Kitabı oku: «Güvenlik Duvarı», sayfa 5
“Ben Wallander. Elektrik kesintisini fark ettin mi?”
“Elektrik kesintisini mi? Uyuyordum.”
Wallander durumu açıkladı. Holgersson alarma geçmişti.
“Oraya gelmemi ister misin?”
“Bence Sydkraft’la temasa geçip bu elektrik kesintisinin artık bir polis soruşturmasına karıştığını haber vermelisin.”
“Sence ne olmuş? İntihar mı?”
“Söyleyemem. Bilmiyorum.”
“Sabotaj olabilir mi? Bir terör eylemi?”
“Bence henüz bu soruya da cevap veremeyiz. İşin aslı, bu ihtimallerin hiçbirini eleyemeyiz.”
“Ben Sydkraft’ı ararım. Gelişmeleri bana bildirirsin.”
Wallander telefonu kapattı. Hansson yağmurun altında koşup arabaya geldi. Wallander kapıyı açtı.
“Nyberg yolda. İçeride durum nasıldı?”
“Bayağı kötü. Geriye hiçbir şey kalmamış, bir surat bile.”
Hansson cevap vermedi. Yağmurun altında tekrar arabasına koştu.
Yirmi dakika sonra, Wallander, Nyberg’in arabasının ışıklarını dikiz aynasında gördü. Wallander arabadan inip onu selamladı. Nyberg çok yorgun görünüyordu.
“Tam olarak ne olmuş? Hansson’dan doğru düzgün bir cümle duyamadım.”
“İçeride bir ceset var. Yanıp kavrulmuş. Geriye bir şey kalmamış.”
Nyberg etrafına bakındı. “Yüksek voltajlı transformatörler varsa genelde böyle olur. Bu yüzden mi elektrikler kesik?”
“Öyle görünüyor.”
“Yani bu durumda Skåne’nin yarısı benim işimi bitirmemi mi bekleyecek?”
“Bu konuyu düşünmeyeceğiz şimdi. Bence zaten elektriği tekrar vermenin bir yolunu arıyorlar, bu trafo çevresinde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.”
“Çok hassas bir toplumda yaşıyoruz,” dedi Nyberg ve ânında teknisyen ekibine talimatlar yağdırmaya başladı.
Erik Hökberg de aynısını söyledi, diye düşündü Wallander. Hassas bir toplumda yaşıyoruz. Bu sebeple bilgisayarları kapanmıştır, geceleri karşısında oturup para kazanmaya çalışıyorsa tabii.
Nyberg çok hızlı ve etkin çalıştı. Kısa süre sonra bütün spot ışıkları yanmış, gürültülü bir jeneratöre bağlanmıştı. Martinson ve Wallander tekrar arabaya gitti. Martinson notlarını karıştırdı.
“Andersson, merkezden Ågren adında bir çalışandan telefon alıyor. Elektrik kesintisinin bu trafodan kaynaklandığını tespit ediyorlar. Andersson, Svarte’de yaşıyor. Buraya gelmesi yirmi dakika sürüyor. İlk geldiğinde dış kapıların kurcalandığını ve içerideki çelik kapının kilitli olmadığını görüyor. İçeriye bakınca da ne olduğunu anlıyor.”
“Başka bir şey görmüş mü?”
“O geldiğinde ortada başka kimse yokmuş ve etrafta yürüyen birilerini de görmemiş.”
Wallander bir an düşündü. “Şu anahtar meselesinin içyüzünü öğrenmeliyiz,” dedi.
Wallander arabasına bindiğinde Andersson telsizden Ågren’le konuşuyordu. Adam hemen konuşmayı bitirdi.
“Olay anladığım kadarıyla seni çok sarsmış,” dedi Wallander.
“Hayatımda hiç bu kadar berbat bir şey görmedim. Tam olarak ne olmuş?”
“Henüz bilmiyoruz. Şimdi, sen geldiğinde demir kapılar zorlanarak açılmış ancak çelik kapıda hiç zorlanma izi yok. Bunu nasıl açıklıyorsun?”
“Açıklayamıyorum.”
“Bu anahtarların bir kopyası başka kimde var?”
“Sadece Moberg adında bir başka tamircide. Ystad’da oturuyor. Bir de merkez ofiste tabii. Orada da güvenlik çok sıkıdır.”
“Ama birisi çelik kapının kilidini açmış?”
“Öyle gözüküyor.”
“Bu anahtarların kopyalanamayacağını tahmin ediyorum.”
“Kilitler Amerika’da üretildi. Zorla açılması imkânsız diyorlar.”
“Moberg’in ön adı ne?”
“Lars.”
“Birisinin bu kapıyı kilitlemeyi unutmuş olması mümkün mü?”
Andersson hayır anlamında başını salladı. “Böyle bir durumda ânında işten atılır. Güvenlik çok sıkı ve titizdir. Hatta son birkaç yıldır daha da titiz hareket ediyorlar.”
Wallander’in o an için başka sorusu yoktu. “Şimdilik burada kalmanı istiyorum,” dedi, “başka durumlar çıkarsa diye. Aynı zamanda Moberg’i aramanı ve çelik kapının anahtarlarının onda olup olmadığını da öğrenmeni istiyorum.”
Wallander arabadan indi. Yağmur diniyordu. Andersson’la yaptığı konuşma endişelerini arttırmıştı. İntihar etmek isteyen birisinin bu trafoya gelmiş olması mümkündü ancak ellerindeki bilgiler, bu varsayımı desteklemiyordu. Bir kere çelik kapı anahtarla açılmıştı. Wallander bu düşüncenin nereye gittiğini biliyordu. Cinayet. Kurban hiçbir delil kalmaması için kabloların arasında ortada bırakılmıştı.
Wallander tekrar projektörlere doğru yürüdü. Fotoğrafçı fotoğraf ve video çekmeyi yeni bitiriyordu. Nyberg cesedin yanına çömelmişti. Wallander ışığın önünden geçerken gölge yapınca sinirli bir şekilde mırıldandı.
“Ne diyorsun?”
“Patoloğun buradan çıkması uzun sürecek. Arkasında ne olduğunu görmek için cesedi hareket ettirmek istiyorum.”
“Neler olmuş olabileceğini kastediyorum.”
Nyberg bir süre düşündü. “İntihar etmek için çok ürkütücü bir yol. Eğer cinayetse son derece vahşice. Kurbanı elektrikli sandalyeye oturtmakla aynı şey.”
Doğru, diye düşündü Wallander. Bu da bizi intikam ihtimaline götürür. Çok özel bir elektrikli sandalyeyle öldürerek intikam almak.
Nyberg işine devam etti. Teknisyenlerinden biri binayla demir kapıların arasında kalan alanda iz sürmeye başlamıştı. Doktor geldi, Wallander’in daha önce tanışmadığı bir kadındı. Adı Susann Bexell’di ve az konuşan biriydi. Derhâl işe koyuldu. Nyberg çantasından termos bardağını çıkarıp bir fincan kahve içti. Wallander’e de ikram etti. Wallander kabul etti. O gece onlara uyku yoktu zaten. Martinson da yanlarında bitti, sırılsıklam ve gergindi. Wallander kahvesini ona uzattı.
“Elektriği onarmaya başladılar,” dedi Martinson. “Ystad’ın bazı bölgelerine elektrik geldi. Nasıl becerdiler, hiç fikrim yok.”
“Andersson, Moberg adlı arkadaşıyla anahtar konusunu konuşabilmiş mi?”
Martinson öğrenmek için yanlarından ayrıldı. Wallander, Hansson’un direksiyon başında kaskatı oturduğunu gördü. Oraya doğru yürüyüp Hansson’a emniyete dönmesini söyledi. Ystad’ın büyük kısmı hâlâ karanlıktı sonuçta ve orada daha çok işe yarayacaktı. Hansson şükredercesine başını salladı ve gitti. Wallander patoloğun yanına gitti.
“Adam hakkında bir şey öğrenebildin mi?”
Susann Bexell kafasını kaldırıp baktı.
“Kadın olduğunu anlayacak kadarını.”
“Emin misin?”
“Evet ama şimdi başka soru cevaplamayacağım.”
“Sadece bir soru daha. Buraya vardığında ölü müymüş, yoksa elektrik çarpınca mı ölmüş?”
“Onu henüz bilmiyorum.”
Wallander düşüncelere daldı ve arkasını döndü. Kurbanın erkek olduğunu düşünmüştü.
Tam o anda demir kapıların arasını araştıran teknisyen elinde bir nesneyle Nyberg’e doğru geldi. Wallander yanlarına gitti. Bu bir kadın çantasıydı. Wallander çantaya uzun uzun baktı. Önce yanıldığını sandı. Ardından daha önce bir yerde gördüğünü hatırladı. Tam net olmak gerekirse, dün görmüştü.
“Çitin kuzey tarafında gördüm,” dedi adı Ek olan teknisyen.
“İçerideki ceset kadın mıymış?” diye sordu Nyberg şaşkınlıkla.
“Sırf o da değil,” dedi Wallander. “Artık kim olduğunu biliyoruz.”
Bu çantayı sorgu odasında bir masanın üstünde görmüştü. Meşe yaprağına benzeyen bir tokası vardı. Karıştırmak mümkün değildi.
“Bu çanta Sonja Hökberg’e ait,” dedi. “İçerideki kişi o.”
Saat gece ikiyi on geçiyordu, yağmur hızını arttırmıştı.
8
Gece üç sularında Ystad’daki elektrik kesintisi sorunu çözüldü. Bu sırada Wallander hâlâ teknisyen ekibiyle birlikte trafoda çalışıyordu. Hansson emniyetten onları arayıp müjdeli haberi verdi. Wallander uzaktan, bir ahırın dış ışıklarının yandığını görebiliyordu.
Patoloji uzmanı işini bitirmiş, ceset oradan kaldırılmıştı. Nyberg sonunda adli incelemesini yapabildi. Andersson’dan, trafo binasının içindeki karmaşık ağ ve düğme ağını açıklamasını istemişti. Dışarıdaysa teknisyenler geride iz kalmış mı diye araştırmayı sürdürüyordu. Yağmur, çalışma koşullarını zorlaştırıyordu. Martinson çamurda kayıp dirseğini burktu. Wallander hâlâ soğuktan titriyordu, lastik çizmelerine ihtiyacı vardı.
Ystad’a elektrik verilebildikten kısa süre sonra Wallander, Martinson’u polis arabalarından birine götürdü. Arabada o âna değin topladıkları bilgilerin özetini çıkardılar. Hökberg yaklaşık on üç saat önce emniyetten kaçmıştı. Yürüyüp trafoya ulaşmış olabilirdi ama ne Wallander ne de Martinson bunun mantıklı olduğunu düşünüyordu. Sonuçta burası Ystad’a sekiz kilometre mesafedeydi.
“Onu gören olurdu,” dedi Martinson. “Devriye arabaları onu arıyordu.”
“Bu taraflara doğru gelen devriye arabası var mıymış, gene de sor, öğren bakalım.”
“Diğer seçenek ne?”
“Birisi onu buraya bırakıp gitmiş olabilir.”
İkisi de bunun ne demek olduğunu anlamıştı. Hökberg’in nasıl öldüğü sorusu hâlâ en acil soruydu. İntihar mı etmişti, öldürülmüş müydü?
“Anahtarlar,” dedi Wallander. “Demir kapı zorlanmış ama çelik kapı zorlanmamış. Neden?”
Mantıklı bir açıklama aradılar.
“Anahtarlara erişimi olabilecek herkesin listesi lazım,” dedi Wallander. “Buranın anahtarına sahip herkesin şüpheli sayılmasını ve dün gece ne yaptıklarının öğrenilmesini istiyorum.”
“Parçaları birleştirmekte güçlük çekiyorum,” dedi Martinson. “Hökberg cinayet işliyor. Sonra kendisi cinayete kurban gidiyor? İntihar seçeneği daha mantıklı sanki.”
Wallander cevap vermedi. Birçok şey düşünüyordu ama düşüncelerini birbirlerine bağlayamıyordu. Hökberg’le yaptığı ilk ve tek konuşmayı kafasında evirip çevirip başa sardı.
“Onunla ilk sen konuştun,” dedi Wallander. “Nasıl bir izlenim edinmiştin?”
“Seninkiyle aynı. Hiç pişmanlık duymuyordu, ha bir taksiciyi öldürmüş ha bir böcek öldürmüş, aynı duygular içindeydi.”
“Bu bana intihar gibi gelmiyor. Hiç pişmanlık duymadıysa neden intihar etsin ki?”
Martinson silecekleri kapattı. Andersson’un arabasında beklediğini ve daha ileride Nyberg’in bir projektörün taşınmasına yardım ettiğini görebiliyorlardı. Hareketleri hızlıydı. Wallander onun hem sinirli hem de sabırsız olduğunu anlayabiliyordu.
“Eh, cinayet olduğuna işaret eden herhangi başka ipucu var mı?”
“Yok,” dedi Wallander. “İki ihtimali de gösteren hiçbir işaret yok, dolayısıyla ikisini de değerlendirmeliyiz. Ama bence kazara ölüm seçeneğini eleyebiliriz.”
Bir süre sonra Wallander, Martinson’dan soruşturma ekibinin sabah sekizde emniyette hazır olmasını istedi. Sonra arabadan indi. Yağmur durmuştu. Ne kadar yorgun ve üşümüş olduğunu hissetti. Boğazı ağrıyordu. Trafo binasında ortalığı toparlayan Nyberg’e doğru yürüdü.
“Bir şey buldun mu?”
“Hayır.”
“Andersson’un söyleyecek bir sözü var mı?”
“Hangi konuda? Adli tıp incelemesinde mi?”
Wallander devam etmeden önce içinden sessizce ona kadar saydı.
Nyberg’in aksiliği üstündeydi. Yanlış bir şeyler söylerse, adamla bir daha konuşması imkânsız olurdu.
“Ne olduğunu tespit edemiyor,” dedi Nyberg bir süre sonra. “Güç kesintisine sebep olan bir ceset mi, yoksa canlı bir insan mıydı, bunu ancak patoloji doktoru söyleyebilir. Belki o bile anlayamayabilir.”
Wallander başıyla onayladı. Kol saatine baktı. Saat gece üç buçuktu. Daha fazla kalmanın bir manası yoktu.
“Ben çıkıyorum artık. Ama sabah sekizde toplantımız var.”
Nyberg anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Wallander orada olacağım demek istediğini algıladı. Sonra Martinson’un notlar aldığı arabaya döndü.
“Gidiyoruz,” dedi. “Beni eve götürmen gerek.”
Sessizce Ystad’a döndüler. Wallander evine girer girmez küveti doldurmaya başladı. Küvet suyla dolarken son ağrı kesicilerini içti ve mutfak masasındaki listeye ekledi. Çaresizce bir daha ne zaman eczaneye uğrayabileceğini merak etti.
Ilık suya girince vücudunun âdeta buzları çözüldü. Bir süre uyukladı, zihni bomboştu ama sonra görüntüler geri geldi. Sonja Hökberg ve Eva Persson. Olayları kafasında yavaş yavaş tekrar canlandırdı. Hiçbir şeyi unutmamak için sakin ve adım adım ilerledi. Mantığa uymuyordu hiçbiri. Lundberg neden öldürülmüştü? Hökberg ve Persson’u bunu yapmaya iten güdü neydi? Rastgele bir dürtü olmadığından emindi. Paraya gerçekten ihtiyaç duymuşlardı ya da olay tamamen başka bir şeydi.
Trafoda buldukları çantanın içinde sadece 30 kron vardı. Soygundan ele geçirdikleri paraya polis el koymuştu.
Hökberg kaçtı, diye düşündü Wallander. Birdenbire bir firar fırsatı görmüştü. Saat sabah ondu. Önceden planlanmış bir şey olamazdı. Emniyetten çıktıktan sonra on üç saat boyunca kayıptı, ta ki sonunda Ystad’ın sekiz kilometre ötesinde cesedi bulununcaya dek.
Oraya nasıl gelmiş, diye düşündü Wallander. Otostop çekmiş olabilir. Aynı zamanda birisini arayıp onu almasını istemiş de olabilir. Peki ya sonra? Beni şuraya götür demiş de orada intihar mı etmiş? Yoksa orada öldürülmüş mü? Peki ya kimin çelik kapıyı açacak anahtara erişimi var da demir kapıların anahtarına erişimi yok?
Wallander banyodan çıktı. Çok önemli iki soru var, diye düşündü. Hökberg intihar etmeye karar verdiyse neden trafoyu seçti ve buranın anahtarlarına nereden ulaştı? Cinayete kurban gittiyse, o zaman neden? Peki onu kim öldürdü?
Wallander yatağa girip yorganı çenesine kadar çekti. Saat dört buçuktu. Başı dönüyordu ve düşünemeyecek kadar yorgundu. Uyumak zorundaydı. Işığı söndürmeden önce alarmını kurdu. Saati yatağından mümkün olduğunca uzağa itti, böylece alarmı kapatmak için yataktan kalkmak zorunda kalacaktı.
Uyandığında sanki sadece birkaç dakika uyumuş gibi hissetti. Yutkunmaya çalıştı. Boğazı hâlâ ağrıyordu ama bir önceki güne göre daha iyiydi. Alnına dokundu. Ateşi düşmüştü ama burnu tıkalıydı. Wallander banyoya gitti, burnunu temizledi, aynadaki yansımasına bakmadı. Yorgunluktan bütün vücudu ağrıyordu. Kahve suyunun ısınmasını beklerken camdan dışarıya baktı. Hava hâlâ rüzgârlıydı ama yağmur bulutları kaybolmuştu. Hava 5 dereceydi. Araba işini halletmeye ne zaman fırsat bulabileceğini düşündü.
* * *
Sabah sekizi biraz geçerken emniyetteki toplantı odalarından birinde toplandılar. Wallander; Martinson ve Hansson’un yorgun yüzlerine baktı ve kendi yüzünün kim bilir nasıl gözüktüğünü merak etti. Saatlerdir uyumadığını bildiği Lisa Holgersson hiç solgun görünmüyordu. Toplantıyı başlatan da oydu.
“Dün geceki, Skåne’yi vuran elektrik kesintisinin, gelmiş geçmiş en ciddi elektrik kesintisi olduğu gerçeğini açık ve net bir şekilde ortaya koymamız gerekir. Bu, güvenlik açığımızın boyutunu gösteriyor. Yaşanan şeyler imkânsız gibiydi ama yine de yaşandı. Şimdi yetkililer, enerji şirketleri ve kolluk kuvvetleri güvenlik önlemlerinin nasıl artırılabileceğini tartışmak zorunda kalacak. Şimdilik bu kadarını söyleyeyim.”
Devam etmesi için Wallander’e başıyla işaret verdi. Wallander olayların kısa bir özetini geçti.
“Bir başka deyişle, ne olduğunu bilmiyoruz,” dedi sonunda. “Kaza mı, intihar mı, cinayet mi bilmiyoruz, ancak kaza ihtimalini eleyebiliriz. Kız ya yalnızdı ya da dış kapıları kırarken biriyle birlikteydi. Görünüşe göre anahtarlara da erişimleri vardı. Her şey en uygun tabirle tuhaf.”
Masanın etrafına toplanan diğer arkadaşlarına şöyle bir baktı. Martinson birçok polis arabasının, Hökberg’i ararken trafoya giden yoldan farklı saatlerde geçtiklerini rapor etmişti.
“O zaman şuraya geliyoruz,” dedi Wallander. “Birisi onu oraya arabayla götürdü. Oralarda hiç araba izi bulundu mu?”
Soruyu, masanın karşı ucunda kan çanağına dönmüş gözler ve karmakarışık saçlarla oturan Nyberg’e yöneltmişti. Wallander adamın emekliliği nasıl iple çektiğini iyi biliyordu.
“Bizim arabalar ve Andersson’un arabası dışında, iki araca daha ait iz bulduk. Ancak dün gece müthiş bir yağmur vardı, izler pek net değildi.”
“Yani oraya iki araba daha mı gelmiş?”
“Andersson içlerinden birinin, meslektaşı Moberg’e ait olabileceğini düşünüyor. Hâlâ kontrol ediyoruz.”
“O hâlde bir lastik izinin sahibi meçhul?”
“Evet.”
Şu noktaya değin tek kelime etmeyen Ann-Britt Höglund burada elini kaldırdı.
“Bu olayın cinayetten başka bir şey olma ihtimali var mı?” dedi. “Hepiniz gibi ben de Hökberg’in intihar edeceğine inanmıyorum. Ayrıca hayatını sonlandırmaya karar vermiş dahi olsa kendini yakarak öldürmeyi seçeceğini hayal edemiyorum.”
Wallander’in aklına birkaç yıl önce yaşanan bir olay geldi. Orta Amerika’dan genç bir kadın kolza tarlasının ortasında üstüne benzin döküp kendini yakmıştı. Wallander’in en korkunç anılarından biriydi bu. Kendisi de oradaydı, kızın alev alışını görmüştü ve hiçbir şey yapamamıştı.
“Kadınlar hap içer,” dedi Höglund. “Kadınlar nadiren kendilerini silahla vurur. Ama kendilerini yüksek gerilim hattına atacaklarını sanmıyorum.”
“Sanırım haklısın,” dedi Wallander. “Yine de patoloğun raporunu beklemek zorundayız. Dün gece oraya giden hiçbirimiz ne olduğunu saptayamadık.”
Başka soru soran olmadı.
“Anahtarlar,” dedi Wallander. “Hiçbir anahtarın çalınmamış olduğundan emin olmalıyız. Odaklanmamız gereken şey bu.”
Martinson anahtarları kontrol etme işini üstlenmeye gönüllü oldu. Toplantıyı bitirdiler, Wallander odasına gitti, giderken kendine bir fincan kahve aldı. Telefon çalıyordu. Arayan danışmadan Irene’di.
“Birisi seni görmek istiyor,” dedi.
“Kimmiş?”
“Adı Enander, kendisi doktor.”
Wallander zihnini taradı ancak bir sima canlandıramadı. “Onu başka birisine yolla.”
“Denedim ama ille de seninle konuşmak için ısrar ediyor. Acil olduğunu da söylüyor.”
Wallander iç geçirdi. “Birazdan oradayım,” dedi ve telefonu kapattı.
Danışmada bekleyen adam orta yaşlı ve kısa saçlıydı, eşofman giymişti. Sıkı sıkı tokalaşması Wallander’in dikkatini çekti. Adam isminin David Enander olduğunu söyledi.
“Çok meşgulüm,” dedi Wallander. “Dün geceki elektrik kesintisi büyük keşmekeşe yol açtı. Sadece iki dakikam var. Benimle hangi konuda görüşmek istemiştiniz?”
“Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum.”
Wallander adamın devam etmesini beklediyse de adam devam etmedi. Birlikte odasına yürüdüler. Enander’in oturduğu koltuktaki kolçak yerinden çıktı.
“Ziyanı yok,” dedi Wallander. “Zaten kırıktı.”
Enander hemen sadede geldi. “Buraya Tynnes Falk’la alakalı geldim.”
“Bildiğimiz kadarıyla o dosya kapandı. Adam doğal sebeplerden öldü.”
“Benim de konuşmak istediğim yanlış anlaşılma buydu,” dedi Enander, bir eliyle kısacık saçlarını kaşıyarak.
Wallander adamın endişeli olduğunu fark etti. “Dinliyorum.”
Enander acele etmedi. Kelimelerini düşünerek seçti. “Uzun yıllardır Falk’ın hekimiyim. İlk kez 1981 yılında hasta olarak geldi, yani 15 yıldan uzun zaman geçmiş. Bana ilk defa ellerindeki alerjik bir kızarıklık için gelmişti. O yıllarda hastanede dermatoloji bölümünde çalışıyordum ama sonra 1986 yılında kendi muayenehanemi açtım, Falk oraya da geldi. Nadiren hastalanırdı. Alerjik sorunları ortadan kalkmıştı ama düzenli kontrollerini yaptırdım. Falk sağlık durumunu düzenli olarak kontrol eden biriydi. Kendine çok iyi bakardı. Sağlıklı beslenirdi, egzersiz yapardı ve çok düzenli alışkanlıkları vardı.”
Wallander, Enander’in lafı nereye getirmeye çalıştığını merak ettiği için sabırsızlanmaya başladı.
“O öldüğünde ben şehir dışındaydım,” dedi Enander. “Olayı dün gece öğrendim.”
“Nereden duydunuz?”
“Eski karısı beni aradı.”
Wallander devam etmesi için adama doğru başını salladı.
“Ölüm sebebinin büyük bir koroner kalp yetmezliği olduğunu söyledi.”
“Bize öyle dediler.”
“Durum şu ki bu imkânsız.”
Wallander kaşlarını kaldırdı. “Nedenmiş?”
“Daha on gün gibi kısa bir süre önce, Falk’a kapsamlı bir sağlık muayenesi yaptım. Kalbi çok iyi durumdaydı. 20 yaşındaki bir insan kadar sağlamdı.”
Wallander bunu enine boyuna düşündü. “Yani ne söylemek istiyorsunuz? Patologlar bir hata mı yaptı?”
“Son derece sağlıklı bir insanın kalp krizi geçirip ölebildiğinin oldukça nadir de olsa farkındayım. Fakat Falk’ın durumunda, bunun olmasını kabul edemiyorum.”
“Başka hangi sebeple ölmüş olabilir?”
“Orasını bilmiyorum. Ama onu öldüren her neyse, kalbi olmadığını netleştirmek istedim.”
“Bana söylediklerinizi gerekli yerlere ileteceğim,” dedi Wallander. “Başka bir şey var mıydı?”
“Bir şey oldu, kesin,” dedi Enander. “Haklı mıyım bilmiyorum ama anladığım kadarıyla, başında bir yara varmış. Bence saldırıya uğradı. Öldürüldü.”
“Bu sonuca giden hiçbir işaret yok. Cüzdanını almamışlar.”
“Ben patolog ya da adli tıp doktoru değilim, onu neyin öldürdüğünü söyleyemem,” dedi Enander. “Ama kalpten değildi. Eminim.”
Wallander, Enander’in telefon numarası ve adresini not etti. Sonra ayağa kalktı. Konuşma tamamlanmıştı. Daha fazla vakti yoktu.
Wallander, Enander’i danışmaya kadar geçirip odasına döndü. Falk hakkındaki notları bir çekmeceye koydu, devamındaki bir saati de dün geceki olayları yazıya dökmekle geçirdi.
Bilgisayarda yazarken bir zamanlar bilgisayardan ne kadar iğrendiğini hatırladı. Ancak bir gün bilgisayarın aslında çalışmayı kolaylaştırdığını fark etmişti. Çalışma masası artık eline geçen kâğıtlara not edilmiş gelişigüzel notlara boğulmuş vaziyette değildi. Wallander hâlâ iki parmakla yazıyor ve sık sık hata yapıyordu ama artık raporlarını yazdığı zaman hatalarını düzeltmek için Tipp-Ex kullanmıyordu.
Martinson trafo anahtarlarına sahip insanların listesiyle içeri girdi. Toplam 5 kişiydiler. Wallander isimlere göz gezdirdi.
“Hiçbirisinin anahtarı kayıp değil,” dedi Martinson. “Başka birine de vermemişler. Moberg haricinde, son birkaç gündür hiç kimse trafo binasına gitmemiş. Hökberg’in kayıplara karıştığı saatlerde ne yaptıklarını araştırayım mı?”
“Bunu askıya alalım,” dedi Wallander. “Adli tıp raporları gelene kadar beklemekten başka çaremiz yok.”
“Eva Persson’u ne yapalım?”
“Tekrar sorguya çekilmeli, hem de daha ayrıntılı.”
“Sen mi yapacaksın?”
“Hayır, teşekkürler. Bunu Höglund’a bırakırız diye düşündüm. Ben bahsederim ona.”
Öğlen olduğunda Wallander, kadına Lundberg davasındaki son gelişmeleri aktarmıştı. Boğazı daha iyiydi ama hâlâ çok yorgundu. Arabasını çalıştırmayı denemişti ama çaresizlik içinde bir oto servisini arayıp arabayı almalarını istemek zorunda kalmıştı. Anahtarlarını Irene’e bırakıp öğle yemeği yemek üzere şehir merkezine doğru yürüdü. Yemekten sonra eczaneye gidip sabun ve ağrı kesici aldı. Emniyete döndüğünde arabası yerinde yoktu. Wallander tamirciyi aradı ama henüz sorunu tespit etmeye fırsat bulamamışlardı. Tamiratın ne kadar tutacağını sorduğundaysa muğlak bir cevap aldı. Wallander telefonu kapattı, canına tak etmişti. Kendine yeni bir araba almaya karar verdi.
Sonra düşüncelere daldı. Üstünde kafa yordukça Hökberg’in, kazara trafoya gitmiş olamayacağına kanaat getirdi. Ayrıca buranın Skåne’nin elektrik dağıtım sisteminde en hassas nokta olması da tesadüf değildi.
Wallander, Martinson’un listesine uzandı. Beş insan, beş çift anahtar:
Olle Andersson, elektrik hattı tamircisi.
Lars Moberg, elektrik hattı tamircisi.
Hilding Olofsson, trafo müdürü.
Artur Wahlund, güvenlik müdürü.
Stefan Molin, teknik müdür.
İsimler ona ilk baktığı anki kadar az bilgi veriyordu hâlâ. Wallander telefona uzandı, Martinson hemen cevap verdi.
“Anahtarı olan bu insanlar var ya,” dedi. “Polis kayıtlarında isimlerini arama şansın olmadı, değil mi?”
“Aramalı mıyım?”
“Şart değil ama sen çok titizsindir, bilirim.”
“İstersen şimdi yapabilirim.”
“İlk önceliğimiz olmayabilir. Patologlardan bir ses çıkmadı mı?”
“Bence en erken yarından önce bize bir bilgi veremezler.”
“O zaman isimleri kurcala bakalım. Vaktin varsa.”
Wallander’in aksine Martinson bilgisayarını severdi. Emniyette bu konuda sorun yaşayan birisi olduğunda hep ondan yardım isterdi.
Wallander, Lundberg cinayet dosyasına döndü. Saat üçte kahve içmeye gitti. Kendini daha iyi hissediyordu, boğazı da normale dönmüş sayılırdı. Hansson ona, Höglund’un o sırada Persson’la konuştuğunu söyledi. Her şey su gibi akıyor, diye düşündü. İlk kez yapmamız gereken her şeye ayıracak zamanımız var.
Tam evrakları önüne çekip oturmuştu ki Holgersson kapıda göründü. Elinde akşam gazetelerinden birini tutuyordu. Wallander kötü bir şey olduğunu kadının suratından anladı.
“Şunu gördün mü?” diye sorarak ona gazeteyi uzattı.
Wallander fotoğrafa uzun uzun baktı. Eva Persson’un sorgu odasında yerde yatan bir resmiydi bu. Düşmüşe benziyordu.
Wallander boğazı düğümlenerek manşeti okudu: Ünlü polis genç kıza saldırdı. İşte resmi.
“Kim çekti bu fotoğrafı?” dedi Wallander gözlerine inanamayarak. “Orada gazeteci yoktu, değil mi?”
“Varmış demek ki.”
Wallander koridora çıkan kapının hafif açık olduğunu ve sanki birisinin gölgesinin geçtiğini hayal meyal hatırladı.
“Basın toplantısından önceydi,” dedi Holgersson. “Belki muhabirlerden biri erken gelmiş, koridorda takılıyordu.”
Wallander kalakalmıştı. Otuz yıllık kariyeri boyunca itip kakıştığı ya da yumruklaştığı olmuştu ama hep zorlu gözaltılar esnasında olurdu bu. Ne kadar sinirlenirse sinirlensin daha önce sorgu ortasında karşısındakine saldırdığı olmamıştı.
Hayatında ilk kez böyle bir şey yaşamıştı ve onda da fotoğrafçı oradaydı.
“Bu mevzu sorun olacak,” dedi Holgersson. “Neden kimseye bir şey demedin?”
“Kız annesine saldırıyordu. Annesine daha fazla vurmasın diye ona bir tokat attım.”
“Ama bu resim böyle demiyor.”
“Olay bu ama.”
“Neden bana söylemedin?”
Wallander’in verecek cevabı yoktu.
“Umarım bununla ilgili bir soruşturma yapmak zorunda olduğumu anlayışla karşılarsın.”
Wallander kadının sesindeki hayal kırıklığını duydu. Buna öfkelenmişti. Bana inanmıyor, diye düşündü.
“Görevden alındım mı?”
“Hayır ama tam olarak ne olduğunu duymak istiyorum.”
“Anlattım işte.”
“Persson, Ann-Britt’e farklı bir versiyonunu anlatmış. Senin durup dururken ona saldırdığını söylemiş.”
“O zaman yalan söylüyor. Annesine sorun.”
Holgersson cevap vermeden önce duraksadı. “Sorduk,” dedi. “Kızının ona hiç vurmadığını söylüyor.”
Wallander sessiz kaldı. İstifa edeceğim, diye düşündü. İstifamı verip teşkilattan ayrılacağım. Bir daha da dönmem. Holgersson bir cevap bekliyordu ama Wallander hiçbir şey demedi. Sonunda kadın odadan çıktı.