Kitabı oku: «Sherlock Holmes'un Vaka Kitabı Bütün Maceraları 9», sayfa 4
Solgun Asker
Arkadaşım Watson, haddini bilmekle beraber oldukça azimli olduğunu da her zaman göstermiştir. Uzun süredir kendi deneyimlerimi kaleme almamda ısrar ediyordu. Galiba bu meşakkati ister istemez üstlenmek zorunda kaldım; çünkü ona sık sık hikâyelerinin ne kadar yüzeysel olduklarını söyleyip durdum. Anlattıklarının ne kadar yüzeysel olduğunu, gerçeklere bağlı kalmaktansa halkın beğenisine daha fazla önem verdiğini her fırsatta belirttiğim göz önüne alınırsa bu belayı kendi başıma yine kendimin açtığını düşünebilirsiniz. “O zaman kendin yaz Holmes!” diye sert bir cevap vermişti bana. İtiraf etmek zorundayım ki elime kalemi aldığımda, hikâyelerimi okuyucunun ilgisini çekecek şekilde sunmam gerektiğini anladım. Biraz sonra anlatacağım davanın ilginizi çekmemesi gibi bir durum söz konusu bile değil; çünkü başıma gelen en ilginç olaylardan biridir. Ancak tesadüf bu ya Watson bu davayı hiç kayıtlarına geçirmemiş. Hazır biyografi yazarım ve eski dostumdan söz açılmışken, bunu fırsat bilip şunu söylemek isterim: Eğer çeşitli, ufak tefek araştırmalarımda arkadaşımdan yardım etmesini istediysem bunu duygusallık veya bir kapristen dolayı yapmadım. Watson’ın kendine özgü olağanüstü özellikleri vardır ve benim başarılarımı abartıp, kendi yaptıklarını dikkate almayarak alçak gönüllülük göstermiştir. Kararlarını ve izleyeceğin yolu önceden tahmin edebilen bir yandaş tehlikeli sayılır ama her yeni gelişme biri için şaşkınlık yaratıyor ve o kişi sonucu tahmin edemiyorsa işte o zaman ideal bir can yoldaşı bulmuşsunuz demektir.
Defterime baktığımda tarihin Ocak 1903 olduğunu gördüm. Boer Savaşı’nın hemen bitiminden sonraydı. İri yarı, dinç, esmer, namuslu bir İngiliz olan Bay James M. Dodd beni ziyarete gelmişti. O sıralar, iyi niyetli Watson beni bir eş için terk etmişti; dostluğumuz boyunca yaptığı tek bencilce davranış buydu. Yapayalnız kalmıştım.
Sırtımı pencereye vermek, ziyaretçimi de karşıma oturtmak alışkanlığımdı; böylece bütün ışık onun yüzüne düşüyordu. Bay James M. Dodd konuşmasına nasıl başlayacağını bilemiyordu. Ona yardımcı olmak için bana hiçbir girişimde bulunmadım; çünkü onun sessiz kalışı kendisini gözlemlemem için daha çok vakit kazandırıyordu. Gücümü hissetmelerini sağlayarak müşterilerimi etkilemeyi hep akıllıca bulmuşumdur. Bu nedenle, çıkardığım bazı sonuçları ona sıralamaya başladım.
“Güney Afrika’dan geldiniz sanıyorum efendim.”
“Evet, efendim.” diye cevap verdiğinde şaşkınlığını gizleyememişti.
“İmparatorluğun gönüllü süvari alayındansınız galiba.”
“Aynen öyle.”
“Şüphesiz Middlesex Bölüğü’ndensiniz.”
“Haklısınız Bay Holmes. Siz bir sihirbazsınız!”
Şaşkın ifadesi karşısında gülümsemiştim. “Mert görünüşlü, İngiliz güneşinin asla veremeyeceği bir bronzluğa sahip, mendilini cebi yerine elbise kolunda taşıyan bir bey odama girerse onun neyle meşgul olduğunu tahmin etmek hiç de zor olmaz. Kısa bir sakalınız var, bu da sıradan bir asker olmadığınızı gösteriyor. Her hâlinizden süvari alayına mensup olduğunuz anlaşılıyor. Middlesex’e gelince;
kartvizitinizden Throgmorton Caddesi’nde borsa simsarlığı yaptığınız açıkça görülüyor. Eh, sizin yapınızda biri, bundan başka hangi birliğe katılabilir ki?”
“Her şeyi görebiliyorsunuz…”
“Sizden daha fazlasını görmüyorum, sadece gördüklerime dikkatle bakmak için kendimi eğittim. Ancak Bay Dodd, sabah sabah gözlemlerimi konuşmak için bana uğramadığınızı biliyorum. Tux-bury Old Park’ta neler oluyor, anlatın bakalım?”
“Bay Holmes!..”
“Sevgili bayım, bunda gizemli bir şey yok ki! Mektubunuzun üzerinde yazıyordu ve bu randevuyu ayarlarken çok acil olduğunu söylediğinizde belli ki çok ani ve önemli bir olay meydana gelmiş.”
“Elbette öyle ama mektubu öğleden sonra yazdım ve o zamandan beri birçok şey yaşandı. Eğer Albay Emsworth beni dışarı atmasaydı…”
“Sizi dışarı mı attı?”
“Yani, en azından öyle oldu denilebilir. Zor bir adam bu Albay Emsworth. Zamanında ordudaki en otoriter yöneticilerden biriydi, ayrıca çok da kabaydı. Eğer Godfrey’nin hatırı olmasaydı albaya kesinlikle tahammül edemezdim.”
Pipomu yakarak sandalyeme yaslanmıştım.
“Lütfen tam olarak neyden söz ettiğinizi açıklayın.”
Müşterim haylaz haylaz gülümsemişti.
“Size söylenmeden her şeyi anladığınızı düşünmeye başlamıştım.” dedi, “Size olanları aktaracağım ve ne anlama geldiklerini bana söylemenizi isteyeceğim. Bütün gece bu mesele kafamı kurcalayıp durdu ve düşündükçe daha da karmaşık bir hâl aldı.
Ocak 1901’de orduya yazıldığımda -yani iki yıl önce- genç Godfrey Emsworth de aynı bölüğe katılmıştı. Kendisi, Albay Emsworth’ün tek oğlu -yani Kırım Fatihi Emsworth’ün- ve damarlarında savaşçı kanı dolaştığından orduya gönüllü katılması şaşırtıcı değil. Alayda ondan daha iyisi yoktu. Onunla arkadaşlık kurdum. Ancak aynı hayatı yaşayan, aynı sevinçleri ve üzüntüleri paylaşan iki kişi kurabilirdi böyle bir dostluğu. Can yoldaşımdı ve orduda böyle biriyle karşılaşmak çok önemliydi. Bir yıl süren zorlu bir savaşta iyi ve kötü günlerimiz oldu. Sonra Pretoria yakınlarındaki Diamond Tepesi’nde bir eylem sırasında vuruldu. Cape Town ve Southampton’daki hastanelerden birer mektup gönderdi bana. O zamandan beri ondan haber alamıyorum. Altı ay belki de daha fazla bir süredir ondan haber alamıyorum Bay Holmes. O benim en yakın arkadaşım…
Her neyse, savaş bitmişti ve geri döndüğümüzde Godfrey’nin nerede olduğunu soran bir mektup yazdım babasına. Bana cevap yazmadı. Bir süre bekledikten sonra ona tekrar yazdım. Bu sefer kısa ve kaba bir cevap yolladı. Godfrey’in dünya turuna çıktığını ve en erken bir yıl sonra geri döneceğini yazmıştı. Bundan başka da hiçbir şey belirtmemişti.
Cevabından tatmin olmamıştım Bay Holmes. Bütün olanlar bana çok tuhaf gelmişti. İyi bir arkadaştı ve beni hayatta habersiz bırakmazdı. Onun yapacağı bir davranış değildi bu. Ayrıca büyük bir servetin vârisi olduğunu ve babasıyla arasının pek iyi olmadığını da biliyorum. Adam ona bazen eziyet ediyordu ve genç Godfrey buna sabırla göğüs germeye çalışıyordu. Hayır, kesinlikle tatmin olmamıştım ve meselenin köküne kadar inmeye kararlıydım. Fakat benim de işlerim vardı ve onlarla ilgilenmek zorundaydım. O yüzden ancak iki yıl gibi bir aradan sonra Godfrey meselesini tekrar ele alabildim. Ama her şeyi bir kenara bırakıp sonuna kadar gitmeye kararlıyım.”
Bay James M. Dodd, düşmanınız olmasını istemeyeceğiniz bir adamdı. Mavi gözleri çok haşin bakıyordu ve karemsi çene yapısı konuşurken oldukça merhametsiz bir manzara sergiliyordu.
“Peki neler yaptınız?” diye sormuştum.
“İlk işim, Bedford yakınlarında Tuxbury Old Park’taki evlerine gitmek oldu. Durumun ne olduğunu kendi gözlerimle görmek istedim. Bu yüzden annesine yazdım -babasından yeterince aksi cevaplar almıştım çünkü- ve cepheden taarruza geçtim. Godfrey arkadaşımdı; ortak geçmişimize dair bir sürü şey anlatabileceğimi, o sıralarda evlerinin yakınlarında bulunduğumu ve bir ara onlara uğrayıp uğrayamayacağımı sordum. Oldukça samimi bir cevap aldım annesinden; beni o gece misafir etmek istediğini yazdı. Bunun üzerine pazartesi onlara gittim.
Tuxbury Old Malikânesi ulaşılması zor bir yerdeydi; malikâneye en yakın yer beş mil uzaklıktaydı. İstasyonda araba yoktu ve elimde çantamla yürümek zorunda kaldım. Oraya vardığımda hava kararmak üzereydi. Gezinti yerleri bol olan bir ev; kocaman bir bahçesi var. Tahminlerime göre, birçok dönemi ve stili yansıtan bir evdi. Elizabeth Dönemi’nin ahşap yapılarından Victoria Dönemi’nin sütunlu girişlerine kadar her şeyi görebilirdiniz. İçerisi duvar kâğıtları ile kaplıydı ve solmaya yüz tutmuş eski tablolar vardı. Çok gizemli ve kasvetli bir yerdi. Bir uşak vardı -yaşlı Ralph- herhâlde o da ev ile aynı yaştaydı. Sonra ondan da yaşlı görünen bir karısı vardı. Zamanında Godfrey’nin dadısıymış. Annesinden sonra en fazla şefkat gösteren kişinin o olduğunu söyler dururdu Godfrey. Bu yüzden tuhaf görünüşüne rağmen kendimi ona yakın hissetmiştim. Annesini de sevdim; nazik, ufak tefek, fareye benzeyen bir kadındı. Çekindiğim tek kişi albaydı.
Gider gitmez onunla münakaşa etmiştim, hatta neredeyse istasyona geri dönecektim. Ama onun da istediğinin bu olduğu geldi aklıma. Vazgeçtim ve kaldım. Beni hemen onun çalışma odasına buyur ettiler; karmakarışık masasının arkasında otururken buldum onu. İri yarı, kambur bir adamdı, soluk tenliydi ve birbirine karışmış kır rengi bir sakalı vardı. Bir akbabanın gagasını andıran kırmızı damarlı burnu çıkıntılık yapıyordu. İki tane zalim, gri göz, gür kaşlarının altından nefretle bana bakıyordu. Godfrey’nin, babasından neden pek söz etmediğini daha iyi anlamıştım.
‘Evet, efendim…’ dedi kulak tırmalayıcı bir ses tonuyla, ‘Ziyaretinizin gerçek sebebini öğrenmek için sabırsızlanıyorum.’
Eşine yazdığım mektupta her şeyi açıkladığımı söyledim.
‘Evet, evet… Godfrey ile Afrika’da tanıştığınızı yazmışsınız. Tabii, bu konuda bir tek sizin sözünüz var…’
‘Onun mektupları cebimde.’
‘Onları rica edebilir miyim?’
Ona uzattığım iki mektuba şöyle bir baktıktan sonra bana geri fırlatmıştı.
‘O hâlde şimdi ne olacak?’ diye sormuştu.
‘Oğlunuz Godfrey’yi çok severim. Bizi birbirimize bağlayan birçok anımız var. Onun aniden susmasını merak ederek nelerin döndüğünü öğrenmek istemem normal değil mi sizce?’
‘Yanlış hatırlamıyorsam bayım, onun şu an neler yaptığını daha önce size mektupla bildirmiştim. Dünya turuna çıktı. Afrika’da yaşadıklarından sonra sağlığı kötüye gitti ve hem annesi hem de ben, onun dinlenmesi gerektiğine ve bir hava değişikliğine ihtiyacı olduğuna karar verdik. Bu meseleyle ilgilenen diğer arkadaşlarına da bunu iletirseniz çok sevinirim, inanın.’
‘Elbette.’ diye cevap verdim, ‘Ama belki bana, seyahat ettiği geminin adıyla hangi rotayı izlediğini ve ne zaman yola çıktığını söyleme nezaketinde bulunursunuz. Hiç şüphem yok ki ona bu yolla bir mektup gönderebilirim.’
Ricam karşısında ev sahibim hem şaşırdı hem de sinirlendi. O kocaman gür kaşlarını çatarak, parmaklarını masanın üzerinde sabırsızca tıkırdatıp durdu. Satrançta tehlikeli bir hamle yapmak üzere olan rakibine nasıl karşılık vereceğini kestirmeye çalışan biri gibi aniden kafasını kaldırıp bana baktı.
‘Birçok insan, Bay Dodd…’ dedi, ‘Sizin bu bitmek bilmeyen ısrarlarınız karşısında incinebilir ve küstahlaştığınızı düşünebilir.’
‘Bunu oğlunuzu gerçekten sevdiğim için yaptığıma inanmalısınız efendim.’
‘Elbette… Ben de olayı böyle değerlendiriyorum. Ancak sizden bu araştırmalarınızı bırakmanızı isteyeceğim. Her ailenin kendine ait bir özel hayatı ve amaçları vardır ve her ne kadar iyi niyetli olsalar da yabancılara bunları yansıtmak zorunda değillerdir. Eşim Godfrey’nin geçmişiyle ilgili bir şeyler öğrenme hevesinde ve bunları ona ancak siz anlatabilirsiniz. Ama sizden rica ediyorum, günümüzü ve geleceği artık bir kenara bırakın. Bu şekilde araştırmanızın hiçbir yararı olmayacak bayım. Bizi hassas ve aynı zamanda zor bir duruma sokuyorsunuz.’
Böylece, çıkışı olmayan bir yola sapmış oldum Bay Holmes. Yapabileceğim bir şey kalmamıştı. Durumu kabullenmiş gibi yaptım. Ama arkadaşıma neler olduğunu öğrenmeden huzur bulamayacaktım. Sonuna kadar gitmeye yemin ettim. Çok sıkıcı bir gece geçirdik. Üçümüz kasvetli, donuk, eski bir odada sessizce yemek yedik. Kadıncağız oğlu hakkında hevesle bana bir sürü soru sordu; ama ihtiyarın morali bozuktu ve somurtarak oturmuştu. Yaşadıklarımdan o kadar sıkılmıştım ki en uygun zamanı kollayarak bir bahane buldum ve odama çekildim. İlk katta büyük, sade bir odaydı, en az evin geri kalanı kadar kasvetliydi; ama bir yıl boyunca bozkırlarda uyuyan biri olarak yattığım yerin pek önemi yoktu Bay Holmes. Perdeleri açarak bahçeye baktım, güzel bir geceydi ve ayın pırıl pırıl parladığını hatırlıyorum. Yanan şöminenin yanına oturdum, bir tarafımda üzerinde lambası olan bir masa vardı ve aklımı başka bir şeyle meşgul etmek amacıyla bir roman okumaya çabaladım. Ancak yaşlı uşak Ralph elinde bir kova kömürle çıkageldi.
‘Geceleyin yakıtınızın tükeneceğini düşündüm efendim. Hava çok keskin ve bu odalar soğuk oluyor.’
Odadan çıkmadan önce biraz duraksamıştı, ona dönüp baktığımda kırış kırış olmuş yüzünün hüzün dolu olduğunu fark ettim.
‘Affedersiniz efendim, ama akşam yemeğinde genç efendim Godfrey hakkında söylediklerinize ister istemez kulak misafiri oldum. Biliyorsunuz efendim, eşim ona dadılık yaptı. Ben de bir bakıma onun manevi babası sayılırım. O yüzden ilgilenmemiz çok doğal. İyi bir asker olduğunu söylediniz değil mi, efendim?’
‘Alayda ondan daha cesuru yoktu. Bir keresinde Boer’lerle savaşırken beni kurtarmıştı. Şu an hayatta olmayabilirdim.’
Yaşlı uşak ince ellerini ovuşturmuştu.
‘Evet efendim, evet, Bay Godfrey öyle biridir. O hep cesurdu. Bahçede tırmanmadığı ağaç kalmamıştı. Onu hiçbir şey durduramazdı. İyi bir çocuktu ve tabii ki çok iyi bir adamdı efendim.’
Hemen ayağa fırlamıştım.
‘Bana bak!’ diye haykırmıştım, ‘Hep olanlar geçmişte kalmış gibi konuşuyorsun. O ölmüş gibi davranıyorsun. Nedir bu gizem? Godfrey Emsworth’e ne oldu?’
Yaşlı adamı omzundan yakalamıştım. Ama hemen uzaklaştı.
‘Ne demek istediğinizi anlamıyorum efendim. Bay Godfrey’yi ancak efendimden öğrenebilirsiniz. O bilir. Bana karışmak düşmez.’
Odadan çıkmak üzereyken onu kolundan yakaladım.
‘Beni dinle!’ dedim, ‘Seni bütün gece burada tutmam gerekse bile bir soruma cevap istiyorum: Godfrey öldü mü?’
Gözlerimin içine bakamadı. Âdeta hipnotize edilmiş gibiydi. Zorla cevap almıştım ondan. Ama korkunç ve beklenmedik bir cevaptı bu.
‘Keşke ölmüş olsaydı!’ diye haykırarak kolunu benden kurtardı ve odadan fırladı.
Herhâlde o anki ruh hâlimin pek de iyi olmadığını tahmin edebilirsiniz Bay Holmes. Yaşlı adamın sözleri aklıma sadece bir tek açıklama getiriyordu: Belli ki zavallı arkadaşım bir suça karışmış ya da ailenin onurunu zedeleyecek çok rezil bir olaya sebep olmuştu. O yaşlı, sert adam oğlunu başka bir yere göndermiş ve ortaya çıkabilecek bir skandaldan dolayı onu saklamıştı. Godfrey çok umursamaz bir delikanlıydı. Etrafındaki insanlardan kolayca etkilenebilirdi. Şüphesiz kötü kişilerle tanışmış ve yıkımına sebep olabilecek yanlış bir yola sapmıştı. Yürekler acısı bir durumdu bu. Ama eğer düşündüklerim doğruysa onu kurtarmak ve yardımcı olmak benim görevimdi. Endişe içinde durumu aklımda ölçüp tartarken kafamı kaldırdım. Bir de ne göreyim? Karşımda Godfrey Emsworth’ün ta kendisi duruyordu.”
Meseleden çok etkilenen müşterim biraz duraksamıştı.
“Lütfen devam edin.” dedim, “Anlattıklarınız çok ilginç.”
“Pencerenin hemen dışındaydı Bay Holmes, yüzünü iyice cama yapıştırmıştı. O gece dışarıyı seyrettiğimi söylemiştim. Sonra da perdeleri biraz aralık bırakmıştım. İşte arkadaşımı bu aralıktan görmüştüm. Pencereler yere kadar olduğundan onu boydan görebiliyordum. Ama esas yüzü dikkatimi çekmişti. Ölü gibi solgundu; bu kadar beyaz birini hiç görmemiştim. Herhâlde hayalet böyle bir şeydir. Ne var ki göz göze gelmiştik ve inanın bana onlar yaşayan bir insanın gözleriydi. Ona baktığımı fark eder etmez geriye doğru sıçrayarak karanlıkta kaybolmuştu.
Onda şok tesiri yapan bir şey vardı Bay Holmes ve bu şey, karanlıkta ölü gibi bembeyaz parlayan yüzü değildi sadece. Hemen göze çarpmayan bir şeydi; âdeta sinsi bir şey, şüphe uyandıran… Suçluluk duygusuyla doluydu ve benim tanıdığım o açık yürekli adamla ilgisi yoktu. Dehşet içinde kalmıştım.
Ama bir adam Boer’lerle bir iki yıl boyunca sürekli savaşınca çelik gibi sinirlere sahip oluyor ve hızlı hareket ediyor. Godfrey’nin görüntüsü henüz yok olmuştu ki ben pencerenin yanındaydım. Tuhaf bir kilit vardı ve onu açıncaya kadar biraz zaman geçmişti. Sonra aralıktan geçerek onun gitmiş olabileceği yöne doğru bahçe patikasından koşmaya başlamıştım.
Uzun bir patikaydı, ışık da pek iyi sayılmazdı ama önümde bir şeyin ilerlediğini hissedebiliyordum. Koşarak ona seslendim fakat nafileydi. Patikanın sonuna geldiğimde değişik yönlerde bulunan ek binalara uzanan farklı yolları gördüm. Tereddüt içinde öylece kalakalmıştım ki çok belirgin bir şekilde bir kapının kapandığını duydum. Bu duyduğum, arkamda kalan evin kapısı değildi. Önümdeki karanlığın içinden bir yerden gelmişti. Biraz önce gördüğümün bir hayal olmadığına inanmam için bu yeterliydi Bay Holmes. Godfrey benden kaçmıştı ve arkasından da bir kapıyı kapatmıştı. Bundan çok emindim.
Yapabileceğim başka bir şey kalmamıştı ama bütün gece gerçeklerle örtüşebilecek bir teori üretmeye çalışıp durmuştum. Albay ertesi gün biraz daha hoşgörülü davranmıştı ve karısı civarda gezilebilecek değişik yerlerin olduğunu söyleyince ben de bunu fırsat bilip bir gece daha kalmamın onlar için sıkıntı yaratıp yaratmayacağını sormuştum. Yaşlı adam gönülsüzce rıza göstermişti. Artık etrafı gözlemlemek için önümde bütün bir gün vardı. Godfrey’nin çok yakınlarda bir yerlerde gizlendiğine iyice ikna olmuştum. Ama ‘Nerede?’ ve ‘Neden?’ sorularının cevabını bulmalıydım.
Malikâne o kadar büyük ve düzensiz bir yapıya sahipti ki koca bir alay orada gizlenebilir ve kimsenin ruhu bile duymazdı. Bu yüzden evin içini araştırmam çok zor olacaktı; ancak duyduğum kapı sesi, kesinlikle evin içinden gelmemişti. Bu nedenle, bahçeyi iyice kolaçan etmeliydim. Karşıma çıkabilecek bir engel yoktu, ne de olsa yaşlı çiftin kendilerine göre meşguliyetleri vardı. Beni de kendi hâlime bırakmışlardı.
Birkaç ufak tefek ek bina vardı ama bahçenin en sonunda bulunan biraz daha büyük bir yapı ilgimi çekmişti daha çok. Bir bahçıvanın veya avlak bekçisinin kalabileceği boyutlardaydı. Yoksa kapısı kapanan yer burası mıydı diye düşündüm. Arazide amaçsızca geziniyormuş gibi yaptım ve oraya doğru yaklaştım. O sırada kesinlikle bir bahçıvana benzemeyen, ufak tefek, hareketli, canlı, siyah paltolu ve melon şapkalı bir adam kapıdan dışarı çıkmıştı. Arkasından kapıyı kilitleyip anahtarı cebine atınca çok şaşırmıştım. Beni fark edince o da şaşırmıştı.
‘Ziyarete mi gelmiştiniz?’ diye sordu.
‘Evet.’ deyip Godfrey’nin bir arkadaşı olduğumu söyledim. ‘Seyahatte olması ne kötü, yoksa mutlaka benimle görüşmek isteyecekti.’ diye de ekledim.
‘Evet, haklısınız.’ demişti. Yüzünde bir suçluluk duygusu sezinlemiştim. ‘Daha uygun bir zamanda mutlaka tekrar gelmelisiniz.’
Yanımdan geçip gitmişti ama dönüp arkasından baktığımda bahçenin en sonunda bulunan defne ağaçlarının arasından gizlenerek bana baktığını fark etmiştim.
Yanından geçerken eve dikkatle bakmıştım; ama pencereleri kalın perdelerle örtülmüştü. Gördüğüm kadarıyla da boş gözüküyordu. Fazla cesur davransaydım mutlaka her şeyi berbat ederdim; hatta beni oradan kovabilirlerdi bile; çünkü hâlâ izlendiğimin farkındaydım. Bu yüzden eve döndüm ve araştırmalarıma devam etmek için akşam olmasını bekledim. Hava kararınca ve her yer sessizleşince penceremden gizlice çıkıp dikkatle o esrarengiz eve doğru gittim.
Pencerelerin kalın perdelerle örtülü olduğunu size daha önce söylemiştim, bu sefer panjurları da kapatmışlardı. Ancak birinin arasından ışık sızıyordu, tüm dikkatimi bunun üzerine yoğunlaştırdım. Şanslı sayılırdım çünkü perdeleri tamamen kapatmamışlardı ve panjurda ufak bir yarık vardı. Oradan odanın içini görebiliyordum. Hoş bir yere benziyordu, pırıl pırıl bir lamba, alev alev yanan bir şömine gözüküyordu. Tam karşımda o sabah gördüğüm adam oturuyordu. Pipo içiyor, gazete okuyordu.”
“Hangi gazeteyi okuyordu?” diye sormuştum.
Hikâyesini böldüğüm için müşterim biraz bozulmuştu.
“Ne önemi var ki?” diye sormuştu.
“Sandığınızdan da önemli olabilir.”
“Pek dikkat etmedim.”
“Geniş sayfalı bir gazete miydi yoksa şu haftalık dergiler gibi küçük müydü? Bunu hatırlıyor musunuz?”
“Aslında şimdi düşünüyorum da geniş sayfalı sayılmazdı. Belki ‘The Spectator’ idi. Ancak böyle ufak tefek ayrıntılar üzerinde duracak hâlde değildim; çünkü sırtı pencereye dönük bir adam daha vardı içeride. Yemin edebilirim ki o kişi Godfrey idi. Yüzünü göremiyordum ama geniş omuzlarının kıvrımı bana tanıdık gelmişti. Şömineye doğru dönmüş, dirseklerini masaya dayamıştı. Büyük bir üzüntü içindeymiş gibiydi. Ne yapacağımı düşünürken birdenbire biri omzuma sert bir şekilde dokunmuştu. Yanımda Albay Ems-worth duruyordu.
‘Bu taraftan, bayım!’ demişti alçak bir sesle. Eve girene kadar sessizce yürümüştük. Onu odama kadar takip ederken koridor masasının üzerinde duran tarifeyi de hemen kapıvermişti.
‘Sekiz buçukta Londra’ya bir tren varmış.’ dedi, ‘Sekizde sizi kapıda bir araba bekliyor olacak.’
Öfkeden bembeyaz kesilmişti ve gerçekten kendimi o kadar kötü hissetmiştim ki ancak birkaç tutarsız özür sözü kekeleyebilmiştim. Mazeret olarak arkadaşıma duyduğum endişeden söz etmiştim.
‘Bu konuyu konuşmamıza gerek yok.’ demişti sözümü bölerek, ‘Ailemizin özel hayatına zorla girdiniz. Buraya bir misafir olarak geldiniz, şimdi de bir casus olarak çıkıyorsunuz. Size söyleyecek bir şey bulamıyorum bayım. Ama sizi bir daha asla etrafımda görmek istemediğimi söyleyebilirim.’
Artık ben de çileden çıkmıştım Bay Holmes ve birkaç öfkeli söz sarf etmiştim:
‘Oğlunuzu gördüm; bir nedenden dolayı onu bütün dünyadan saklıyorsunuz. Ona bu şekilde davranmaktaki amacınızın ne olduğunu bilmiyorum ama emin olduğum bir şey var: O artık özgür bir insan değil. Sizi ikaz ediyorum Albay Emsworth: Arkadaşımın güvenliğinden ve sağlığının yerinde olduğundan emin olana kadar, bu gizemli olayı çözmek için elimden gelen her şeyi yapacağım. Ayrıca söyleyeceğiniz veya yapacağınız hiç bir şey gözümü korkutmayacak.’
Yaşlı adam bir an için şeytanın etkisi altına girmiş gibi oldu, gerçekten de bana saldıracağını düşünmüştüm. Acımasız, ihtiyar bir dev olduğunu söylemiştim size. Ben de pek güçsüz sayılmadığım hâlde kendimi ondan koruyabileceğimden pek emin değildim. Neyse ki bana uzun süre öfke içinde baktıktan sonra arkasını dönüp odadan çıkmıştı. Bana gelince… Kararlaştırılan trene sabah bindim, tek amacım doğruca size gelip yardımlarınızı ve tavsiyelerinizi istemekti. Bu yüzden sizden randevu talep ettim.”
Ziyaretçimin bana sunduğu problem bundan ibaretti. Keskin zekâlı okuyucularımın da anlayacağı gibi, üstesinden gelmem gereken sadece birkaç zorluk vardı. Elimdeki birkaç alternatif metot sayesinde olayın köküne inmem an meselesiydi. Yine de her ne kadar basit gözükse bile tuhaf olaylar dönüyordu. Bu nedenle her şeyi kaleme alamayacağım için beni mazur göreceğinizi umuyorum. Artık ihtimal dâhilindeki çözümleri sınırlamak için mantık analizinde her zaman kullandığım metotlara başvurmalıydım.
“Evde kaç hizmetkâr var?” diye sormuştum.
“Anladığım kadarıyla yaşlı uşak ve eşinden başka kimse yok. O ailenin çok sade bir yaşantısı var.”
“Bu durumda, o ek binada hizmetkâr yok?”
“Hayır, yok. Eğer o ufak tefek, sakallı adam hizmetkâr değilse tabii. Ama onda amirane bir hava var.”
“Bu çok ilginç… Bir evden diğerine yiyecek götürüldüğünü gördünüz mü?”
“Aslına bakarsanız, yaşlı Ralph’in bahçe patikasından o eve bir sepet götürdüğünü görmüştüm. O an onun yiyecek olabileceği aklıma gelmemişti.”
“Etrafta hiç araştırma yaptınız mı?”
“Evet, yaptım. İstasyon şefi ve han sahibiyle konuştum. Eski arkadaşım Godfrey Emsworth hakkında bir şey bilip bilmediklerini sordum doğrudan doğruya. Her ikisi de onun bir dünya turuna çıktığına inanıyor. Eve gelir gelmez tekrar yola koyulduğunu söylediler. Belli ki bu yalanı herkes kabullenmiş.”
“Şüphelerinizden söz ettiniz mi?”
“Hayır.”
“Çok akıllıca davranmışsınız. Bu meseleyi gerçekten araştırmamız gerekiyor. Sizinle Tuxbury Old Park’a geleceğim.”
“Bugün mü?”
Ancak o sıralarda, arkadaşım Watson’ın “Manastır Okulu” olarak adlandırdığı ve Greyminster dükünün de bulaştığı bir davayla ilgileniyordum. Bunun yanı sıra, Osmanlı padişahı tarafından görevlendirilmiştim. Bu konuda acilen harekete geçmeliydim; ihmal edildiği takdirde çok ciddi politik sonuçlar doğurabilirdi. Dolayısıyla ancak bir sonraki haftanın başında, Bay James M. Dodd ile Bedfordshire’deki yeni görev yerime gidebilmiştim. Euston’a doğru arabayla giderken yolda -daha önceden gerekli ayarlamaları da yaparak- esmer, ciddi ve sessiz bir beyefendiyi de yanımıza almayı ihmal etmedik.
“Eski bir arkadaşım.” demiştim Dodd’a, “Onun varlığı çok önemli olabilir. Ama diğer taraftan da olmayabilir de… Bu aşamada size daha fazla bilgi vermem gereksiz gibi gözüküyor.”
Bir dava üzerinde çalışırken boş yere konuşmayışıma veya düşüncelerimi pek açığa vurmayışıma şüphesiz Watson’ın hikâyelerinden alışıktır okuyucular. Bu nedenle Dodd biraz şaşırmıştı. Ama tek bir söz dahi etmemişti ve üçümüz de yolculuğumuzu sürdürmüştük. Trendeyken arkadaşımın da cevabını duymasını istediğim bir soru daha sormuştum Dodd’a.
“Penceredeyken arkadaşınızın yüzünü çok iyi gördüğünüzü söylüyorsunuz, hatta onu o kadar net görmüşsünüz ki o olduğuna eminsiniz, değil mi?”
“Hiç şüphem yok. Burnunu pencereye iyice yapıştırmıştı. Lambanın ışığı da yüzünü iyice aydınlatıyordu.”
“Ona benzeyen biri olamaz mıydı?”
“Hayır, hayır… Kesinlikle oydu.”
“Ama değişmiş olduğunu söylüyorsunuz.”
“Sadece rengi. Yüzü… Nasıl tarif etsem?.. Bembeyazdı. Çok solgundu.”
“Her tarafı eşit beyazlıkta mıydı?”
“Sanmıyorum. Ama yine de pencereye iyice yaklaştığından çehresini çok net görebildim.”
“Ona seslendiniz mi?”
“O an fazlasıyla şaşkınlık ve dehşet içindeydim. Sonra size de söylediğim gibi onu takip ettim ama çabam boşunaydı.”
Davam neredeyse tamamlanmak üzereydi, sadece ufak bir kısmını açıklığa kavuşturmam gerekiyordu. Uzun bir araba yolculuğundan sonra müşterimin tarif ettiği o tuhaf ve biçimsiz eve ulaşabilmiştik. Kapıyı bize yaşlı uşakları Ralph açmıştı. Arabayı bir günlüğüne tutmuştum, yaşlı arkadaşıma onu çağırmadığımız sürece arabada beklemesini söyledim. Yüzü buruş buruş olmuş yaşlı uşak Ralph, siyah paltosu ve siyah beyaz kırçıllı pantolonuyla bilindik uşak elbiseleri içindeydi. Ancak bir şey göze çarpıyordu. Ellerinde kahverengi deri eldivenler vardı ve bizi görür görmez onları hemen çıkararak koridordaki masanın üzerine bırakıvermişti. Arkadaşım Watson’ın da daha önce söylediği gibi benim olağanüstü keskin duyularım vardır. İçeri girerken hafif ama belirgin bir koku almıştım. O kokunun kaynağı sanki koridordaki masaydı. O tarafa yöneldim, şapkamı masanın üzerine bıraktım, sonra yere düşürdüm ve almak için eğildim. Böylece burnumu o eldivenlerin bir fit kadar yakınına getirmeyi başarmıştım. Evet, o ilginç katran kokusu kesinlikle onlardan geliyordu. Böylelikle davamı sonuçlandırmış bir hâlde çalışma odasına geçmiştim. Hikâyemi anlatırken bazı şeyleri saklı tutamamam ne kadar da üzücü! Zincirdeki bu halkaları gizli tuttuğum için Watson oldukça cafcaflı sonlar üretebiliyordu.
Albay Emsworth odasında değildi ama Ralph ile gönderdiğimiz mesajı alır almaz bir hışım yanımıza gelmişti. Hızlı ve şiddetli adımlarını koridorda duymuştuk. Kapıyı sonuna kadar açan, sakallı ve çarpık yüz hatlarına sahip adam içeri dalmıştı. Böylesine korkunç bir adamı pek az görmüşümdür. Elinde kartvizitim vardı. Onu hemen yırtarak yere fırlatmış, sonra da üstünde tepinmişti.
“Seni melun, işgüzar adam! Daha önce sana, buraya bir daha gelmemeni söylememiş miydim? Şu lanet olası yüzünü bir daha görmek istemiyorum! Eğer buraya bir daha iznim olmadan girersen şiddet uygulayacağım ve hukuken haklı sayılacağımı biliyorsun. Sana ateş etmekten çekinmem bayım! Tanrı biliyor ya yaparım!”
“Size gelince…” diyerek bana dönmüştü, “Aynı şeyler sizin için de geçerli. Sizin o rezil mesleğinizi biliyorum. Ama alın o meşhur hünerlerinizi de başka kapıyı çalın. Burada onları kullanmanıza izin vermeyeceğim!”
“Buradan hiçbir yere gitmeyeceğim.” demişti müşterim sertçe, “Zorla alıkoyulmadığını Godfrey’nin kendi ağzından duymak istiyorum.”
Gönülsüz ev sahibimiz zili çaldı.
“Ralph!” dedi, “Hemen polise telefon et ve müfettiş beyden iki memur göndermesini söyle. Evde hırsız olduğunu eklemeyi de ihmal etme!”
“Bir dakika…” demiştim, “Bay Dodd, Albay Emsworth tamamen haklı ve yasal olarak onun evinde bulunmamamız gerekiyor. Ancak diğer taraftan, sizin yaptıklarınızın tamamen oğlu için duyduğunuz endişeden kaynaklandığını da fark etmiştir herhâlde. Eğer beş dakika sizinle konuşmama izin verirseniz Albay Emsworth, eminim bu olaya bakış açınız değişecektir.”
“Benim bakış açım kolay kolay değişmez!” demişti yaşlı asker, “Ralph, söyleneni yapsana! Daha neyi bekliyorsun? Çabuk polisi ara!”
“Öyle bir şey yapmanıza gerek yok.” demiştim sırtımı kapıya yaslayarak, “Eğer polis olaya karışırsa işte o zaman korktuğunuz felaket başınıza gelecektir.” Defterimi çıkararak içindeki boş bir sayfaya tek bir kelime karalamıştım. “Buraya gelmemizin tek nedeni budur.” diyerek Albay Emsworth’e uzatmıştım.
Şaşkınlık dışında her ifadenin yok olduğu bir yüzle kâğıda öylece bakakalmıştı.
“Nereden biliyorsunuz?” diyebilmişti yavaşça sandalyesine oturarak.
“Her şeyi bilmek benim görevim. İşim bu çünkü.”
O sıska eliyle karışık sakalını çekiştirerek bir süre derin düşüncelere dalmıştı. Sonra da boyun eğdiğini gösteren bir tavır takınmıştı.
“Eğer gerçekten Godfrey’yi görmek istiyorsanız buyurun görün…
Artık olay benden çıktı. Beni siz zorladınız. Ralph, Bay Godfrey ve
Bay Kent’e beş dakika içinde yanlarında olacağımızı söyle.”
Daha sonra bahçe patikasından geçerek kendimizi o gizemli evin önünde bulduk. Kapıda şaşkınlığını gizleyemeyen ufak tefek, sakallı bir adam duruyordu.
“Bu çok ani oldu Albay Emsworth!” demişti, “Bütün planlarımız altüst oldu.”
“Elimde değildi Bay Kent. Beni mecbur ettiler. Bay Godfrey bizimle görüşebilecek mi?”
“Evet, içeride bekliyor.” Arkasını dönüp bizi oldukça sade döşenmiş odalardan birine götürmüştü. Şömineye sırtını vermiş bir adam ayakta duruyordu. Müşterim onu görür görmez kollarını iki yana açarak ona doğru koşmuştu.
“Ah, Godfrey, eski dostum, seni görmek ne güzel!”
Ama diğeri elini kaldırarak onun yaklaşmasını engelledi.
“Bana dokunma Jimmie! Uzak dur benden. Evet, bana öyle bakabilirsin! B Bölüğü’nün hızlı piyade onbaşısı Emsworth’e pek benzemiyorum artık değil mi?”
Gerçekten de dış görünüşü pek hoş değildi. Eskiden, Afrika güneşinde bronzlaşmış, yakışıklı, düzgün hatlı bir delikanlı olduğu belliydi ama esmer teninin üzerinde benek benek beyazlıklar vardı, cildi sanki ilginç bir şekilde ağarmıştı.
“İşte bu yüzden ziyaretçilerle pek haşır neşir olmuyorum.” demişti, “Senden yana bir kaygım yok Jimmie ama arkadaşın gelmeseydi daha iyiydi. Eminim iyi bir nedenin vardır. Fakat beni zor bir duruma düşürdün.”
“Seninle ilgili her şeyin yolunda gittiğine emin olmak istedim Godfrey. Seni o gece penceremden içeri bakarken gördüm. Bu meseleyi çözmeden huzur bulamayacaktım.”
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.