Kitabı oku: «Kızın Sırrı», sayfa 2
Yakovlev önündeki kocaman kitabı karıştırdı. Anlaşılan konuşma bitti. O andan itibaren işe başladım. Kanay bir şey demeden, suskun suskun geri yerine yürüdü.
Oturanların hepsi, önlerine bakarak bir şeyleri yazıp çiziyorlardı. Sanki onların bana gıcık olduklarını düşündüm. Kanay mavi, alçak bir sandalyeyi bana doğru itti ve tekrar çizdiği resimlerine daldı. Ben oturmadım. Masanın üstüne bakıyordum. Çapraz, büyük ve geniş bir kâğıt vardı. Üzerine çizilmiş renkli resim dünya haritasını andırıyordu. Kanay da üzeri sıkı, ayrılık çizgileri ile dolu aletiyle, ortadaki bölüğünü sağa sola kaydırıp bir şeylerle meşgul oluyordu. Ben aleti görünce şaşırdım: Bu da neymiş! Oysaki sürgülü cetvelmiş. Kanay’ın ilerisinde oturan sarı saçlı kız ara sıra bana bakıyordu. Onun bakışları, görüntüsü bana sevimli geldi. Gerçekten de güzel kızdı. Buradakilerden sadece o kızdan hoşlandım. Öğle yemeği zamanı geldiğinde hepimiz dışarıya çıktık. O kız bana yaklaşarak:
– Demek bizim aramıza katıldınız. Adınız ney? dedi
– Camal.
– Benim adım, Svetlana. Merak etme, alışırsın.
Yemekhaneye kadar sohbet ederek geldik. Svetlana, Almatı’dan mezun olmuş. Alanı da jeoloji mühendisliğiymiş.
– Bu işlerden tedirgin olmayın. Pek zorluğu yoktur. Ara sıra zor bir şeyler çıkıyor. Nasılsa elle yapılan iş, dedi. Ama ilerisi için iyi bir şey bu. Biz de bayağı deneme süreci atlattık, epeyce taşlarla uğraştık. Belki, daha sonra jeolog olursunuz. Sorması ayıp, kaçıncı sınıfa kadar okudunuz?
– Dokuzuncu sınıfı bitirdim.
– “Dokuzuncu…” Oo, o zaman devam etmeniz şart? Devam etmeniz lazım…
Bir anlık sessiz kaldık. Sonra ilgili bir tavırla:
– Siz ne iş yapıyorsunuz? dedim.
– Bölümün jeologuyum.
– Anladım… diye kafamı salladım. Öteki, kimdi, mm… Kanay?
– O da jeolog. Birinci bölümün jeologuymuş.
Aradan aylar geçti. Ne yalan söyleyeyim, ilk başta bayağı zorlandım.
Dayım:
– Kurban olduğum, lanet olsun parasına, bırak bu işini. Hırpalandın, diyordu.
Ben dinlemiyordum.
Dağ madeninde çalışıyorsam da Azim’i pek göremiyordum. Bölümde de, madende de, sanki sözlüsü gibi sürekli Kanay’ın yanında bulunuyordum. Kanay, ilk zamanlar benim yaptıklarımdan memnun değildi, bir taraftan da bana gıcık oluyordu. O, bana hiçbir şey demese de ayan beyan belliydi. Yüzüme bir şey demese de Yakovlev’e şikâyet ediyormuş.
Son zamanlarda nedense Kanay değişti. Belki de artık ben alıştım veya önceden sırf nasıl biri olduğumu sınamak için hırsını göstermişti. Kısacası önceki “huyundan suyundan” bir şey kalmadı.
İşe girdiğimden bu yana yaklaşık on beş gün geçmişti. Yeni açılan bölümün ilerisinden tahlil denemesi için numune alıyorduk. Kanay oradaki numune alınacak yerleri işaretleyip biraz uzakta sigara içiyordu.
Ben de yere serdiğim tentenin üstünde, çekiçle kırdığım taşları topluyordum. Bir ara mağaranın girişinden fener ışığı göründü, yaklaşıyordu. Kanay sanki bir şey yokmuş gibi yerinden kıpırdamadı bile.
Azim’miş, çalışmaya başladığımdan beri ilk karşılaşmamızdı. Nasıl çekindiğimi anlatamazdım. Öndeki saçlarımın hepsi çıkmış, kollarım yorgunluktan uyuşmuştu. Alnımdan terimi silip, utandığımdan “Tak! Tuk!” ederek taşa vurmaya devam ettim. Terim daha fazla akmaya, yanaklarım alevlenmeye başladı.
– Selam, dedi Azim ötekine.
– Selam…
Kanay sigara izmaritini omzunun üstünden attı ve kendi kendine ıslık çalıverdi.
– Camal, çekicini bana uzat.
Azim bana doğru geldi. Ben çekicimi ona uzatıp bakışlarımı yere diktim. Azim sanki sinirlenmiş gibiydi, işaretlenen yerleri saldırırcasına çıkarıyordu, tentenin üzeri tepeleşti. Bir anda bitirdi. Ben ona bakamadan tentenin etrafına kaçmış taş parçalarını toplamaya başladım.
– Oo… ho, bitirmişsiniz? dedi Kanay, Azim ile dalga geçerek.
– Gördüğün gibi. Azim sakin bir şekilde cevapladı. Ka-nay ayağa kalkıp ağır ağır adımlarla bize doğru yürüdü. Onun bedeni arka tarafta kalan fenerin aydınlığını kapatıyordu, biz de onun gölgesinde kaldık.
– Aha haha! Kibarlığa bak hele bak! Kıza saygı göstermek istiyorsan başka yerde yap onu. Burası üretim yeri, anlıyor musun?
– Hey, Kanay. Neresi olursa olsun saygı her yerde olmalı. Yaş… Üstüne kız çocuğu… Zor. Biz büyüğüz; derdine derman olmamız, akıl verip el uzatmamız daha iyi.
– Hey, sen kafayı yedirtme bana. Benim işim ile senin hiç alakan yok. Aynı şekilde benim idaremdeki işçilerimle de yok. Duydun mu? O kadar akıllıysan, git kendi kazıcılarına, taşıcılarına emir ver. Öyle, hürmetlim… Şey, hey, kalk! Kalkıp öbür numuneleri parçalamaya başla, dedi bana sert bir tavırla bakarak.
Aklım karıştı. “Bunlara ne oluyor? Yoksa birbirlerine karşı kötü düşünceleri mi var? Veya…” Nedense kalbim atmaya başladı, geriye çekildim.
– Hey, sen neden sızlanıyorsun? Ne diyorum ben sana? Yürü git, başla! diye Kanay beni itmeye çalışınca Azim onun koluna hafifçe vurdu:
– Kanay, sen! Ayıptır.
– Ney!
O, hiç beklemeden, Azim’in çenesine tokat attı. Azim böyle bir şey beklemiyordu galiba, kalakaldı. Anlık bir sessizlik oldu ve sonra bir şey daha diyecek oldu. Kanay, dinlemeden bir tane daha vurdu. Ben korkudan gözlerimi kapattım. Dövüşün seslerine dayanamayıp, gözlerimi açtım. Acayip bir şekilde bedenler kendi aralarında çarpışıp, uğraşıyorlardı. Konuşan, ses çıkaran kimse yoktu. Sadece kavganın tuhaf sesi vardı. Birbirleriyle boğuşurken fenere çarptılar. Etraf karanlığa gömüldü. Ben de ne yapacağımı şaşırdım. İmkânım olsa, Azim’e yardım ederdim. Ama nasıl? Ne yapabilirim? Beden yapısına göre Kanay Azim’i yiyebilecek gibiydi. Ama o Azim’den yaş olarak biraz büyük ve güçlü de. “Heee, şimdi…” Cebimde kibrit aradım. Onlar hâlâ dövüşüyorlardı. Kibriti bulduğum an yaktım. İncecik dalı kırılıverdi, onun yanabilecek başı, sanki göklerden uçan yıldız gibi yerde kayboldu. İkisi durur gibi oldu. Bir dal kibrit daha yaktım. Kanay da, Azim de bana bakıyorlardı. Elimde yanan kibrit sönene kadar, yerden feneri kaldırıp yaktım.
Etraf aydınlandı. Şimdi onların yüzü gözü göründü. Üstlerindeki elbiseleri toz içinde, kafalarında kasketleri yok, ikisinin kasketi de iki tarafta kalmış. Yüzleri gözleri kir içinde, saçları dağılmıştı. Maden kazılacak yerin içinde, kazma işlemi başlamadan toz toprak havaya kalkmıştı.
Kanay da Azim de nefes nefese kalmışlardı. Kanay yere tükürerek, uzaklaşıp oturdu. Yeni fark ettim Kanay’ın sol gözünün şişkinliğini. Gördüğüm an, Azim’e döndüm. Ama ona pek bir şey olmamıştı. Sadece yanakları yanmış gibi kıpkırmızıydı. Üstündeki montu omuzdan aşağıya sarkıyordu, yırtılmıştı. Kızgın bakışlarını hâlâ daha Kanay’dan almıyordu. Kanay ise uzun bacaklarını salmış, gözlerini yere dikerek oturuyordu. Bir yandan acıyordum. Azim’i ne kadar sevsem de, beyaza beyaz, siyaha siyah demeliyiz. Kanay’ın huyu ve karakteri ağır olsa da pek de kötü birisi değildi. Bölümdeki meslektaşları da aynısını derlerdi: “Nezaketsizliği ve kıskançlığı da olmasa, güler yüzlü, yetenekli, iyi birisi” derler.
– Kim dört dörtlük ki…
– Olan oldu işte, yapacak bir şey yok.
Azim bana gülümsemişti. Sonra ileride yerde duran kasketini alıp, saçlarını düzeltip taktı ve mağaranın çıkışına doğru gitti.
Daha önce anlatmıştım: “Kanay son zamanlarda nedense değişti.” diye. Onun sebebi benmişim, o zaman bilmiyordum. Her zamanki gibi bölümümüzün mağaralarına denetleme parçalarını almaya gidiyorduk, bazen de maden kuyusuna gidiyorduk. Çalışma şartlarından dolayı bana yapacak işleri buyurup, kendisi başka işlerle ilgilense de olurdu. Ama o öyle yapmazdı. Her zaman benimle beraberdi. Denetleme parçalarını çıkarmamda yardım eder, sadece o kadar da değil, taş parçaları ile dolu çuvalları kendisi kaldırıp, merdivenden indirip, vagonlara yüklerdi. Bana karşı davranışı öncekinden bayağı iyiydi ve her sözünün biri “Cakin…”
Bu konuda Svetlana ile konuştuğumda, o sadece omzunu kaldırıp:
– Kim bilir -düşünceli bakışlarından üzüntüsü belli oluyordu- ne olur ne olmaz dikkatli ol, derdi.
– Öyle mi?
Zaman fark etmeden geçiyor, ağustos ayı da sona eriyordu. Güneşli yerlerin otları çoktan kurumuş, sararıp samana dönmüştü. Burası dağlık yer olduğu için; gündüzleri sıcak, akşamları serindi.
İşten döndüğümde, yengeme ev işlerinde yardımcı oluyordum. İşlerim bittikten sonra da evin en uzağındaki odaya girip, bir tane camı olan pencerenin önüne gelir, yalnız otururdum.
İleride ilçe vardı. Ben şimdi orayı kıyısına köşesine kadar biliyordum, orayı severdim. Ondan sonra üzeri dalgalı göl görünüyordu. O, her zaman güzeldi. Göğe rakip gibi ona bakıp dalgalanırdı. Gökyüzü temiz ise sanki gölün de durumu hoşmuş gibi masmavi parıltısını gizleyemezdi. Göğü bulutlar doldururmuş, bulanıklık varsa göl de sanki düşüncelere dalmış gibiydi. Ama gerçekten öyleydi, eğer bulutlarla dolu göğün dönüşü kuzeye doğru yollanmışsa, gölün de huzuru kaçıp, dalgaları dağı yıkacak gibi şakırdayarak peş peşe kenarına vururdu.
Gölden sonraki mavimsi, beyaz bulutlar içinde, kar tepeli dağ, göğün direği gibi güneye yaslanmıştı. “Öyle muhteşem ve güzel duruyordu ki!”
– Ben doğanın bu müthiş görüntüsüne, susuz kalanın suya doyamadığı gibi, baka baka gözlerimi alamadım. Epey zaman geçtikten sonra o müthiş doğanın kucağından, her duygumu dolduran bir portre görünür, yavaş yavaş yaklaşır, sonunda gelip tam gözlerimin önünde duraklar, sanki o bir görüntü değil, canlı bir varlık gibi gülümserdi. Çok tanıdık olan gamzeleri, sevimli bakışları beni deliye döndürecek gibi oluyordu. O bir taneydi… Bu anlarda benim için her şey masmavi güzel göle, açık göğe, ta uzaktaki kuvvetli dağlara dönüşüp, sonra da bulanıklıklara çevrilerek sönerdi.
“Azim” dedim sessizce. “Azim, sen nasıl bir cansın? Söyle… Benim için sen, bakışların, gülümsemen bir bulmaca. Sen sırsın, sihirlisin. Sen her şeysin, Azim, her şey. Harikasın. Canım…”
Kaç gündür yalnız hissediyorum kendimi. Asıl okulu bitirip Karakol şehrindeki öğretmenler enstitüsüne imtihana gitti. Öğretmen olmak istiyordu. Kendisi de yetenekliydi. (Oynamayı bana bir haftada öğretti).
Neden olduğunu hatırlamıyorum, akşamüstü bir eğlence mekânına uğramıştım. İleride dans pisti tarafında kulağa güzel gelen bir ezgi duyuluyordu. O, şu anda hala kulağımda. Johann Strauss “Viyana Orman Masalları”ymış. Ona yorum yapmak bana düşmez.
Böyle bir eseri kim bilmez, kim hoşlanmaz ve onu ortaya çıkaranın yeteneğine hayran olup, ona tapmazdı ki!
Müzik beni gizli azametli gücü ile kendine çekiyordu. Ben ona baş eğip, kendimi bıraktım. Çünkü müziğin sesinin geldiği yerde, benim umudum, ömrümün gülünün kökü, Azim var dedim. Azim her zaman benim hayallerimin sahibiydi. Hayatım yanlış yöne sapmasın diye, yol gösterip aydınlık veren, parlayan yıldızımdı. Kutup Yıldızım benim!
Yakşaltıkça yükselen müziğin sesi heyecanımı da yükseltiyordu. Omuzum tutulacak gibi, bedenimi titreme sarıyordu. “Nasıl bir müzik bu?”
Ben her zamanki gibi kalabalıktan çekinerek, gece ışıkların gölgelerinde gizlenmedim. Bu sefer aydınlık, ağaçlı yoldan gidiyordum. Yalnızdım. Hayranlıkla bakanların gözlerin bana yöneldiğini görüyordum. Bazılarının alçak sesle yorumlarını duyuyordum. Ama ben onlara yüz vermiyordum. Bakışlarına aldırmadan gitmeye devam ediyordum.
Azim köşede iki üç tane kız ile sohbet ediyordu. Beni görür görmez onlara hiçbir şey demeden bana doğru yürüdü:
– Camal?
Ben hiçbir şey diyemedim. Kendisini kaybetmiş biri gibi daldım, kaldım.
Azim elini uzatıp, dansa çağırdı. Ben de yok diyemeden, elimi omzuna atıp, ona sarıldım. Gözlerimi nedense kapatıverdim. Çünkü ilk defa bir erkeğin kollarında dans ediyordum. Benim için unutulmaz bir andı. Uzun zamandır bunu arzu etmiştim. Hiç olmazsa Azim’le bir defa dans etsem diye hayaller kurardım. O hayalim gerçekleşti. Ben onunla beraberdim. Vücudunun sıcaklığını vücudumda hissediyordum, hiç duymadığım bir kokuyu alıyordum. Kalbimin atışı hızlanıyor, nefesim kesiliyor gibiydi. Bakışlarımı ona kaldırdığımda, o da bana bakıyordu. Benim sevdiğim o ela gözleri, o sihirli can yakan bakışları, o anı tamamlayan dolunay, sayısız yıldızlarla dolu gökyüzü ve evren; özellikle bana yakın yanan çift yıldız…
Karanlık ağaçlığın kuzey tarafındaki düzlüğe çıkıp oturduk. Etraf sessizliğe gömülmüş, sanki uyumaktaydı. Ormanlık taraftan ara sıra guguk kuşunun sesi geliyordu. Göl güzel ve sakindi. Dolunay hareketsiz, bulutların arasına saklanmıştı. Sadece dağların şekli hafiften görünüyordu.
Azim hayranlıkla:
– Her yerin güzelliği farklı oluyormuş, dedi. Şimdi Çüy bölgesi nasıldır! Etrafı çeviren Kırgız Ala Dağı, onun ile boy ölçüşmeye çalışan ucu bucağı görünmeyen bozkırlar… Onların inanılmaz güçlü güzelliğine sadece insan değil, gökteki ay, yıldızlar bile hayrandı sanki. Ay kendisini beğenmek istediğine yavaşça dönüp ışığını kurban etmiş gibi; yıldızların parlayışı ise sanki gözlerini kırpıp bu hayranlığına dayanamıyor ve kayıp düşüyor gibi…
– Öyle işte… Ben başka hiçbir şey demedim. Sadece Azim durmadan konuşsun istedim.
– Camal, dünyada her şey güzel. Onun güzelliğini sadece insanoğlu hisseder ve bilir. Ne olurdu o kadar bilgisine razı olup yaşamına devam etse? Oo-hoo-o o zaman… İnsanın kendi yaşama yolunu, hayatını güzelleştirmesi lazım. Hayatı güzelleştirmek şu: Ona düzen vermek, onu iyileştirmek. Ama bu kolay değil. Onun için çalışmak, savaşmak gerekir. Anlayabiliyor musun Camal? “Yaşamak demek, savaşmak demektir!”
Azim’in bunları bana neden anlattığını algılayamıyordum. O anda felsefi düşünceler, benim umurumda değildi. Ayı, göğü, yıldızları bin kere tekrar konuşsa bile sevimli olurdu.
– Camal, ne düşünüyorsun, bu sene okula devam etmeyi düşünüyor musun? dedi Azim.
– Ben mi? dedim, salak gibi şaşkınlıkla.
– Bu sene mi?
– Evet, sen. Bu sene… Azim her zamanki gibi gülümsedi.
– Bilmiyorum ki. Onu daha düşünmedim.
– Şimdi düşünmezsen, peki ne zaman düşüneceksin? Yeni okul döneminin başlamasına az vakit kaldı.
Orası gerçekten öyleydi.
Cidden de az kaldı, dedim. Henüz okurum veya okumam diye bir şey söyleyemedim.
Okumak… O zaman Azim’den uzaklaşırım? İşte böyle olmasını istemem. Eğer okumayacağım dersem… Ezilirim.
– Kısacası…
– Okumaya devam edersem iyi olur. Ama iş… Farkındasınız, dayım çoluk çocuklu. Küçük de değilim. Çalışmam daha doğru değil mi? dedim. Sonra da gerçekten okumadan, öyle kalacak mıyım diye de içim gidiyordu. Azim de çenesini ovarak üzülür gibi oldu:
– Bu düşüncen de doğrudur Camal. Durum öyle ise de… Ha şu var! -Sevinerek, aniden gözleri şimşek gibi yanarak, beni elimden tutup- Camaş (o ilk defa adımı sevgi ile çağırdı), dedi. Bu sene çalışan gençler için gece okulu açılacakmış. Oraya gider misin? Camaş?!
Gökte ararken yerde bulmuş gibi oldum:
– Tabii ki, dedim. Kesinlikle, gideceğim!
O benim elimi sıkarak:
– Lise… Orayı bitirirsin, okumayı öğrenirsin ondan sonra da devam etmen gerekir. Ne zamana kadar… Kırgız kızları da eğitim alsın.
Yukarıya baktığımızda nefesimiz kesilerek bakakaldık. Evvelki fakirin çadırının yırtığından girmiş güneşin nur parçacığı gibi ışığı, ala bulutların arasından ayın beyaz parıltısı, akın akın dökülüyordu. Sanki pastoral bir tablo gibiydi. Gölün bu taraftaki sahili gümüşle kaplanmış gibi parlıyordu. Öbür tarafı da belli belirsiz olarak, dağın eteğinde, sonsuzlukta kaybolmuştu. Güney tarafdaki dağların bulanık görüntüsü karanlık gökyüzünden zor fark ediliyor, dağlar üzgün duruyordu.
Benim okula gece gitmem Kanay’ın hoşuna gitmedi:
– Camal, bu senin bildiğin işte kızlar boşuna zaman harcar. Evlenince her şey bırakılıp kalır. Bir şey daha; işle okul aynı zamanda olacak, yetişebilir misin o da var. İşte “Gece okuyor.” diye bir uygulama yok.
Ama o ne derse desin amirimdi. Daha sonra benim gönlümü kırmamak için, destek olur gibi:
– Liseyi okuyabilirsen sonuna kadar oku. Ondan sonra geleceğine bakarsın.
Onun dediklerine pek kulak asmıyordum. Onların hepsi bir kulağımdan girip öteki kulağımdan çıkıyordu. Bu düzgün bir şey konuşmaz zaten diyordum. Öyle doğruluk dolu, akıl verici sözler ilgili insanlardan duyulur. Tabii, Kanay’ın da çok iyi taraftarı var. Sırf kötülemeyle olmaz. Ne olursa olsun Kanay, Azim’e denk olamaz.
İşin doğrusu, ikisini birbirleriyle kıyaslamıyordum. Bazen bana Kanay’ın tek özelliği sadece boyunun uzunluğu ve salladığı saçları gibi geliyordu. Açık konuşmasa da o kalbinin derinliklerinde Azim’den nefret ediyordu. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da fark ediliyordu. Azim’in çalışmalarındaki başarılarından dolayı çoğunluk onun hakkında iyi düşüncelerini söylerken Kanay duymazdan gelirdi. “Yanılmayan çene, kaymayan ayak olmaz.” derlerdi. Ne münasebetse, bazen Azim ceza alıp, ödemeye giderse, Allah yanıltmasın, o zaman çırağı onun dedikodusunu yapıyordu.
Sanki Azim bunları bilmiyor mu? Biliyor, ama hiçbir şey demiyordu. Dese de… Hepsi Kanay’ın sözüne inanıp onun tarafında mı olacaklardı?
Hâlâ aklımda, Azim’in bölge başkanı olduğunun ertesi günü, Yakovlev bize bu duyuruyu bildirdi.
Hepsi:
– Doğru, doğru yapmışlar diye kolladılar. Önceden genç, tecrübesi az diyen Yakovlev’in kendisi bile:
– Evet, doğru seçmişler. Gerçekten becerikliymiş, dedi. Becerikli ve bu işi yapabilir. Bilmiyorum, kim nasıl düşünür, ama ben güveniyorum.
Ben içten içe mutlu oluyordum.
Svetlana çaktırmadan bana bakıyordu. Kanay, yüz şekli bozulmuş, sessizce kenara geçmiş oturuyordu.
– Bak Kanay, şu andan itibaren senin birlikte çalışacağın kişi Nujdov değil, bu Kurmanov’dur, dedi ona dönüp Yakovlev.
– Ne zamandandır onu iyi tanıyorsun.
– He he, tanımaz mıyım? Ne olsa da Vasiliy Petroviç, bence protokolü pek doğru yapmadılar. Açıkçası, Kurmanov bu işe göre değildi. O, o… Kanay bir an kendini kaybedecek gibi oldu.
– O arkadan mütevazı, cömert görünüyor, aslında öyle değil. Yoksa burada kendini tek mühendis sanıyor da kalanını basit işçi yerine mi koyuyor, kısacası, her zaman kendini beğenen…
Svetlana onun sözünü kesti:
– Kendini beğenmek derken?! O sana; “Ben mühendisim, sen sadece basit bir teknik elemansın.” mı dedi? Bu yanlış bir şey, Kanay.
Anlık bir sessizlik oldu.
Svetlana konuşmaya devam etti:
– Sadece sana böyle demiş ve üstten bakmış olabilir. Ancak hiçbirimiz Azim’in öyle tavırlarını bu zamana kadar görmedik. Şu da var: “…bu işi yapamaz.” diyorsun, o zaman madenciler neden övgü ve saygı ile karşılıyorlar bu durumu! Her zaman Azim’le çalışanlar mı daha iyi tanıyacak Azim’i yoksa sen mi daha iyi tanıyacaksın?
Kanay oturanların arasında tek kaldığından mı, yoksa Azim’in hakkında olumlu bir şey daha duymak istemediğinden mi bilmem gözlerini yere dikerek, dışarıya doğru giderken:
– Bakacağız, dedi duyulur duyulmaz. Bakacağız…
Şubat ayı. Çarşamba. Dayım büyük çocuğunu alıp komşuya doğru gitmişti. Çok güzel bir hava vardı. Etraf bembeyaz, karın parıltıları ile güneşin nuru çarpışıp, göz alıyordu. Yengemle beraber, evden çıkıp güneş vuran köşeye oturduk. O, çocuklarına dikiş makinesi ile elbise dikiyordu, ben de ders çalışmaya giriştim. Yengemin zaman zaman bana bakıp durduğunu hissediyordum. İlk önce o kadar da alınmadım. Sonuçta insan insana bakar. O beni ilk defa görmüyordu sonuçta, vakit geçiyordu. İkimizin de ses ettiği yoktu. Hala o sırlı sınama bakışları… Ara sıra fark edilir edilmez ofluyordu. Nedense bu durum uzayınca canım sıkılmaya başladı. O halimi yengeme belli etmiyordum. Hiçbir şey fark etmemiş gibi, son kez kitabıma bakıyordum. Kalbim sanki olumsuz bir şey olacağından şüphelenir gibi ara sıra çarpıyordu. Yengemin bir bildiği var gibiydi. Nasıl? Düşüncelerimde boğulup meraklanmaya başlamıştım.
Son zamanlarda yengem de dayım da eskisi gibi değillerdi. Açık konuşmuyorlardı. Sanki benden bir şey gizliyor, içlerine atıyor gibilerdi. Kız çocuğu yetiştirmek biraz zor oluyor değil mi? Olacakları ben de tahmin ediyordum. Böyle durumlarda öksüzlüğün etkisiyle akıldan geçenlere bile alınıyordun. “Bu… Nasıl bir kader benimki?”
Belki de böyle durumlarda herkes kendi yaralarını düşünüyordu. Ondan dolayı mı kaygılanıyorum? Yoksa benim fazlalık olduğumu mu düşünmeye başladılar? Yok, o mümkün değil, inanmak istemiyordum. Nasıl olur da dayım beni kaderime mahkûm etsin! Ne olursa olsun o bana kötülük düşünmez. Öyle kötü durumlara bırakılacak bir yaramazlık yapmadım. Ah, kahrolası öksüzlük!
İçim doldu, boğazım düğümlenmeye başladı. Dudaklarımı ısırıp ne kadar tutmaya çalışsam da sonunda dayanamadan ağlayıverdim. Kitabım elimden düştü. Titreyen ellerimle yüzümü kapatıp dizime kapandım:
– Öksüz, öksüz… Demek ki öksüzlük öksüzlükmüş? Ne kadar içten davransam, öz olmaya uğraşsam da beni bir başkası gibi yabancı gibi görüyorlarmış.
O anda benim “Ba” diyen sesimi duyar duymaz canını veren annemi, yeni yeni adım atmaya başladığımda savaşa gidip, geri dönemeyen babamı hatırlayıp, hıçkırarak ağlayıverdim: Anne… Kurban olduğum babacığım! “Bir taneciğim, şımarığım” diye bana seslenirdin. Şimdi de şımarığın gördüğü güne bak. Bakın…
Ben aniden kendimi tutamayarak nefes nefese sesli ağlamaya başlamıştım.
Dikiş makinesinin sesi tık edip durdu.
– Camal, Camalcım, ay! Yengem oturduğu yerden sıçrayarak kalktı. Ney, ne oldu?
Daha çok ağladım ve bir şey diyemedim. Yengem sarılıp sevgiyle yalvarıyordu. Ben kendimi durduramıyordum. Gözyaşım bitmiyor, ağlamam da kesilmiyordu.
Cakin? Yengem başını başıma dokundurup, sessizce:
– Söyle, güneşim, ne oldu?
Onun sesi bir değişik duyuldu. Ben gözyaşları içinde:
– “Ne oldu…” Ne olduğunu ben nereden bileyim. Ne zamandır sürekli bana bakıyorsunuz. Bir şey de anlatmıyorsunuz, dedim.
– Ne zamandır dayım da…
– Şimdi dayın… Dayının yapısı öyledir. Konuşmayı pek sevmez.
Bayağı zaman geçtikten sonra can sıkıntım geçer gibi oldu, ağlamam durdu. Altımdaki minderin kenarını elleyerek, zaman zaman da oflayarak oturmaya devam ettim. Tuhaf… O arada bile aklımda Azim vardı. Belki o da az ağlamamıştır, diye düşündüm. Öksüzlüğü yüzünden çok çektiği olmuştur. Ona üzüntümden ciğerim parçalanacak gibi oldu.
Yengem sofrayı kurdu, çay getirdi. Çayından bir iki yudum alır almaz:
– Cakin’ciğimm, kurban olduğum… Senin hakkında kötü düşündüğümüzü sanıyorsun. Allah var, dedi sözüne başlarken. Sen artık küçük kız değilsin. On sekizine girdin. Senin yaşında ben anne olmuştum. Sana niye kötülük isteyelim ki. Bak şunlara, şu bizimle sofrayı çevirip oturan çocuklara… Onlara sırayla baktı..
– Bizim için bunlardan farkın yok. Bunlar bizim için nasılsa sen de aynısın.
Yengem sanki benden bir şey duymak ister gibiydi. Ben hiçbir şey demedim.
– Öyle, bereketim. Kötü bir şey düşündüğümüzü sanma, köyde senin hakkında laf söylenmesinden tedirgin oluyoruz. Genç kızların hakkında türlü dedikodular yaparlar. “Milletin ağzı torba değil ki büzesin.” Demişler.
Yengem nedense, durdu. Sadece, yazmasını düzeltir gibi oldu ve sessizce kaldı. İçinde diyemediği bir şey olduğu belliydi. Ama onu bana söylemek istemediğini de anlıyordum. Gizliyor mu? Kalbimi kırıp, hepten derde sokmayı istemiyor mu?
Ben çekinerek:
– Yenge, o ne demekmiş? dedim.
He, ne diyecek ki… Kaçamak cevapladı yengem.
– He, söyleseniz, anlatsanız? Eğer hakkımda bir şey demişlerse er ya da geç zaten duyulacak. Başka birinden duyacağıma… Anlatır mısınız?
O biraz çekinerek, sessizce oturdu; sonra duyduklarını, durmadan, eksiksiz anlatmaya başladı. Sonunda:
– Şimdi beni dinle, kurban olduğum, öteki… Nasıl bir delikanlı olduğunu bilmiyorum. Nasılsa daha gençsin, Cakincim. Ee, erkek erkektir. Geleceğini de düşünmen lazım. Kötü düşünmeyelim ama eğer olumsuz bir şey olursa, “Ne yaptım?” diye parmağını ısırırsın! Hayatının sonuna kadar gençlikte yaptığın hatalar yüzünden kedini pişmanlıkla sorgularsın. Ötekisi de o sana göre değil.
Kalbim çıkacak gibi oldu. Ne zamandır, değer verdiğim, gönlümdeki kıymetli hayallerim, bir anda toza toprağa karışarak gözümün önüne serilmiş, düşüncelerimi bulanıklık içinde savurmuş gibiydi. Oturduğum yerden anında sıçrayarak kalktım. Eve doğru yürüdüm. Yastığı kucaklayarak, sırt üstü yattığımda, uzun süre ağlamıştım. Bu sözleri, bu doğruları hiç kimseden duymamalıydım. Sadece kendi gönlümde, sakinleştirici gibi kalsa da olurdu. Keşke!
“Sana göre değil…”
Bu olaydan sonra, evde de dışarıda da her zamanki gibi değil, özgüvensiz davranmaya başladım. Bazen birileri bana baksa veya öylesine benimle sohbet etse bile üzerime alınıyor, kendimden şüphe ediyordum. İşe gidip gelene kadar gözlerimi yerden ayırmıyordum. Azıcık olsa da sükûnetimi sağlayan, şerefimin kirlenmemiş olması ve gönlümün temizliğinden dolayı hissettiğim suçsuzluğumdu.
Azim eskisi gibiydi. Olan bitenden haberi yoktu. Karşılaştığımızda okulum, işim hakkında sorular sorar, âdeta duymuş gibi akıl verirdi. Hepsi de yararlı ve yerinde sözlerdi. Ona sadece göz ucuyla bakıyordum. Kendisi bu kadar genç yaştayken, hayat… Yaşamın şartlarını bu kadar iyi anladığına şaşırıyordum. Bir şey daha var, bana bakışı… Ben o bakışları anlayamıyordum. Belki, o sadece, sıcakkanlı olduğu içindir, büyüğüm olarak bakıyordur? Yoksa onda da mı hasretli sezgi, kalbinin derininde saklanan içini kemiren aşk, sevgi var? Oho… Eğer öyle olsaydı…
Bunları düşünürken aniden irkildim. Doğrusu, ben ona göre değildim ki. Onun yanında benim neyim vardı? Güzelliğim veya sevimliliğim mi? Çoğunun gözünü alan yüzümün tatlığı mı veya gençliğimin taze, daha dökülmemiş çiçeği mi? Hayır, bu yetersizdi. Bunun hepsi onun ruhunun iyiliğinin karşısında yetersizdi. Ona tıpkı kendisi gibi (eğer tabii ki varsa öyle daha birisi) aşırı derecede nazik biri yakışırdı. Benim Azim’e karşı olan narin duygularım her gün yeni bir umuttan güç alıyordu. Umut hiç biter mi? Yavaşça yanıyordu. Beni engelleyen, ona karşı olan saygımdı. Saygılı olmak. Öyle işte…
Son günlerde nedense Kanay benimle pek fazla ilgilenmeye başladı. Bunu sadece ben değil, bölümdeki herkes fark etti. O, çekik mavi gözlerinin boş ve anlamsız bakışları, sanki ruhuna sığmayan bir sevincini anlatıyor gibi, arada gülümseyerek, bana bakıyordu.
Sabah saat dokuz civarında, her zamanki gibi blokta toplandık. Cetvel ile ölçmeyle uğraşırken, Kanay alıştığı “damgalama” işi ile meşguldü. Ben çekicim elimde hazır olarak karşı tarafta bekliyordum. Bloğun en sonundan kaya delici tabancanın sesi duyuluyor, o taraftan çok az aydınlık görünüyordu.
Ben işime bayağı alışmıştım. Eskisi gibi etrafa korkuyla bakınmıyordum. Saklamayayım, ilk başta çok korkuyordum. Sanki yukarıda koca taşlar beni bekliyordu ve üstüme düşecekler gibiydi. Şu bölgelere girerken “
Yere kocaman taşlar düşüp, çıkışımızı kapatsa ne yapacağız?” derdim. Oranın başka acil çıkışı da varmış. O ne ki numune alınacak damgalanmış yerleri kırarken, sanki taşın canı acıyacak gibi hafiften döverdim. Bazen nefesimi kısıp, donup kalıyordum. Şimdi onları hatırlayınca gülüyorum.
– Camal, bak… Damgalar bitti, dedi Kanay.
– Çuvalları götüreyim mi ağebey?
– Olur.
– Muşamba nerede? Yoksa sizde mi?
– Evet, buradaymış.
Ben oturduğum yerden kalkıp onun yanına vardım.
– Nereden başlamam lazım?
– Ya, niye acele ediyorsun? Gel, otur, dinlen.
– Ne dinlenmesi…
– Onu bırak da… Söyler misin Camal, ne zamana kadar “Ağabey” diyeceksin?
O sustu, lafını bitirmedi. Dalgınlıkla bana baktı. O an kendisi de gözleri de bana tuhaf göründü. Nedense kalbim çıkacak gibi olup gerilmeye başladım. Onun kalın dudakları kıpırdayarak bir şey diyecekti. Hayır, diyemedi. Cesaret bulamadı.
Ben kenardan numune almaya başladım. Yan tarafımda Kanay vardı. Yine kendini zor tutarak, muşambadaki kırılan taşları oraya buraya atıp, mineralleri seçiyordu. Arada elimdeki çekici alıverip benim işime devam ediyordu. Onu da sonuna kadar yapmıyordu.
– Yeter bu kadar, diye mırıldanarak ver torbayı, dedi.
Ben de torbaları uzattım. Birlikte numuneleri doldurduk. Doldururken de az önce yaptığı gibi, mineralsiz taşları seçip atıyordu.
Ben:
– Siz neden öyle yapıyorsunuz? Kurallar… O kitapta yazılanlara bu uymuyor ki, dediğimde Kanay:
– Ee, ne kitabı! Kitap ilim adamlarının kendileri içindir. Üreticilikte onun ne gereği varsa? Orada öyle yazılmış, böyle yazılmış diye fazla yükü kaldırmaktan kim hoşlanır, dedi ve konuyu değiştirdi.
Son zamanlar da neden öyle yaptığını anlamıyordum. Daha doğrusu, onu çok da kafama takmıyordum.
Yolda giderken:
– Uzun zamandır Kurmanov görünmüyor, dedi Kanay, beklemediğim bir şekilde. Sabahtan akşama kadar madenden hiç çıkmıyor diyorlar.
– …
– Bizim Svetlana da hep onun yanındaymış. Kısacası bu boşuna değil.
– Kanay, boşuna değili vurgulayarak söyledi.
– Ne ki meslektaşlar. Üstelik Svetlana, o tarafın kazı yerlerini iyi bilmiyor.
Yeni bölge, yeni sorumluluklardı. Kendi jeologdu. Geçen aydan itibaren o birinci bölgenin, geçici markşeyderi1 olarak atandı. Çünkü ondan başka uygun kimse yoktu. Üstelik “Svetlana birinci derecedeki markşeydermiş.” dedi.
Kanay savunarak “Yok, ben sadece düşüncelerimi söyledim.” dedi.
“Bayram olur, bayramın ertesi de olur.” deyimindeki gibi, çoktan beklenen Mayıs bayramı da geçti. 1 Mayıs öğleden sonra, sanki kutlamaların bitmesini beklemiş gibi, sağanak yağmur başladı. 2 Mayıs… Gökyüzünde tek parça bulut yok; tabiat yemyeşil renkte, ağın üzeri güzelleşmiş ve serin bir esinti vardı. İlkbaharın taze çiçeklerinin kokusu yayılmıştı. Irmağın akışının sesi vadiyi kaplamış gibiydi. Sağ taraftaki Oyon Serenin gölgesi, sanki güneyden başlayarak, tepeden aşağıya doğru yavaş yavaş kayıp geliyordu.
Biz Kırbanın tepesine öğleye doğru geldik. Sinek sesi bile yok. Geçen yıldan kalma uzun çimler ayaklarımıza dolanıyordu. Bu senenin taze otları, buralarda hala büyümemişlerdi. Arasıra rengârenk kanatlı minik kuşlar, ötüşerek yere doğru uzanmış ardıç dallarının arasında kaçışıyorlardı.
Biz erkekler ve kızlar olmak üzere on beş kişi civarındaydık. Aramızda “en yaşlımız” Svetlana idi. Boynundaki incecik şalını düşerken tutup göğsünü dolduran derin bir nefes aldı. Uzaklara bakarak:
– Ah, ne kadar güzel ne kadar muhteşem manzara!
Onun baktığı tarafa ben de bakıyordum.
Dağlar, dağlar… Uçları sivri, bir bakışta sanki acayip bir okyanus dalgalanarak gelip, dalgaları donarak kalmış gibiydi. Köpükleri de gökyüzüne sıçrayıp, evvelki asırlarla beraber habersiz kaybolup gitmiş devirlerin sesini duymak umuduyla beklentide kalmış gibiydi. Kırlar, bozkırlar, ırmaklar çırpınarak, akarak gökyüzü ile yerin bitişine kadar mütevazı devamlılığını sürdürmekteydi.
Ana Göl… Işıldayıp maviliğini sergilemişti.
Kırgız’ımın gururu! Kırgız yerinin incisi… Ben onu anlatamam, o güzelliğin karşısında çekinirim. Görmemişsen, gel görmeye. Eksik kalma. Geniş bir solukla havasından derin nefes çek. Göl kenarı, engel olan tat yok. Halk Göldür, Göl Halkıdır. Gölün rengi halkın düşünceleri: mavi, benekli, temiz. Gölün genişliği halkın cömertliğidir: Geniş ve derin.