Читайте только на Литрес

Kitap dosya olarak indirilemez ancak uygulamamız üzerinden veya online olarak web sitemizden okunabilir.

Kitabı oku: «Sherlock Holmes'un Vaka Kitabı Bütün Maceraları 9», sayfa 3

Yazı tipi:

Ünlü dedektif Bay Sherlock Holmes’un bu sabah kanlı bir saldırının kurbanı olduğunu ve henüz hayati tehlikeyi atlatamadığını üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz. Henüz elimizde ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır ama olayın Regent Caddesi’ndeki Cafe Royal’in hemen önünde, saat on iki sularında cereyan ettiği bilinmektedir. Eli sopalı iki adam, Bay Holmes’a saldırarak kafasında ve vücudunda yaralar açmıştır. Doktorlar durumunun kritik olduğunu söylüyorlar. Kendisi Charing Hastanesine kaldırılmış ancak ısrarları üzerine Baker Caddesi’ndeki dairesine götürülmüştür. Ona saldıran hainlerin oldukça iyi giyimli beyler oldukları anlaşılmıştır. Bu adamların, görgü tanıklarının arasından geçerek Cafe Royal’e girdikleri, oradan da arka tarafta bulunan Glasshouse Caddesi’nden kaçtıkları anlaşılmıştır. Şuna hiç şüphe yok ki yaralının can çekişmesinden ve feryatlarından yararlanarak kaçmayı başarmışlardır.

Paragrafı hızla okuduktan sonra hemen bir arabaya atlayarak Baker Caddesi’ne gittiğimi söylememe gerek yok. Ünlü cerrah Sör Leslie Oakshott’ın arabasını kaldırımda, kendisini de koridorda beklerken buldum.

“Şimdilik hayati bir tehlikesi yok.” diye rapor verdi bana, “Kafasında iki yarık ve oldukça ciddi yaralar var. Birkaç dikiş atmak zorunda kaldık. Morfin enjekte ettik. Dinlenmesi şart ama yine de onunla birkaç dakika görüşebilirsiniz.”

İzini koparır koparmaz hızla karanlık odasına girdim. Hastanın gözleri fal taşı gibi açıktı, boğuk bir sesle adımı fısıldadı. Perdelerin dörtte üçü kapalıydı ama aradan sızan güneş ışığı, yaralı arkadaşımın kafasındaki bandajın üzerine vuruyordu. Beyaz bez kompresin üzerinde kıpkırmızı bir kan lekesi vardı. Hemen yanına oturarak başımı öne doğru eğdim.

“Sorun değil, Watson. O kadar korkmana gerek yok.” diye mırıldandı çok cılız bir sesle, “Göründüğüm kadar kötü değilim.”

“İşte buna çok sevindim!”

“Bildiğin gibi ben de eskrimde usta sayılırım. Kendimi iyi savundum; ama ikinci bir adamın varlığı bana fazla geldi.”

“Senin için ne yapabilirim Holmes? Tabii o lanet olası adam onları senin peşine saldı. Senin tek bir sözünle gidip dünyayı dar ederim ona!”

“Sevgili dostum Watson! Hayır, biz bir şey yapamayız. O adamı ancak polisler yakalamalı. Fakat kaçışları çok iyi planlanmıştı. Buna emin olabilirsin. Biraz bekle. Benim de planlarım var. İlk olarak, aldığım yaraları biraz abartmalıyım. Mutlaka haber almak için sana gelecekler. O yüzden olanları iyice abartmalısın. Eğer haftayı çıkarırsam şanslı olduğumu, beyin sarsıntısı geçirdiğimi, ne istersen onu söyle! İyice aşırıya kaçmalısın.”

“Ya Sör Leslie Oakshott?”

“Ah, ondan yana sorun yok. Ona ne kadar kötü olduğumu anlatırım. O işi bana bırak.”

“Başka bir şey istiyor musun?”

“Evet. Shinwell Johnson’a kızı uzaklaştırmasını söyle. O adamlar onun peşinde olacaklar. Bu davada benimle iş birliği yaptığını biliyorlar artık. Bana bunu yapanlar onu da ihmal etmeyeceklerdir. Bu çok acil. Mutlaka bu akşam halletmelisin.”

“Hemen giderim. Başka bir şey var mı?”

“Pipomu ve tabii ki tütünü masanın üzerine bırakıver. Harika! Harekâtımızı planlamak için her sabah mutlaka yanıma uğramalısın.”

O akşam tehlike geçene kadar gizlenmesi için Bayan Winter’ı, sessiz sakin bir banliyöye yerleştirdik Johnson ile beraber.

Altı gün boyunca insanlara Holmes’un ölüm döşeğinde olduğu izlenimini vermiştik. Bültenler durumun ciddiyetinden, gazeteler ise ne kadar kötü olduğundan söz ediyordu; ancak daimî ziyaretlerimden durumun o kadar da fena olmadığını biliyordum. Onun kararlılığı ve dayanıklı yapısı, mucizeler yaratıyordu. Hızla iyileşiyordu, hatta normalden çabuk iyileşmesi bana rol yaptığını bile düşündürüyordu bazen. Garip bir şekilde ağzını bıçak açmıyordu; bu da en yakın arkadaşını bile planlarının ne olduğu konusunda tahminler yürütmeye sürüklüyordu. Bir komplonun, sadece onu tasarlayan kişi tarafından bilinmesinin en güvenli yol olduğuna inanıyordu. Ona herkesten daha yakındım ama yine de aradaki boşlukları dolduramıyordum.

Yedinci gününde akşam gazeteleri, onun yılancık hastalığına yakalandığını yazmıştı. Aslında sadece dikişleri alınmıştı. Aynı akşam gazetesinde bir haber daha okumuştum ve bunu arkadaşıma söylemek zorundaydım. Cuma günü Liverpool’dan Ruritania’ya4 hareket edecek olan Cunard gemisinin yolcuları arasında Baron Adelbert Gruner da vardı ve Bayan Violet de Merville ile ikisinin yaklaşmakta olan düğünlerinden önce baronun Amerika’da halletmesi gereken bazı finansal meseleleri olduğu yazıyordu. Holmes okuduğum habere konsantre olmuş, ciddi bir şekilde dinlemişti. Bu da onun ne kadar etkilendiğini gösteriyordu.

“Cuma!” diye haykırdı, “Sadece üç gün. Belli ki o hain başına gelebilecek tehlikelerden uzak kalmak istiyor. Ama öyle olmayacak Watson! Kesinlikle olmayacak! Şimdi, Watson, benim için bir şey yapmanı istiyorum.”

“İstediğini yapmaya hazırım Holmes.”

“Madem öyle, bundan sonraki yirmi dört saatini Çin çömlekçiliği üzerine yoğun bir çalışma yaparak geçireceksin.”

Başka açıklama getirmedi, ben de bir şey sormadım. Uzun deneyimlerim bana itaat etmenin faydasını öğretmişti çoktan. Ama onun odasından ayrılıp Baker Caddesi’nde yürürken bu tuhaf emri nasıl yerine getireceğimi düşünüp durdum. En sonunda St. James Meydanı’ndaki Londra Kütüphanesine giderek arkadaşım olan kütüphane memuruna durumu anlattım ve daireme doğru yol aldığımda kolumun altında epeyce kitap vardı.

Aşırı derecede yoğun çalışan dava vekilinin, pazartesi sorguladığı tanığa ait bütün bilgileri cumartesi olmadan unuttuğu söylenir. Elbette çömlekçilik üzerine bir uzman olmama imkân yoktu ama yine de ufak bir dinlenme dışında, bütün akşamüstünü, geceyi ve ertesi sabahı, gerekli bilgileri ve isimleri ezberleyerek geçirdim. Ünlü dekoratörlerin özelliklerini, çevrimsel tarihlerin gizemlerini, Hung-wu’nun özelliklerini ve Yung-lo’nun güzelliklerini, Tang-ying’in yazıtlarını, Sung ve Yuan’ın ilkel dönemlerindeki eserlerini öğrenerek geçirdim zamanımı. Ertesi akşam Holmes’a uğradığımda bütün bu bilgilere sahiptim. Artık yataktan kalkmış, en sevdiği koltuğuna gömülmüş, sargılarla dolu kafasına ellerini dayamıştı. Yayımlanan gazete haberlerine bakılsa böyle kalkıp oturabileceğini hayal bile edemezdiniz.

“Ah, Holmes!..” dedim, “Gazetelere göre sen ölmek üzeresin.”

“Benim yaratmak istediğim izlenim de bu.” dedi, “Ve şimdi Watson, derslerine iyi çalıştın mı?”

“En azından denedim.”

“Çok iyi. Konuyla ilgili mantık dışına çıkmayan bir sohbet yapabilir misin?”

“Sanıyorum başarabilirim.”

“O hâlde şömine rafındaki o ufak kutuyu bana uzatıver.”

Kutunun kapağını açarak çok kaliteli bir ipek kumaşa dikkatle sarılmış küçük bir şey çıkardı. Bunun da içinden çok narin, lacivert renkte ufak bir tabak çıktı ortaya.

“Dikkatli tutmalısın Watson. Bu, Ming Hanedanı’na ait gerçek bir eser. Christies’de bundan daha iyi bir parça bulamazsın. Bunun tam takımıyla kralı kurtaracak fidyeyi bile ödeyebilirsin. Hatta Pekin’in görkemli sarayı dışında bunun takımını bulabilme ihtimalin yok denilecek kadar az. Bunu görmek bir uzmanı bile çıldırtmaya yeter.”

“Bununla ne yapacağım peki?”

Holmes bana bir kart uzattı. Üzerinde “Dr. Hill Barton, Half Moon Caddesi, 369 numara” yazıyordu.

“Bu gece senin adın bu olacak Watson. Baron Gruner’ya gideceksin. Onun alışkanlıklarını biraz olsun öğrendim; saat sekiz buçuk gibi boş olacağını düşünüyorum. Senin kendisine uğrayacağını ve Ming porselenine ait oldukça nadide bir örnek getireceğini yazan bir notu önceden göndereceğiz. Bir tıp adamı olacaksın; ne de olsa bu rolü düzenbazlık yapmadan rahatlıkla oynayabilirsin. Sen bir koleksiyoncusun, bu parça eline geçti, baronun bu konuya meraklı olduğunu biliyorsun, iyi bir fiyata satmak istediğini söyleyeceksin.”

“Ne kadara?”

“İyi bir soru Watson. Eğer kendi malının değerini bilmezsen gerçekten kötü tökezlemiş olursun. Sör James bu tabağı benim için temin etti ve anladığım kadarıyla o da müşterisinin koleksiyonundan almış. Dünyada bunun eşi benzeri olmadığını söylersek abartmış sayılmayız.”

“Bir uzmanın değer biçmesini önerebilirim.”

“Harika, Watson! Bugün kıvılcımlar saçıyorsun. Christie ya da Sotheby’yi önerebilirsin. Bu konudaki hassasiyetinin fiyat biçmeye engel olduğunu söyleyebilirsin.”

“Ya beni görmek istemezse?”

“Tabii ki seni görmek isteyecektir. Aşırı derecede bir koleksiyon tutkusu var, özellikle uzman sayıldığı bu konuda. Buraya gel ve otur Watson, sana yazman gerekenleri söyleyeceğim. Cevap vermesi gerekmiyor. Sadece onunla görüşmek istediğini ve nedenini yazacaksın.”

Takdire şayan bir mektup olmuştu. Kısa, nazik ve meraklısını tahrik eder nitelikte… Yerel bir ulak mektubu sahibine ulaştırdı. Aynı gece, elimde tabak ve cebimde Dr. Hill Barton’ın kartvizitiyle, yeni macerama atılmak üzere yola koyuldum.

Evin ve özel arazisinin muhteşemliği, Sör James’in de dediği gibi Baron Gruner’nın ne kadar varlıklı olduğunu gösteriyordu. Her iki tarafında nadide bitkilerle çevrelenmiş uzun, sarmal giriş; heykellerle bezenmiş, çakıllarla döşenmiş bir meydana açılıyordu. Bu yer, bolluk günlerinde, Güney Afrikalı bir altın kralı tarafından yaptırılmıştı. Uzun, köşelerinde kuleleri olan alçak ev, her ne kadar mimari bir kâbusa benzese de yine de büyüklük ve sağlamlık bakımından oldukça görkemli sayılırdı. Bir piskopos kadar süslü bir başuşak beni içeri almıştı ve tüylü kadife elbiseler giymiş başka bir uşağa teslim etmişti. O da beni baronun huzuruna çıkarmıştı.

Pencerelerin arasında, içinde porselen koleksiyonun bir kısmı bulunan açık bir camekânın önünde duruyordu. İçeri girerken elinde ufak, kahverengi bir vazoyla bana doğru döndü.

“Lütfen oturun doktor.” dedi, “Ben de kendi hazinelerimi gözden geçiriyordum ve aralarına bir tane daha eklemeye gücümün yetip yetmeyeceğini düşünüyordum. VII. yüzyıla ait bu Tang parçasının ilginizi çekebileceğini düşünüyorum. Bundan daha iyi bir işçilik, daha ince ve şeffaf bir tabaka görmediğinize eminim. Sözünü ettiğiniz Ming tabağı yanınızda mı?”

Kutuyu dikkatle açarak parçayı ona uzattım. Masasına oturdu, lambayı yanaştırdı -çünkü hava kararmak üzereydi- ve incelemeye başladı. Bunu yaparken sarı ışık yüzüne vuruyor ve onu incelememi kolaylaştırıyordu.

Gerçekten de olağanüstü derecede yakışıklı bir adamdı. Güzellik bakımından kazandığı ünü tamamıyla hak ediyordu. Orta boyluydu belki ama oldukça zarif hatlara sahipti. Neredeyse bir Doğulu kadar esmerdi ve kocaman, koyu renk gözleri vardı. Baygın bakışları kolaylıkla kadınların ilgisini çekebilecek nitelikteydi. Saçları ve bıyığı kuzguni siyah idi. Bıyığı kısa, sivriydi. Üstelik bal mumu ile şekillendirilmişti. Dümdüz, ince ağzı dışında, hatları genel olarak muntazam ve hoş görünüyordu. Eğer bir katilin ağzı nasıl olur diye sorsalar herhâlde onunkini tarif ederdim; yüzündeki bir bıçak yarası gibi zalim, sert, sımsıkı, merhametsiz ve korkunç duruyordu. Onu bıyığı ile gizlemeyerek hata ediyordu. Kurbanlarını ikaz etmek istercesine doğanın verdiği bir tehlike sinyali gibiydi âdeta. Ses tonu çok çekiciydi, tavırları ise mükemmel. Onun otuzlu yaşlarında olduğunu söyleyebilirdim ama daha sonra kırk iki yaşında olduğunu öğrendim.

“Çok iyi, gerçekten de eşsiz!” dedi en sonunda, “Bunların altı eşinin daha sizde olduğunu mu söylüyorsunuz? Bu kadar olağanüstü parçaların bulunduğunu bilmemem, beni hayrete düşürdü doğrusu. İngiltere’de bunlardan bir tane olduğunu biliyorum ama onun da piyasaya düşmesi mümkün değil. Bunu nasıl elde ettiğinizi sorarak patavatsızlık etmiş sayılır mıyım Dr. Hill Barton?”

“Gerçekten önemli mi?” diye sordum elimden geldiğince kayıtsız davranmaya çalışarak. “Parçanın gerçek olduğunu siz de biliyorsunuz ama değerine gelince; bir uzmandan yardım almakta fayda var.”

“Oldukça gizemli bir durum…” dedi sonra, koyu renk gözlerinde bir anlık şüpheyle, “Böyle değerli parçalar söz konusuyken insan doğal olarak her şeyi öğrenmek ister. Bunun gerçek olduğu kesin. Hiç şüphem yok ama her şeyi hesaba katarak konuşmak istiyorum; diyelim ki bunu satmaya hakkınızın olmadığı daha sonra ispatlandı…”

“Böyle bir şeyin olmayacağını her bakımdan garanti edebilirim.”

“Bu da ne tür bir garanti vereceğiniz sorusunu getiriyor akla.”

“Bankacılarım buna cevap verebilir.”

“Anlıyorum, ama yine de bu alışveriş bana biraz tuhaf geliyor.”

“Bu fırsatı ister değerlendirin ister değerlendirmeyin.” dedim renk vermeyerek, “İlk teklifimi size yaptım çünkü bir uzman olduğunuzu biliyorum. Diğer alıcılarla böyle bir sorun yaşamayacağımdan eminim.”

“Bir uzman olduğumu size kim söyledi?”

“Bu konu üzerine bir kitap yazdığınızı biliyorum.”

“Kitabımı okudunuz mu?”

“Hayır.”

“Olur şey değil! Bu işi anlamak benim için gitgide zorlaşıyor! Bir uzmansınız ve koleksiyonunuzda çok değerli bir parça var ama buna rağmen elinizdekinin gerçek değerini kavramanızı sağlayacak tek kitabı okuma zahmetinde hiç bulunmadınız. Haksız mıyım? Buna nasıl bir açıklama getireceksiniz?”

“Yoğun çalışıyorum. Ben bir doktorum.”

“Bu bir cevap değil. Eğer bir adamın hobisi varsa diğer ilgi alanları ne olursa olsun, onunla sonuna kadar meşgul olur. Notunuzda bir uzman olduğunuzu yazmışsınız.”

“Evet, öyleyim.”

“Sizi sınamak için birkaç soru sorabilir miyim? Şunu da eklemek istiyorum doktor -tabii, eğer gerçekten doktorsanız- bu iş gitgide daha da şüpheli bir hâl alıyor. İmparator Shomu hakkında ne biliyorsunuz ve onu Nora yakınlarındaki Shoso-in ile nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Aman Tanrı’m, bu soru sizi şaşırttı mı? O hâlde, Kuzey Wei Hanedanı’nı ve çinicilik tarihindeki yerini anlatın bana.”

Sinirlenmiş numarası yaparak sandalyemden fırladım. “Buna tahammül edemem bayım!” dedim, “Ben buraya size iyilik yapmak için geldim, bir ilkokul çocuğu gibi sınava tabi tutulmak için değil. Bu konulardaki bilgim belki sizinki kadar iyi olmayabilir ama hakaret edercesine sorduğunuz sorulara kesinlikle cevap vermek niyetinde değilim.”

Bana dik dik baktı. Gözlerindeki sükûnet gitmişti. Bana alev saçan gözlerle bakmaya başladı. O zalim dudaklarının arasından dişlerinin parıltısını görebiliyordum.

“Bana nasıl bir oyun oynuyorsunuz? Buraya casus olarak geldiniz. Siz Holmes’un gizli ajanısınız. İkiniz beni kandırmaya çalışıyorsunuz. Adamın ölmek üzere olduğunu duydum, yine de beni gözetlemek için adamlarını gönderiyor. Buraya elinizi kolunuzu sallaya sallaya girdiniz belki; ama girdiğiniz kadar kolay çıkamayacağınızı göreceksiniz.”

Adam kendinden geçercesine büyük bir öfkeyle ayağa fırlamıştı ve ben de gelecek saldırıya karşı kendimi sağlama almak amacıyla bir adım geri atmıştım. Belki benden en başta şüphelenmişti. Beni sınayarak da gerçeği öğrenmişti. Onu hâlâ aldatmayı ummam gerçekten de büyük bir hata olurdu. Yanındaki çekmeceye elini daldırarak çılgınca karıştırmaya başlamıştı. Sonra birdenbire sessiz kalarak etrafı dinlemeye koyuldu ve işte o an olanlar olmuştu. Kulağına bir darbe inmişti.

“Ah!” diye bağırdı, “Ah!” Ve hemen arkasındaki odaya fırladı.

İki adımda açık olan kapıya ulaştım; gördüğüm manzarayı hayatımın sonuna kadar unutmayacağım. Bahçeye açılan pencere ardına kadar açıktı. Hemen yanında kafası kanlı bandajlarla sarılı, yüzü kireç gibi bembeyaz, yorgun, korkunç bir hayalete benzeyen Sherlock Holmes duruyordu. Bir sonraki hamlesi dışarı atlamak oldu ve dışarıdaki çalılara çarparken çıkan sesi duydum. Öfkeyle hırlayan ev sahibi, hemen peşinden açık pencereye doğru koştu.

Ve sonrası!.. Her şey bir anda olup bitmişti ama olanları tamamıyla görmüştüm. Bir kol -bir kadın kolu- çalılıkların arasından ortaya çıkmıştı. Aynı anda da baron iğrenç bir çığlık atmıştı. Hafızama kazınan bir çığlıktı. Yüzünü iki eliyle kavrayarak odada bir aşağı bir yukarı koşmaya başlamıştı, kafasını da duvarlara vuruyordu. Sonra halının üzerine kapaklandı, çığlıkları evinin içinde yankılanırken bir taraftan da debelenip kıvranıyordu.

“Su! Tanrı aşkına su!” diye haykırıyordu.

Ufak masadan sürahiyi kaparak yardımına koştum. Aynı anda başuşak ve diğer hizmetkârlar koridordan koşarak geldiler. Yaralı adamın yanına eğilip o korkunç yüzü lambaya doğru çevirdiğimde içlerinden bir tanesinin bayıldığını hatırlıyorum. Kezzap kulaklarından çenesine kadar her tarafına işliyordu. Gözlerinden bir tanesi çoktan beyazlaşmış ve cam gibi olmuştu. Diğeri ise kızarmış ve iltihaplanmıştı. Birkaç dakika önce büyük bir beğeni ile baktığım yüz hatları, bir ressamın güzel bir tablosunun üzerinde ıslak ve pis bir süngeri gezdirmesi misali mahvolmuştu. Bulanık, soluk, insanlıktan çıkmış, korkunç bir durumdaydı.

Kezzaplı saldırıyı size birkaç kelimeyle anlatmaya çalıştım. Bazıları pencereden tırmanmış, diğerleri de bahçeye koşmuştu ama hava iyice kararmış ve yağmur yağmaya başlamıştı. Kurban iyice öfkelenerek, çığlıkları arasında sövüp sayıyordu. “O şirret kadın Kitty Winter’dı!” diye haykırıyordu, “O ne dişi şeytan o! Bunu ödeyecek! Bunu ödeyecek! Ah, Tanrı’m, ben bu acıya daha fazla dayanamayacağım!”

Yüzünü sildim, yaralarına pamukla tampon yaptım ve deri altından morfin enjekte ettim. Geçirdiği şok yüzünden bana duyduğu şüpheleri bir anda yok olup gitmişti ve ellerime sıkı sıkı yapışmıştı. O ölü balık gibi gözleriyle sanki her şeyi düzeltecek güce sahipmişim gibi bana bakıyordu. Böyle iğrenç bir değişime sebep olan onun o aşağılık yaşantısı aklıma gelmeseydi, yaşadığı yıkım karşısında belki ben bile ağlayabilirdim. Alev gibi yanan elleriyle beni sıkı sıkı tutması çok tiksindiriciydi ve aile doktoru, peşinden de bir uzman geldiğinde, sorumluluğu üzerimden aldıkları için çok rahatlamıştım. Bir polis müfettişi de gelmişti, ona gerçek kartvizitimi uzatmıştım. Başka türlü davranmam saçma, aynı zamanda da boşuna olurdu. Ne de olsa Holmes’u Yard’da tanıdıkları gibi beni de simaen tanıyorlardı. Bunun üzerine o kasvetli ve korku dolu evden ayrıldım. Bir saat içinde Baker Caddesi’ndeydim.

Holmes her zamanki koltuğuna oturmuş, solgun ve bitkin görünüyordu. Yaralarından ayrı olarak, o gece yaşanan olaylar karşısında, çelik gibi sinirleri de yıpranmıştı. Baronun geçirdiği korkunç değişimi anlatırken beni dehşet içinde dinlemişti.

“Günahlarının bedeli bu Watson, günahların bedeli!” dedi, “Er veya geç bunu ödeyeceksin. Tanrı biliyor ya onun çok günahı vardı.” diye ekledi masanın üzerinde duran kahverengi defteri alarak. “Kadının söz ettiği defter bu. Eğer bu, o evliliğe engel olmazsa hiçbir şey olamaz. Ama engel olacak Watson. Engel olmalı! Kendine saygısı olan hiçbir kadın bunu kabul edemez.”

“Sevgililerini anlatan bir günlük mü?”

“Daha çok şehvetini anlatan bir günlük. Nasıl istersen öyle de. Bayan Winter bundan söz ettiği an, eğer elimize geçirebilirsek ne kadar müthiş bir silahımızın olacağını anlamıştım. Ama o sırada düşüncelerimi açığa vurmadım, yoksa bu kadın her şeyi mahvedebilirdi. Yine de aklımdan çıkaramadım. Sonra bana yapılan bu saldırı sayesinde, baronu bana karşı önlem almaması gerektiğine inandırdım. Her şey yolunda gidiyordu. Belki biraz daha beklerdim; ama onun şu Amerika yolculuğu, elimi çabuk tutmama neden oldu. Böyle riskli bir defteri kesinlikle arkasında bırakmazdı. Bu yüzden bir an önce harekete geçmeliydim. Gece için bir soygun düzenlemek imkânsız gözüküyordu. Çünkü soygunculara karşı önlem alıyordu. Ama akşamüstü bir şansım vardı, sadece onun dikkatini başka yöne çekmeliydim. İşte tam bu noktada, sen ve mavi tabağın devreye girdi. Fakat kitabın yerinden emin olmalıydım; çünkü harekete geçmek için sadece birkaç dakikam vardı ve senin Çin çömlekçiliği hakkındaki sınırlı bilgin beni engelliyordu. Bu yüzden son anda kızı da yanıma aldım. Pelerinin altında titizlikle taşıdığı paketin ne olduğunu nereden bilebilirdim ki? Tamamıyla bana yardımcı olmak için geldiğini sanmıştım. Ama onun aklından başka şeyler geçiyormuş.”

“Beni senin gönderdiğini tahmin etti.”

“Öyle düşüneceğinden korkmuştum. Defteri rahatça elde edene kadar onu oyaladın sayılır, gerçi bu görünmeden kaçmama yetmedi. Ah, Sör James, gelmenize çok sevindim!”

Nazik arkadaşımız önceden gönderdiğimiz bir davet üzerine gelmişti. Holmes olanları anlatırken pürdikkat dinlemişti.

“Mucizeler yaratmışsınız, mucizeler!” diye bağırdı hikâyemiz bittiğinde, “Ama yarası Dr. Watson’ın dediği kadar kötüyse bu iğrenç defteri kullanmaya gerek kalmadan evliliklerine zaten engel olmuş sayılabiliriz belki.”

Holmes kafasını salladı. “De Merville gibi kadınlar öyle davranmazlar. Onu bir mağdur gibi görerek üzerine daha çok titreyebilir. Hayır, hayır, yıkmamız gereken bu adamın ahlaki yönü, fiziksel yönü değil. Bu defter kızı kendine getirecektir ve bunu yapabilecek başka bir şeyin olduğunu sanmıyorum. İçindekiler adamın kendi el yazısıyla yazılmış. Hanımefendi artık bunu da inkâr edemez.”

Sör James yanımızdan ayrılırken hem defteri hem de değerli tabağı yanında götürmüştü. Ben işime geciktiğim için onunla birlikte çıkmıştım. Bir araba onu bekliyordu. Hemen içine atladı, şapkası armalı arabacıya aceleyle bir emir verdi ve hızla yola koyuldular. Paltosunu camdan sarkıtarak hanedan armasını kapatmaya çalıştı ama yine de sokak ışığında ne olduğunu görebildim. Şaşkınlık içinde nefesim kesildi. Sonra hemen geri dönerek Holmes’un odasına çıktım.

“Müşterimizin kim olduğunu öğrendim!” diye haykırdım olayın heyecanıyla, “Holmes, o…”

“O vefalı bir dost ve yürekli bir beyefendi.” dedi Holmes daha fazla konuşmama engel olmak için elini kaldırarak, “Aramızda sonsuza kadar sır olarak kalsın.”

O defterin nasıl kullanıldığını bilmiyorum. Sör James her şeyi ayarlamış olmalıydı veya büyük bir ihtimalle, böylesine hassas bir görevi kızın babasına havale etmişti. Ne şekilde olduysa oldu ama yine de istenilen sonuç elde edilmişti. Üç gün sonra “The Morning Post”ta yayımlanan bir haberde, Baron Adelbert Gruner ile Bayan Violet de Merville’nin arasında gerçekleşmesi beklenen düğünün iptal edildiği yazıyordu. Aynı gazetede, Bayan Kitty Winter’a karşı yürütülen davaya ait ilk mahkeme celsesinden de söz ediliyordu. Barona kezzap atmakla suçlanıyordu ve duruşma sırasında ortaya konan hafifletici sebepler doğrultusunda verilen karar, verilebilecek cezaların en hafifi olarak hatırlanacaktı. Sherlock Holmes’a hırsızlık suçundan bir soruşturma açılmıştı ama bunu iyi bir amaç için yaptığı ortaya çıkınca ve müşterisi ünlü biri olunca, en katı İngiliz yasaları bile daha insani ve esnek olabiliyordu. Arkadaşım henüz sanık koltuğuna oturmuş değildir.

4.Ruritania: İngiliz yazar Anthony Hope tarafından kurgulanmış, Orta Avrupa’da yer alan bir hayalî ülkedir.

Türler ve etiketler

Yaş sınırı:
0+
Litres'teki yayın tarihi:
11 temmuz 2023
ISBN:
978-625-6485-20-4
Yayıncı:
Telif hakkı:
Elips Kitap
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 5, 1 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 5, 6 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 3,3, 3 oylamaya göre