzün hayvani içgüdülerine benzediğini düşünmemelidir, bu çok daha farklı bir türdeydi.
Teozofi metinleri Atlantislilerin ilk alt-soyunu Rmoahallar olarak adlandırır. Bu soyun hafızası özellikle canlı duyu izlenimlerine yönelmişti. Gözün gördüğü renkler, kulağın işittiği sesler ruhta bundan sonra da uzun süreli etkili oluyordu. Bu, Rmoahalların kendi Lemuryalı atalarının henüz bilmediği duyguları geliştirdikleri olgusuna dayanıyordu. Örneğin, geçmişte deneyimlenen şeylere bağlanmak, bu duyguların bir kısmını oluşturuyordu.
Hafızanın gelişmesi ise dilin gelişmesi ile bağlantılıydı. İnsan geçmişte olanı koruyamadığı sürece deneyimlenmiş olana dair bir iletişim de dil aracılığıyla gerçekleşemezdi. Son Lemurya döneminin, hafızanın başlangıcının ilk ortaya çıktığı dönem olduğunu düşünürsek, görülen ve işitilen şeyleri adlandırma yetisinin başladığını varsayabiliriz. Bir şeye verilen adı, sadece anımsama yeteneğine sahip olan insanlar kullanabilir. Dolayısıyla, Atlantis dönemi, dil gelişiminin ortaya çıktığı bir dönemdi. Dil ile birlikte, insan ruhu ile insanın dışındaki şeyler arasında bir bağ kurulmuştu. Kendileri içinde bir söz-sözcük meydana getirmişlerdi ve bu söz-sözcük de dış dünyanın nesnelerine aitti. Aynı zamanda, insanlar arasında, dil aracılığıyla iletişim kurmak sayesinde yeni bir bağ da kurulmuştu. Tüm bunların Rmoahallar arasında hâlâ başlangıç aşamasında var olduğu doğrudur, fakat bu da Lemuryalı atalarından önemli ölçüde ayrılmalarına neden olmuştu.
Bu ilk Atlantislilerin ruh gücü hâlâ doğadaki güçlerden bir şeyler taşıyordu. Bu insanlar kendilerinden sonra gelenlere kıyasla, kendilerini çevreleyen doğadaki varlıklarla çok daha yakın ilişki içindeydiler. Bunların ruh güçleri, modern insanınkine kıyasla doğadaki güçlerle çok daha fazla bağlantılıydı. Böylece ürettikleri söz-sözcük, doğadaki güçten bir şeyler taşıyordu. Sadece nesneleri adlandırmakla kalmıyorlardı. Onların sözcüklerinde hem nesnelere hem de diğer insanlara egemen olan bir güç yer alıyordu. Rmoahalların sözleri bir anlama sahip olmasının yanında bir güce de sahipti. Sözcüklerin sihirli gücü, günümüz insanına kıyasla o insanlar için çok daha geçeriydi. Bir Rmoahal insanı, bir sözcük ifade ettiğinde, bu sözcük, belirttiği nesneninkine benzer bir güç geliştirirdi. Bu nedenle sözcükler o dönemde sağaltıcı bir etkiye sahipti; bunlar bitkilerin büyümesini ilerletebilir, vahşi hayvanları evcilleştirebilir ve diğer benzer işlevleri yerine getirebilirdi. Tüm bunlar, Atlantislilerin son alt-soylarında giderek gücünü yitirdi. Başlangıçtaki gücün bütünlüğünün giderek kaybolduğu söylenebilir. Rmoahallar, güçteki bu bütünlüğün kuvvetli doğanın bir armağanı olduğunu hissetmişlerdi ve doğa ile ilişkileri de dinsel bir niteliğe sahipti. Kendileri için dil özellikle kutsal bir şeydi. Önemli bir güce sahip olan bazı seslerin hatalı kullanımı mümkün değildi. Herkes bu tür hatalı kullanımın kendisine büyük zarar vereceğini hissederdi. Bu durumda, bu tür sözcüklerin taşıdığı beyaz büyü, bunun tam zıddına dönüşürdü; doğru bir biçimde kullanıldığı takdirde lütuf getirecek olan, kötü bir biçimde kullanıldığı takdirde bunun sahibine yıkım getirirdi. Rmoahallar bir tür masumca duygular içinde, kendi güçlerini, kendilerinden çok, kendi içlerinde hareket eden kutsal doğaya atfediyorlardı.
Bu, ikinci alt-soy olan Tlavatli insanları arasında değişikliğe uğradı. Bu soyun insanları, kendi kişisel değerlerini hissetmeye başladılar. Rmoahallarca bilinmeyen bir nitelik olarak hırs, bunlar arasında kendini hissettirmeye başladı. Hafıza, bir bağlamda, topluluk yaşantısının ortaya çıkışına aktarılmıştı. Geriye doğru bazı eylemlere bakabilen kişi, birlikte yaşadığı diğer insanlardan bunun tanınmasını talep ediyordu. Kendi eserlerinin hafızalarda korunmasını talep ediyordu. Eylemlerin bu anısına dayanarak, bir arada yaşayan bir grup insan, birini lider olarak seçiyordu. Bir tür kraliyet sınıfı gelişmişti. Söz konusu kabullenme ölüm sonrasında bile korunuyordu. Bu sayede ataların ya da yaşamda erdem sahibi olan kişilerin anımsanması gelişti. Bundan hareketle bazı kabilelerde ölen kişi hakkında bir tür büyük dinsel saygınlık, yani atalar kültü ortaya çıktı. Bu inanç çok daha ileri dönemlere kadar sürdü ve çok farklı biçimlere büründü. Rmoahallar arasında bir insan, hâlâ belirli bir anda kendi güçleri aracılığıyla saygı uyandırabildiği derecede saygı görüyordu. Bunların arasında bir kişi, daha önceki günlerde yaptıklarına ilişkin bir tanınmayı arzu ettiği takdirde, yeni eylemleri sayesinde bu eski gücüne hâlâ sahip olduğunu göstermek zorundaydı. Yenileri sayesinde, eski eserlerini anılarda canlandırması gerekiyordu. Yapılan şey, kendi özdeğeri için saygı görmezdi. Sadece ikinci altsoydur ki, bir insanın kişisel özgünlüğüne, bu özgünlüğün değerlendirilmesinde kendi geçmiş yaşamını göz önüne alma noktasına varacak kadar önem verdi.
İnsanın toplumsal yaşamına yönelik olarak hafızanın bir başka sonucu da, ortak eylemlerin anımsanması sayesinde bir arada olmayı sürdüren insan gruplarının oluşmasıydı. Bundan önce, grupların oluşumu tamamen doğal güçlere, ortak soya bağlıydı. İnsan, kendi zihni aracılığıyla, doğanın oluşturduğuna hiçbir şey eklememişti. Şimdi ise güçlü bir kişilik, ortak bir teşebbüs için belirli sayıda insanı yanına alıyordu ve bu ortak eylemin anısı da sosyal bir grup oluşturuyordu.
Bu tür sosyal, toplumsal yaşam ancak üçüncü alt-soyu oluşturan Toltekler arasında tam anlamıyla gelişebildi. Dolayısıyla, ilk devleti kuranlar bu soyun insanlarıydı. Bu toplulukların liderliği, yönetimi, bir kuşaktan diğerine aktarılıyordu. Baba, daha önce sadece çağdaşlarının hafızasında varlığını sürdürmüş olanı şimdi oğluna teslim ediyordu. Ataların eylemleri, tüm gelecek soy çizgisi boyunca unutulmayacaktı. Ataların yaptıkları, kendi torunları tarafından saygı görüyordu. Fakat o dönemlerde, insanların kendi yeteneklerini kendilerinden gelen nesillere aktarma gücüne sahip oldukları bilinmelidir. Eğitim, sonuçta yaşamı canlı imgeler aracılığıyla biçimlendirmeyi amaçlıyordu. Bu eğitim etkinliğinin temeli, eğitimciden kaynaklanan kişisel güçte yatıyordu. Bu, içgüdüsel düşünce gücünü keskinleştirmiyordu, fakat daha çok içgüdüsel türden olan yetenekleri geliştiriyordu. Bu tür bir eğitim sistemi aracılığıyla, babanın yetileri genelde oğluna aktarılıyordu.
Bu tür koşullar altında, kişisel deneyim üçüncü alt-soy arasında giderek daha fazla önem kazandı. Bir grup insan diğerlerinden yeni bir topluluğun kurulması için ayrıldığında, eski gruptayken deneyimlediklerinin anılarını da beraberinde taşıyordu. Fakat aynı zamanda bu anımsamada, grubun kendisi için uygun bulmadığı bir şey de vardı ki, bu, grubu rahatsız ediyordu. Dolayısıyla, bu durumda grup yeni bir şey denedi. Böylece, bu yeni kuruluşların her biriyle birlikte koşullar iyileşti.
Daha iyi olanın taklit edilmesi sadece doğaldı. Bunlar, Teozofı literatüründe tanımlanan, üçüncü alt-soy döneminde yeşeren toplulukların gelişimini açıklayan olgulardır. Elde edilen kişisel deneyimler, manevi gelişimin ebedi yasalarına inisiye olanlardan destek görmüştü. Kuvvetli yöneticilerin kendileri de inisiye idiler, böylece kişisel yetenek tam bir destek bulabilirdi. Kendi kişisel yeteneği aracılığıyla insan kendini yavaş yavaş inisiyasyon için hazırlar. Sahip olduğu güçleri önce aşağıdan itibaren geliştirmelidir, öyle ki üstten gelen aydınlanma kendisine verilebilsin. Bu yolla Atlantislilerin inisiye kral ve liderleri ortaya çıktı. Ellerinde büyük bir güç barındırıyorlar ve büyük saygı görüyorlardı.
Fakat bu olguda, gerilemenin ve dejenerasyonun da nedeni yatıyordu. Hafızanın gelişimi belirli bir kişiliğin üstün bir güce ulaşmasına yol açtı. İnsan, kendi gücü aracılığıyla önemli olmak istedi. Gücün büyük olması ölçüsünde de bunu daha çok kendisi için kullanmayı arzuladı. Gelişmiş olan hırs, belirgin biçimde bencilliğe dönüştü. Böylece bu güçlerin kötüye kullanımı ortaya çıktı. Atlantislilerin yaşam gücüne hâkimiyetlerinden doğan olanaklarını göz önüne aldığınızda, bu kötüye kullanımın kaçınılmaz bir biçimde büyük sonuçlara yol açtığını anlarsınız. Doğaya egemen olan devasa bir güç, kişisel egoizmin hizmetine verilebiliyordu.
Bu, tam anlamıyla, dördüncü alt-soy, yani ilksel Turaniler tarafından gerçekleştirildi. Yukarıda belirtilen güçlerin egemenliği hususunda bilgili olan bu soyun üyeleri, bunları çoğunlukla kendi bencil arzularını ve isteklerini tatmin etmek için kullandılar. Fakat bu şekilde kullanıldığında, bu güçler karşılıklı etkileşimleri içinde birbirlerini yıkar. Bu, tıpkı, ayakları bir insanı inatla öne taşımayı isterken gövdesinin geriye gitmeyi istemesini andırır!
Bu tür yıkıcı bir etki, insanda ancak daha yüce bir yetinin gelişmesi sayesinde durdurulabilirdi. Bu da düşünce yetisiydi. Mantıklı düşünce, bencilce kişisel arzuların üzerinde sınırlayıcı bir etki yaratır. Mantıklı düşüncenin başlangıcı ise beşinci alt-soyun, yani İlksel Samiler arasında aranmalıdır. İnsanlar, geçmişin sadece anımsanmasının ötesine geçerek çeşitli deneyimleri karşılaştırmaya başladılar. Yargılama yeteneği gelişti. Arzular ve hazlar bu yargılama yetisi uyarınca düzenleniyordu. İnsan hesaplamaya, sentezlemeye başlamıştı. İnsan düşüncelerle çalışmayı öğrenmişti. Eğer bundan önce insan kendini her türlü isteğe teslim etmişse, şimdi düşüncenin bu isteği onaylayıp onaylamayacağını soruyordu. Dördüncü alt-soyun insanları kendi hazlarının tatminine doğru vahşice koşarken, beşincinin insanları içsel bir sese kulak vermeye başlamışlardı. Bu içsel ses, bencil bir kişiliğin taleplerini her ne kadar ortadan kaldıramasa da, hazları denetliyordu.
Böylece beşinci alt-soy, eyleme yönelik güdüleri insanın içine aktardı. İnsan, ne yapması gerektiğine ve ne yapmaması gerektiğine dair kendi içinde sonuca ulaşmayı ister. Fakat içte, düşünme yetisi bağlamında bu şekilde kazanılmış olan, dışsal doğal güçlerin denetimi bağlamında kaybedilmişti. Yukarıda belirtilen bu birleştirici düşünce sayesinde kişi yaşam gücüne değil, ancak mineraller dünyasının güçlerine egemen olabilir. Dolayısıyla beşinci altsoy, yaşam gücünün denetiminin kaybı pahasına düşünceyi geliştirdi. Ancak bu sayede, insanlığın ileriki gelişiminin tohumunu ortaya çıkardı. Yeni kişilikte, kendinden hoşlanma, hatta tam bir bencillik özgürce gelişebilirdi; çünkü tamamen içte işleyen ve doğaya doğrudan emirler veremeyen düşünce tipi bundan önce kötüye kullanılan güçler kadar yıkıcı etkiler yaratmaya yetkin değildi. Bu beşinci alt-soydan, dördüncü alt-soyun dejenerasyonundan sonra ayakta kalan ve düşünce yetisinin tam bir gelişim misyonunu üstlenen beşinci, Ariler soyunun tohumunu oluşturan en yetenekli kesim seçilmişti.
Altıncı alt-soyun insanları olan Akatlar, düşünce yetisini beşinci alt-soyun yaptığından da öteye taşıdılar. Bunlar İlksel Samilerden bu yetiyi onlara göre daha kapsamlı bir şekilde kullanmaları sayesinde ayrılırlar.
Düşünce yetisinin gelişimi, bencil kişiliğin taleplerinin daha önceki soylar arasındaki aynı yıkıcı etkilere sahip olmasını engellerken, bu talepleri ortadan kaldırmadığı ifade edilmiştir. İlksel Samiler, başlangıçta kendi kişisel koşullarını kendi düşünce yetilerinin doğrultusunda düzenlediler. Zekâ, salt haz ve arzuların yerini aldı. Yaşam koşulları değişti. Bundan önceki soylar lider olarak, eylemleri kendi hafızalarında derinde iz bırakmış ya da geri döndüğünde zengin anılarla dolu bir yaşamı anımsayabilen bir kişiyi kabul etme eğiliminde iken, bu işlev şimdi zeki kişilere bırakılmıştı. Bundan önce açık bir biçimde hafızada yaşayan etkin olurken, şimdi insan düşünce bağlamında en ikna edici olanını en iyisi olarak görüyordu. Hafızanın etkisi altında, insan daha önce bunun yetersiz olduğunu keşfedene dek, bir şeye sıkıca sarılıyordu ve bu durumda bir isteğe çözüm getirme konumunda olan kişinin, bir yeniliği ortaya koyabilmesi oldukça doğaldı. Fakat düşünce yetisinin gelişmesi sonucunda, yenilik ve değişikliklere karşı bir eğilim gelişti. Herkes kendi zekâsının öngördüğü şeyi eyleme geçirmeyi istiyordu. Böylece beşinci alt-soy döneminde karmaşık koşullar egemen olmaya başladı ve altıncısında bunlar bireyin dik başlı düşüncesinin genel yasalar çerçevesine alınmasının gerekli olduğu duygusuna yol açtı. Üçüncü alt-soyun topluluklarındaki ihtişam, ortak anıların düzen ve uyum getirdiği olgusuna dayanıyordu. Altıncısında ise bu düzen, düşünceden kaynaklanan yasalarla getirilecekti. Dolayısıyla, adalet ve hukuk düzenlemelerinin başlangıcı bu altıncı alt-soyda aranmalıdır.
Üçüncü alt-soy döneminde, bir grup insanın ayrılması, ancak bunlar kendi topluluklarının dışına itildiğinde ortaya çıkıyordu; çünkü hafızadan ötürü egemen koşullar altında kendilerini rahat hissediyorlardı. Altıncısında bu önemli ölçü de farklı hale geldi. Düşüncenin hesap kitap yapma yetisi, yeni olanı bu şekilde aradı; insanları teşebbüslere ve yeni kuruluşlara yöneltti. Akatlar, dolayısıyla, kolonileşmeye yatkın olan, müteşebbis bir halktı. Giderek gelişen düşünce ve yargılama yetisini besleyen de özellikle ticaret oldu.