Kitabı oku: «Riga'nın Köpekleri», sayfa 2
Altıda yapılan toplantı kısa sürmüştü. Martinson kurtarma botundaki adamlara ilişkin herhangi bir kayıp ihbarı bulamamıştı. Svedberg, Ystad Emniyet Müdürlüğü’nden yasal bir talep geldiği anda yardım etmeye söz veren Norrköping’deki meteorolojiden biriyle uzun süre görüşmüştü.
Wallander onlara zaten bildikleri bir şeyi söyledi; patolog, iki adamın da öldürüldüğünü onaylamıştı. Svedberg’le Martinson’dan katilin adamları öldürdükten sonra neden onlara ceketlerini giydirdiğini düşünmelerini istedi.
“Birkaç saat daha devam edelim,” dedi Wallander. “Elinizde başka bir dava varsa bir kenara koyun ya da başka birine verin. Bu zor bir dava. Yarın ilk iş daha fazla adama ihtiyacımız olduğunu söyleyeceğim.”
Wallander odasında yalnız kaldığında haritayı bir kez daha masasının üstüne serdi. İşaret parmağıyla Mossby Strand’a dek uzanan kıyı şeridini izledi. Bot uzaklardan gelmiş olmalı, diye geçirdi içinden. Ya da çok yakınlardan. Akıntı yüzünden ileriye ve geriye sürüklenmiş de olabilir.
Telefon çaldı. Bir an için telefona yanıt vermemeyi düşündü, saat geç olmuştu, eve gidip olanları sakin bir şekilde yeniden gözden geçirmek istiyordu. Ama yine de ahizeyi kaldırdı. Arayan Mörth’dü.
“Bitti mi?” diye sordu Wallander hayretle.
“Hayır,” diye karşılık verdi Mörth. “Ama önemli olduğunu düşündüğüm bir şey var. Sana şimdi söyleyeceğim.”
Wallander nefesini tuttu.
“Adamlar İsveçli değil,” dedi Mörth. “Ya da en azından İsveç’te doğmamışlar.”
“Bunu nasıl anladın?”
“Dişlerine baktım,” dedi Mörth. “Dişlerindeki dolguların İsveçli dişçilerin işi olmadığını saptadım. Rus dişçileri olabilir.”
“Rus mu?”
“Evet. Rus dişçileri. Ya da Doğu Bloku’ndaki ülkelerden birinin dişçileri… Onlar bizlerden farklı yöntemler kullanıyorlar.”
“Bundan emin misin?”
“Olmasaydım seni aramazdım,” dedi Mörth. Wallander onun kızdığını fark etti.
“Sana inanıyorum,” diye ekledi telaşla.
“Başka bir şey daha var,” diye sürdürdü konuşmasını Mörth. “En az bunun kadar önemli olabilecek bir şey. Belki saçma olduğunu düşüneceksin, ama bu adamların vurulduklarına sevinmiş olabileceklerini düşünüyorum. Çünkü ölmeden önce onlara işkence yapılmış. Bedenlerinde yanıklar var. Derileri soyulmuş, tırnakları sökülmüş.”
Wallander’in ağzı bir karış açık kaldı.
“Orada mısın?” diye sordu Mörth.
“Evet,” dedi Wallander. “Buradayım. Söylediklerini algılamaya çalışıyorum.”
“İşkence edildiğine eminim.”
“Emin olduğunun farkındayım. Ama bu alışılmışın dışında bir şey!”
“İşte ben de zaten seni bu yüzden aradım.”
“En doğrusunu yaptın,” dedi Wallander.
“Ayrıntılı raporu yarın sana göndereceğim,” dedi Mörth. “Laboratuvar sonuçları biraz zaman alabilir.”
Telefonu kapattı. Wallander kantine gitti. İçerisi boştu. Kahve makinesindeki son kahveyi fincanına doldurdu ve masalardan birine geçip oturdu.
Ruslar? İşkence edilmiş iki adam? Doğu Bloku’ndan? Rydberg bile bunun zor ve uzun zaman alabilecek bir soruşturma olduğunu düşünürdü. Arabasına binip evine doğru yola koyulduğunda saat 19.30 olmuştu. Rüzgâr durmuş ve hava iyice soğumuştu.
3
Gece 02.00 civarında Wallander göğsünde yoğun bir ağrıyla uyandı. Ölmek üzere olduğunu hissetti. Polisliğin getirdiği yoğun stres sonunda etkisini göstermişti. Mesleğinin bedelini ödüyordu. Utanç ve çaresizlik içinde kıpırdamadan karanlıkta yattı. Yaşamını sürekli erteleyip durmuştu. Kaygıları ve sancısı her geçen dakika daha da artıyor gibiydi. Artan korkularını bir süre bastıramadı ama daha sonra yavaş yavaş kontrolünü yeniden kazanmayı başardı.
Dikkatle yataktan kalktı, giyindi ve arabasına gitti. Sancısı şimdi biraz daha azalmıştı ama yine de dalgalar hâlinde gelip gidiyordu. Kolundan aşağıya iniyor ve yeniden kalbine doğru çıkıyordu. Arabasına bindi. Sakin bir şekilde nefes almaya çalıştı ve sonra da boş caddelerde ilerleyerek hastanenin acil servisine doğru yola koyuldu. Kendisini ilgiyle dinleyen bir hasta bakıcıya yaşadıklarını anlattı, hasta bakıcı onu sedyeye yatırdı ve muayene odalarından birine götürdü. Sancısı gelip gidiyordu. Birden yanı başında duran genç bir doktoru gördü. Bu kez de doktora göğsündeki sancıyı anlattı. Doktor, onu EKG makinesine bağladı. Kan basıncını ölçtüler, nabzını kontrol ettiler ve ona bir sürü soru sordular: Hayır sigara içmiyordu, daha önce göğsünde bu tür ağrılar olmamıştı ve bildiği kadarıyla da ailesinde kalp hastalığı yoktu. Doktor EKG sonuçlarına baktı.
“Önemli bir şey yok,” dedi. “Her şey son derece normal görünüyor. Sizce bu ağrılar neden kaynaklanıyor?”
“Bilmiyorum.”
Doktor, Wallander’in kayıtlarını inceledi.
“Demek polissiniz,” dedi. “Mesleğiniz gereği ara sıra birçok sorunla karşılaştığınızdan eminim.”
“Pek ara sıra diyemeyiz.”
“İçki içer misiniz?”
“Herkes kadar.”
Doktor muayene masasının kenarına ilişerek elindeki notları bir kenara koydu. Wallander, doktorun çok yorgun olduğunu fark etti.
“Kalp krizi geçirdiğinizi sanmıyorum,” dedi. “Bence bedeniniz artık isyan etmiş ve size işleri biraz daha ağırdan almanız gerektiğini söylüyor. Bu konuda karar verecek olan sizsiniz.”
“Haklısınız,” dedi Wallander. “Her gün kendime yaşamımın bana nelere mal olduğunu sorup duruyorum. Ayrıca konuşacak, dertleşecek hiç kimsem de yok.”
“Olmalı,” dedi doktor. “Herkesin dertleşecek birine ihtiyacı vardır.”
Çağrı cihazından gelen uyarıyla ayağa kalktı.
“Geceyi burada geçirin,” dedi. “Biraz dinlenmeye ve uyumaya çalışın.”
Wallander rahatlamış uzanırken havalandırmadan gelen belli belirsiz uğultuyu dinliyordu. Koridordan gelen sesleri dinlemeye koyuldu.
Tüm sancıların bir nedeni vardır, diye geçirdi içinden. Kalbimde eğer bir sorun yoksa o zaman bu sancı neyin nesiydi? Babama yeterince zaman ayıramamanın verdiği suçluluk duygusundan mı? Stockholm’de üniversiteye giden kızımın mektuplarında bana her şeyi anlatmadığına dair kuşkularımdan kaynaklanan kaygının sonucu mu? İşlerin kızımın yazdığı gibi olmadığını, orada olduğuna memnun olduğunu söylemesine rağmen yine de mutsuz olduğunu düşündüğümden dolayı mı? Yoksa on beş yaşında yaptığı gibi yine intihara kalkışabileceğinden korktuğum için mi? Veya aradan bir yıl geçmesine karşın Mona’nın beni terk etmesi karşısında hâlâ içimden atamadığım kıskançlıktan dolayı mı?
Yattığı oda aydınlıktı. Wallander tüm yaşamının gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçtiğini düşünüyordu. O tür bir sancının yalnızlıktan kaynaklanması gerçekten de söz konusu olabilir miydi? Buna hiç zaman kaybetmeden bir çözüm bulmalıydı.
“Artık bu şekilde yaşayamam,” dedi yüksek sesle. “Yaşamıma bir an önce çekidüzen vermeliyim. Hemen şimdi.”
Sabah saat 06.00’da irkilerek uyandı. Doktor başucunda durmuş, ona bakıyordu.
“Sancınız geçti mi?” diye sordu.
“Evet, iyiyim,” diye karşılık verdi Wallander. “Neden olmuş?”
“Gerginlikten,” dedi doktor. “Stresten. Siz daha iyi bilirsiniz.”
“Evet,” diye karşılık verdi Wallander. “Sanırım biliyorum.”
“Bence kapsamlı bir muayeneden geçmelisiniz,” dedi doktor. “Eğer hiçbir şey çıkmazsa o zaman fiziksel bir sorununuz yok demektir. O zaman da sizi kaygılandıran sorunları bulup çözmeniz gerekecek.”
Wallander hastaneden çıkarak arabasına atlayıp evine gitti. Duş aldıktan sonra bir fincan kahve içti. Termometre eksi üç dereceyi gösteriyordu. Gökyüzü pırıl pırıldı ve rüzgâr durmuştu. Mutfakta uzunca bir süre oturarak gece yaşadıklarını düşündü. Sancıları ve geceyi hastanede geçirmesi ona gerçek dışı gelmeye başlamıştı. Ama olanları göz ardı etmemesi gerektiğinin de farkındaydı. Yaşamı kendi sorumluluğundaydı.
Ancak saat 08.15’te işe gidebileceğine karar verebilmişti. Emniyetten içeri girer girmez, Björk, Stockholm’den adli tıp ekibinin zaman kaybetmeden getirilip olay yerinde bir temiz soruşturma yapması gerektiğini söyledi.
“Olay yeri diye bir şey yok ki,” dedi Wallander. “Emin olduğumuz tek şey var, o da adamların kurtarma botunda öldürülmedikleri.”
“Rydberg artık olmadığına göre başkalarından yardım istemek zorundayız,” dedi Björk. “Güvenebileceğimiz bir uzman yok burada. Botun bulunduğu sahili neden kordon altına almadınız?”
“Cinayet o sahilde işlenmedi ki. Bot suda yüzüyordu. Dalgaların arasına plastik bir kordon mu çekecektik yani?”
Wallander öfkelenmişti. Evet, Ystad’da Rydberg kadar deneyimli başka birinin olmadığı doğruydu ama bu, Stockholm’den ne zaman yardım isteneceğine karar verebilecek düzeyde olmadığı anlamına da gelmezdi.
“Ya kararları benim almama izin verirsin,” dedi. “Ya da bu olayla sen ilgilenirsin.”
“Elbette kararları sen alacaksın,” diye karşılık verdi Björk. “Ama Stockholm’e danışmadan hareket etmenin hata olduğunu düşünüyorum.”
“Evet, ama ben öyle düşünmüyorum.”
Hâlâ bir yol alamamışlardı.
“Daha sonra tekrar konuşuruz,” dedi Wallander. “Düşüncelerini öğrenmem gereken bir iki konu daha var.”
Björk şaşırmıştı.
“Bir şey mi buldun?” diye sordu. “Oysa ben tıkandığımızı sanıyordum.”
“Pek sayılmaz. On dakika sonra yanında olurum.”
Odasına giderek hastaneyi aradı ve hemen Mörth’e bağlandı.
“Yeni bir şey var mı?” diye sordu patoloğa.
“Raporu yazıyordum,” diye karşılık verdi Mörth. “Bir iki saat daha sabredebilir misin?”
“Björk’e somut bir şeyler vermem gerek. Ne zaman öldüklerini söyleyebilir misin?”
“Hayır. Laboratuvar sonuçlarını almamız gerek. Hücre dokuları çürümüş. Ancak bir varsayımda bulunabilirim.”
“Hadi o zaman.”
“Varsayımda bulunmaktan hoşlanmadığımı bilirsin. Bunun sana ne yararı olabilir ki?”
“Deneyimli olan sensin. Ne yaptığını iyi biliyorsun. Test sonuçları senin zaten kuşkulandığın şeyleri gösterecek, başka bir şey ortaya çıkmayacak ki. Neden kuşkulandığını kulağıma söylesen de olur. Söz, kimseciklere söylemeyeceğim.”
Wallander bekledi.
“Bir hafta,” dedi sonunda Mörth. “En az bir hafta olmuş olmalı. Ama bunu sana söylediğimi kimseye söyleme.”
“Unuttum bile. Adamların Rus ya da Doğu Avrupalı olduğundan emin misin?”
“Evet.”
“Hiç beklemediğin bir şey çıktı mı?”
“Mermi konusunda bir şey bilmiyorum ama daha önce hiç bu tür bir mermi görmemiştim.”
“Başka bir şey var mı?”
“Evet. Adamlardan birinin kolunda bir dövme var. Süvari kılıcına benziyor. Bir tür Türk palası gibi bir şey.”
“Anlayamadım. Ne gibi bir şey dedin?”
“Kılıç. Benim gibi bir patoloğun artık tarihe karışmış bir silah konusunda uzman olmasını bekleyemezsin.”
“Dövmede yazı var mı?”
“Anlayamadım?”
“Dövmelerde genellikle bir şeyler yazılır. Bir kadın ya da yer adı gibi.”
“Hayır, yazı yoktu.”
“Başka?”
“Şimdilik bu kadar.”
“Tamam, teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Wallander telefonu kapattıktan sonra kahvesini alarak Björk’ü görmeye gitti. Martinson’la Svedberg’in odalarının kapıları açıktı ama ikisi de içeride değildi. Telefonda konuşan Björk’ün konuşmasını bitirmesini beklerken oturup kahvesini içti. Björk sinirli bir ses tonuyla bir şeyler söyledikten sonra ahizeyi sert bir şekilde yerine koyunca Wallander boş bulunup sıçradı.
“Bu duyduğum en saçma şey,” dedi Björk. “Hâlâ direnmenin ne anlamı var?”
“Güzel bir soru,” dedi Wallander. “Ama neden söz ettiğini anlamadım.”
Björk öfkeden titriyordu. Wallander onu daha önce hiç böyle sinirli görmemişti.
“Ne oldu?” diye sordu.
Björk başını çevirip ona baktı. “Bu konuda bir şey söylememem gerektiğini biliyorum ama söylemek zorundayım. Lenarp’taki yaşlı çifti öldüren o piç kurularından biri olan Lucia, geçen gün izinli olarak hapisten çıkmış. Geri dönmediğini söylememe gerek yok sanırım. Büyük olasılıkla çoktan buradan kaçıp gitmiştir. Onu bir daha asla yakalayamayacağız.”
Wallander duyduklarına inanamıyordu.
“İzin mi vermişler? İçeri gireli daha bir yıl bile olmamıştı. Bu ülkede tanık olduğumuz en vahşi ve acımasız cinayetlerden biriydi. Nasıl olur da ona izin verirler?”
“Annesinin cenazesine gidecekmiş.”
Wallander’in ağzı bir karış açık kalmıştı.
“Ama annesi on yıl önce ölmüştü! Çek polisinin bize yolladığı raporda okumuştum.”
“Kız kardeşi olduğunu söyleyen bir kadın hapishaneye gitmiş ve kardeşinin cenazeye katılması için görevlilere yalvarmış. Anlaşılan kimse belgeleri kontrol etme zahmetine girmemiş. Kadının elinde bir kâğıt varmış ve kâğıtta da cenaze töreninin Ängelholm’daki bir kilisede yapılacağı yazıyormuş. Bu kâğıdın sahte olduğu ortada! Bu ülkede hâlâ sahte cenaze töreni için sahte bir davetiye hazırlanabileceğini düşünemeyen bazı safların olduğu anlaşılıyor. Yanına bir gardiyan vererek törene gitmesine izin vermişler. Bu olay iki gün önce oluyor. Cenaze töreni olmadığı gibi, kız kardeşinin de olmadığı anlaşılmış daha sonra. Gardiyanı etkisiz hâle getirmişler, ellerini ve ayaklarını bağlayarak Jönköping yakınlarında bir ormana bırakmışlar. Daha da ileri giderek hapishane aracına binip Limhamn yolundan Kastrup Havaalanı’na gitmişler. Araba hâlâ havaalanında ama onlar ortada yok.”
“Akıl alır gibi değil,” dedi Wallander. “Onun gibi bir caniye kim izin verebilir?”
“Reklam panolarında yazdığı gibi: İsveç fantastik bir yerdir,” dedi Björk. “Bu iş midemi bulandırıyor.”
“Bunun sorumlusu kim? Ona izin veren kişinin içeri kapatılması gerekir. Böylesi bir şey nasıl olabilir?”
“Bu konuyla ilgileneceğim,” dedi Björk. “Ama oldu işte. Kuş kafesten uçtu.”
Wallander, Lenarp’ta vahşice katledilen yaşlı çifti düşündü. Hayal kırıklığı içinde Björk’e baktı.
“Ne yararı olacak?” diye sordu. “Madem hapishane yetkilileri tutuklulara izin veriyor, o zaman neden onları yakalamak için canımızı dişimize takıyoruz?”
Björk bu soruyu yanıtlamadı. Wallander ayağa kalkarak pencerenin önüne gitti.
“Daha ne kadar devam edebiliriz?” diye sordu.
“Etmek zorundayız,” diye karşılık verdi Björk. “Kurtarma botundaki o iki adam hakkında bildiklerini bana anlatacak mısın?”
Wallander ona tüm bildiklerini aktardı. Kendini son derece yorgun, bitkin ve üzgün hissediyordu. O konuşurken Björk de bazı notlar alıyordu.
“Ruslar,” dedi Wallander sözlerini tamamladığında. “Ya da Doğu Bloku’na ait ülkelerden birinden. Mörth bu konuda çok emin konuştu.”
“Dışişleri’yle bağlantı kursam iyi olacak,” dedi Björk. “Rus polisiyle ilişki kurmak onların işi. Ya da Polonya polisiyle. Veya Doğu Bloku’ndan diğer polislerle!”
“Onlar İsveç’te yaşayan Ruslar da olabilir,” dedi Wallander. “Ya da Almanya’da veya Danimarka’da!”
“Öyle olsa bile Rusların büyük bir bölümü hâlâ Sovyetler Birliği’nde,” dedi Björk. “Hiç zaman kaybetmeden Dışişleri’yle bağlantı kuracağım. Böylesi durumlarda ne yapılması gerektiğini onlar çok daha iyi bilir.”
“Cesetleri kurtarma botuna geri koyup sahil güvenlikten botu uluslararası sulara çıkarmasını isteyebiliriz,” dedi Wallander. “Sonra da rahat bir şekilde nefes alıp arkamıza yaslanabiliriz.”
Björk bu sözleri duymamış gibiydi.
“Kimliklerini saptamak için dışardan yardım almalıyız,” dedi. “Fotoğraflar, parmak izleri, giysiler.”
“Ve de dövme. Pala dövmesi.”
“Pala mı?”
“Evet, pala.”
Björk başını iki yana sallayarak telefona uzandı.
“Dur bir dakika,” dedi Wallander. Björk elini ahizeden çekti.
“Telefon eden adamı düşünüyorum da,” dedi Wallander. “Martinson’a göre adamın yerel bir aksanı varmış. Onu bulmalıyız.”
“Elimizde ipucu var mı?”
“Yok. Zaten ben de bu yüzden onu aradığımızı belirten yasal bir şey yapmak istiyorum. Bu, bir çağrı olabilir. Kırmızı kurtarma botunu görenlerin polisi aramalarını belirten bir ilan gibi.”
Björk onaylarcasına başını salladı. “Her hâlükârda benim basınla konuşmam gerekiyor. Gazeteciler telefon etmeye başladılar bile. Tenha bir sahilde olanlar hakkında nasıl bu kadar çabuk haber alabiliyorlar bir türlü anlayamıyorum. Yarım saat içinde her şeyi öğrenmişlerdi.”
“İçimizden birilerinin bunu yaptığını hepimiz biliyoruz,” dedi Wallander, Lenarp’taki çifte cinayeti anımsayarak.
“Ne demek istiyorsun?”
“Polis. Ystad polisi.”
“Sızdıran kim?”
“Bunu nereden bilebilirim? Adamları basiretli davranmaları ve profesyonel gizliliğe önem vermeleri konusunda uyarmak senin görevin olmalı.”
Björk yumruğunu sert bir şekilde masaya indirdi. Ama yine de Wallander’in sözlerine doğrudan bir karşılık vermedi.
“Çağrıda bulunmalıyız,” dedi yalnızca. “Haberlerden önce, öğle vakti. Basın toplantısında senin de hazır bulunmanı istiyorum. Hemen şimdi Stockholm’ü arayıp onlardan yardım isteyeceğim.”
Wallander ayağa kalktı. “Bunu yapmak zorunda kalmasaydık çok daha iyi olacaktı.”
“Neyi yapmak zorunda kalmasaydık?”
“Kurtarma botundaki adamları kimin vurduğunu öğrenmek!”
“Bakalım Stockholm bu konuda ne diyecek,” dedi Björk başını iki yana sallayarak.
Wallander odadan çıktı. Martinson’la Svedberg’in odaları hâlâ boştu. Saatine baktı, dokuz buçuğa geliyordu. Kurtarma botunun emniyet binasında ahşap bir sehpanın üstünde durduğu bodrum kata indi. Büyük bir el feneriyle botun kenarında hangi ülkede imal edildiğine ilişkin bir yazı bulma ümidiyle onu tepeden tırnağa inceledi ama hayrete düşerek hiçbir şey bulamadı. Tatmin edici bir açıklama bulamamanın tedirginliği içindeydi. Botun etrafında bir kez daha dolandığında bu kez kısa bir halat parçası gözüne ilişti. Bu, tahta zemini tutan halattan farklıydı. Bıçakla kesilmişti. Rydberg olsaydı bundan ne tür bir sonuç çıkarabilirdi, diye düşünmeye çalıştı ama kafasının içi bomboştu.
Saat onda odasına geri döndü. Ne Martinson’u ne de Svedberg’i yerinde buldu. Not defterini önüne çekerek öldürülen iki adamla ilgili bildiklerini yazmaya başladı. Bu adamlar Doğu Bloku’ndan gelmişlerdi, kalplerinden vurulmuşlar, daha sonra da ceketleri giydirilmiş ve hâlâ ne malı olduğu anlaşılamayan bir kurtarma botuna konularak denize bırakılmışlardı. Adamlara ayrıca işkence de yapılmıştı. Birden aklına bir şey geldi, not defterini kenara itti. İşkence edilip öldürülen insanların cesetleri saklanır, çukurlara gömülür ya da ayak bileklerine ağırlık bağlanarak denize atılırdı. Ama onları bir kurtarma botuna koyuyorsan o zaman bu, cesetlerin bulunması istendiği anlamına geliyordu.
Bunu istiyor olabilirler miydi? Bulunmaları mı istenmişti? Kurtarma botu cinayetin gemide işlenmediğini mi gösteriyordu? Not defterine yazdıklarını yırtarak buruşturup çöp sepetine attı. Bu konuda yeterli bilgim yok ki, diye geçirdi içinden. Rydberg olsaydı bana sabırlı olmamı öğütlerdi.
Telefon çaldı. Saat 10.45’di. Babasının sesini duyar duymaz, onu görmeye gideceğine söz verdiğini hatırlamıştı. Saat 10.00’da babasının Löderup’taki evinde olacaktı. Tuval ve boya almak için de birlikte Malmö’ye gideceklerdi.
“Neden gelmedin?” diye sordu babası öfkeyle.
Wallander, babasına dürüst davranmaya karar verdi.
“Çok özür dilerim,” dedi. “Unuttum.”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Hiç olmazsa dürüst davranıyorsun,” dedi babası sonunda.
“Yarın gelirim.”
“O zaman yarın gel,” dedi babası ve telefonu kapattı.
Wallander bir not yazarak telefonun yanına koydu. Ertesi gün babasına gitmeyi unutmamalıydı.
Svedberg’in odasına telefon etti ama cevap veren olmadı. Martinson emniyete gelmişti. Wallander, onu görmek için koridora çıktı.
“Bugün ne öğrendim biliyor musun?” diye sordu Martinson. “Kurtarma botunu tanımlamak neredeyse imkânsızmış. Farklı modeller, farklı imalatçılar tarafından yapılıyor ama hepsi de birbirinin aynı. Yalnızca işin uzmanları aradaki farkı saptayabiliyormuş. Ben de bu yüzden Malmö’ye giderek birçok ithalatçı firmayla görüştüm.”
Kahve içmek için kantine gittiler. Martinson bir paket bisküvi aldı ve sonra da Wallander’in odasına gittiler.
“Demek şimdi kurtarma botuyla ilgili her şeyi öğrendin,” dedi Wallander.
“Birçok şey öğrendim ama bu botun nerede imal edildiğini henüz bilmiyorum.”
“Botun üstünde nerede imal edildiğini ya da hangi ülkeye ait olduğunu gösteren bir logo olmaması çok garip doğrusu,” dedi Wallander. “Cankurtaran ekipmanlarında genellikle bu tür bilgiler olur.”
“Haklısın. Malmö’deki ithalatçılar da aynı şeyi söyledi. Ama bir olasılık daha var: sahil güvenlik. Tüm yaşamını gümrük teknelerinde çalışarak geçiren emekli Kaptan Österdahl on beş yıl Arkösund’da, on yıl da Gryt takımadalarında çalışmış. Daha sonra Simrishamn’a gelerek emekli oluncaya dek de orada çalışmış. Yıllar içinde de lastik botlar ve kurtarma botları konusunda uzmanlaşmış.”
“Sana bunları kim anlattı?”
“Sahil güvenliği aradığımda şansım yaver gitti. Telefona çıkan adam Österdahl’ın kaptanlığını yaptığı gümrük teknelerinden birinde çalışmış.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Belki bize yardım eder.”
“O yardım edemezse kimse edemez,” diye karşılık verdi Martinson gerçek bir filozof edasıyla. “Sandhammaren’de oturuyormuş. Gidip onu buraya getirmek istiyorum. Belki bize bir şeyler anlatabilir. Bu arada herhangi bir gelişme var mı?”
Wallander ona, Mörth’ün anlattıklarını aktardı.
“Belki de Rus polisiyle iş birliği yapmamız gerekecek,” dedi Martinson, Wallander sözlerini bitirdiğinde. “Rusça biliyor musun?”
“Hayır. Bu da işimizi olumsuz etkileyebilir.”
“Umudumuzu kaybetmemeliyiz.”
Martinson’un yüzünde düşünceli bir ifade oluştu.
“Bazen ben de senin gibi düşünmüyor değilim,” dedi bir süre sonra. “Yani tüm cinayet vakalarından elimizi çekmeliyiz. Çünkü bunlar çok yıpratıcı oluyor. Kanlı ve gerçek dışı! Polis akademisinde öğrenciyken bizlere terk edilmiş kurtarma botlarındaki işkence görmüş cesetler karşısında neler yapmamız gerektiği öğretilmedi. Her şey beni aşıyor gibi. Oysa ben henüz otuzumdayım.”
Son yıllarda Kurt Wallander de Martinson gibi düşünüyordu. Polislik yapmak her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Hiç kimsenin daha önce yaşamadığı türde vahşi cinayetlerle karşı karşıya kalıyorlardı. Parasal nedenlerden dolayı birçok polis memurunun emniyet güçlerindeki işlerinden ayrılıp güvenlik elemanı olarak ya da özel dedektiflik firmalarında çalışmaya başladıkları artık herkesçe bilinen bir gerçekti. Aslında gerçek, polis memurlarının kendilerini son derece güvensiz hissettikleri için işlerinden ayrılmak zorunda kaldıklarıydı.
“Belki de gidip Björk’le konuşsak ve ona işkence yapılmış kişilerle nasıl başa çıkabileceğimiz konusunda bize bir eğitim vermesini istesek iyi olacak.”
Wallander, Martinson’un söylediklerinde gerçeklik payı olduğunun farkındaydı çünkü o da zaman zaman kendini son derece güvensiz ve beceriksiz hissediyordu.
“Bu bizden önceki ve sonraki kuşakların değişmeyen sorunu,” dedi. “Bizim de onlardan farklı yanımız yok.”
“Rydberg’in hiç şikâyet ettiğini hatırlamıyorum, sen hatırlıyor musun?”
“Rydberg hepimizden farklıydı. Ama gitmeden önce sana bir şey sormak istiyorum. Telefon eden adamla ilgili. Adamın yabancı olabileceğini düşündürecek bir şey var mıydı?”
Martinson’un bu konuda en küçük bir kuşkusu yoktu.
“Hayır. Adam buralıydı. Kesinlikle.”
“O konuşmada aklına takılan bir şey var mı?”
“Hayır.”
Martinson ayağa kalktı.
“Ben şimdi Kaptan Österdahl ile görüşmek için Sandhammaren’e gidiyorum,” dedi.
“Bot bodrumda,” dedi Wallander. “Şansın açık olsun. Bu arada, Svedberg’in nerede olduğunu biliyor musun?”
“Hayır. Hiçbir bilgim yok. Belki de meteoroloji uzmanlarıyla görüşüyordur.”
Wallander öğle yemeği için şehir merkezine gitti. Bir gece önce yaşadıklarını düşünerek yalnızca bir salata söyledi.
Basın toplantısından kısa bir süre önce emniyete döndü. Bir iki not aldıktan sonra da Björk onu aradı.
“Basın toplantılarından iğrenirim,” dedi Björk. “İşte bu yüzden hiçbir zaman emniyet genel müdürü olamayacağım. Ama böyle olmasam da olamazdım zaten.”
Gazetecilerin bekleştiği toplantı odasına birlikte gittiler. Wallander onları görünce Lenarp cinayetini soruştururlarken karşılarına dikilen gazeteci ordusunu anımsadı. Toplantı odasında aslında yalnızca üç gazeteci vardı. Wallander ikisini tanıyordu: Bunlardan biri Ystads Allehanda gazetesinden bir kadın gazeteci, diğeriyse Arbetets’in bölge bürosundan gelen bir gazeteciydi.
Wallander onunla bir iki kez karşılaşmıştı. Üçüncü gazeteciyse saçları kısacık kesilmiş gözlüklü biriydi. Wallander onu daha önce hiç görmemişti.
“Sydsvenskan nerede?” diye fısıldadı Björk, Wallander’in kulağına. “Ya Skånska Dagbladet? Ya da yerel radyo?”
“Bilmiyorum,” dedi Wallander. “Başlayalım.”
Björk odanın bir köşesindeki kürsüye çıktı. Genellikle duraksayarak konuşan Björk’ün gerektiğinden fazla ayrıntıya girmemesini diledi Wallander.
Bir süre sonra da konuşma sırası ona geldi.
“Mossby Strand kıyılarında içinde iki ceset bulunan bir kurtarma botu bulundu,” dedi. “Cesetlerin kimliklerini henüz saptayamadık. Ama bildiğimiz kadarıyla bir deniz kazası olmadığı gibi denizde kaybolan kişilere ilişkin bir bilgi de gelmedi elimize. Bu da kamuoyunun ve sizlerin yardımına ihtiyacımız olduğu anlamına geliyor.” Kimliği belirsiz telefon konuşmasından söz etmedi. “Konuyla ilgili bilgisi olanların derhal polise başvurmalarını istiyoruz. Söyleyeceklerim bu kadar.”
Kürsüye yeniden Björk çıktı. “Sorularınız varsa yanıtlamaya hazırız,” dedi.
Ystads Allehanda gazetesinden gelen kadın gazeteci bir zamanlar son derece huzurlu bir yer olan Skåne’de şiddet olaylarına ne denli sıklıkla rastlanıldığını sordu.
Wallander bu soruya içinden güldü. Huzurlu, diye geçirdi içinden. Burası hiçbir zaman tam anlamıyla huzurlu bir yer olmadı ki.
Björk cinayet vakalarında bir artış olmadığını söyleyince Ystads Allehanda’dan gelen gazeteci bu yanıtı yeterli bularak başka bir soru sormadı. Arbetets’den gelen diğer gazetecinin sorusu yoktu. Björk tam toplantıyı bitirmeye hazırlanırken gözlüklü genç adam elini kaldırdı.
“Bir şey sormak istiyorum,” dedi. “Bottaki adamların cinayete kurban gittiklerini neden söylemediniz?”
Wallander, Björk’e baktı.
“Bu aşamada o iki adamın nasıl öldüğünden henüz emin değiliz,” diye karşılık verdi Björk.
“Hadi yapmayın ama, bu doğru değil. Herkes onların kalplerinden vurularak öldürüldüklerini biliyor.”
“Başka sorusu olan var mı?” dedi Björk. Wallander onun ter içinde kaldığını gördü.
“Başka soru var mı, ha?” dedi öfke dolu bir sesle genç gazeteci. “Benim ilk sorumu yanıtlamadan size neden başka bir soru sorayım ki?”
“Size daha fazla açıklama yapamam, ben söyleyeceklerimi söyledim,” dedi Björk.
“Bu çok saçma,” diye karşılık verdi gazeteci. “Ama bir soru daha soracağım. Öldürülen adamların Rus vatandaşı olduklarından kuşkulandığınızı neden açıklamıyorsunuz? Soruları yanıtlamaktan kaçındığınız ya da gerçekleri örtbas ettiğiniz bir toplantıya neden basın toplantısı diyorsunuz?”
Bunları nereden öğrenmiş olabilir ki, diye geçirdi içinden Wallander. Öte yandan da Björk’ün neden bunları doğrulamadığına şaşıyordu. Gazeteci aslında haklıydı. Gerçekler açıkça ortadayken neden bunları göz ardı ediyordu?
“Bay Wallander’in de az önce söylediği gibi o iki adamın kimliklerini henüz saptamadık,” dedi Björk. “Zaten bu yüzden de kamuoyundan yardım istiyoruz. Basının kamuoyunun dikkatini çekmesi için bize yardım edeceğini umuyoruz.”
Genç gazeteci abartılı bir şekilde not defterini ceketinin cebine koydu.
“Geldiğiniz için teşekkür ederim,” dedi Björk.
Kapının önünde Wallander, Ystads Allehanda’dan gelen kadın gazeteciyi bir kenara çekti.
“Bu gazeteciyi tanıyor musun?” diye sordu.
“Hayır. Daha önce onu hiç görmedim. Söyledikleri doğru muydu?”
Wallander karşılık vermedi ve Ystads Allehanda’dan gelen gazeteci de onu sıkıştırmayacak kadar kibar biriydi.
“Kendini neden temize çıkarmadın?” diye sordu Wallander koridorda Björk’ü yakaladığında.
“Lanet olasıca gazeteciler,” diye homurdandı Björk. “Tüm bunları nasıl öğrenmiş olabilirler? Bu haberleri kim sızdırmış olabilir?”
“Herkes olabilir,” diye karşılık verdi Wallander. “Ben bile olabilirim.”
Björk taş gibi kesilerek ona baktı ama bir şey söylemedi. “Dışişleri bu soruşturmayı mümkün olduğunca sessiz yürütmemizi istiyor,” dedi.
“Neden?” diye sordu Wallander.
“Bunu onlara sormalısın,” diye karşılık verdi Björk. “Bugün öğleden sonra başka talimatlar da alacağım sanırım.”
Wallander odasına döndü. Bu işlerden artık iyice sıkılmıştı. Masasının başına geçip oturdu ve kilitli çekmecelerinden birini açtı. Çekmecenin içinde iş ilanlarının fotokopileri duruyordu. Trelleborg Lastik Şirketi güvenlik müdürü arıyordu. Bu ilanın arkasına Wallander bir hafta önce yazdığı başvuru yazısını eklemişti. Yazıyı yollayıp yollamama konusunda karar veremiyordu. Emniyette çalışmak bilginin ya dışarıya sızması ya da hiçbir neden yokken gizlenmesi anlamına geliyorsa artık bu işte çalışmak istemiyordu. Ona göre emniyette çalışmanın çok daha başka mantıklı nedenleri olmalıydı. Çalışmalarının sorgulanmayacak akılcı, ahlaki ilkelerle desteklenmemesi canını çok sıkıyor, bu tür bir iş yerinde daha fazla çalışmak istemiyordu.
Düşünceleri telaşla içeri giren Svedberg tarafından kesildi.
“Neredeydin?” diye sordu Wallander.
Svedberg ona şaşkınlıkla baktı.
“Masanın üstüne bir not bırakmıştım,” dedi. “Görmedin mi?”
Not yere düşmüştü. Wallander eğilerek notu aldı. Svedberg, Sturup’daki meteoroloji bürosuna gideceğini yazmıştı.
“İşe kestirme yoldan gitmemizin iyi olacağını düşünmüştüm,” dedi Svedberg. “Sturup Havaalanı’nda çalışan birini tanıyorum. Birlikte Falsterbonäset’te kuşları izlemeye giderdik. Botun nereden geldiği konusunda bana yardım etmeye çalıştı.”
“Bunu Norrköping’deki meteoroloji bürosunun yaptığını sanıyordum.”
“Havaalanındaki arkadaşımla görüşürsem işleri hızlandıracağımı düşünmüştüm.”
Cebinden bir tomar kâğıt çıkararak masanın üstüne yaydı. Wallander kâğıttaki şemalarla rakamları gördü.
“Botun beş günden beri denizde olduğunu hesapladık,” dedi Svedberg. “Son haftalarda rüzgârın yönü sürekli değiştiğinden bu karara vardı. Ama bunun da bize fazla bir yardımı olmadı.”
“Yani?”
“Yani, kurtarma botu uzaklardan gelmiş olabilir.”
“Yani?”
“Danimarka ya da Estonya gibi ülkelerden buraya sürüklenmiş olabilir.”
Wallander şaşkınlıkla Svedberg’e baktı. “Bu gerçekten de mümkün olabilir mi?”
“Evet. İstersen sen kendin de Janne’ye sorabilirsin.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Şimdi git, bana anlattıklarını Björk’e de anlat. O da bu bilgiyi isterse Dışişleri’ne aktarsın. O zaman bu işten paçamızı kurtarabiliriz.”
“Paçamızı kurtarabiliriz mi?”
Wallander o sabah olanları arkadaşına anlattı.
Svedberg’in üzüldüğünü gördü.
“Başladığım bir işi yarıda bırakmaktan hiç hoşlanmam,” dedi Svedberg.
“Henüz kesin bir şey yok. Ben sana yalnızca olayları ve hissettiklerimi anlattım.”
Svedberg, Björk’ü görmeye gidince Wallander yeniden başvuru mektubuna döndü. Bu arada botun içindeki cesetler gözünün önünden gitmiyordu.
Mörth’ün otopsi raporu öğleden sonra dört sıralarında geldi. Hâlâ laboratuvar sonuçlarını bekliyordu ama adamların yaklaşık yedi gün önce öldürüldüklerini düşündüğünü belirtmişti. Büyük olasılıkla aynı süreden beri de tuzlu suda kalmışlardı. Adamlardan biri yaklaşık yirmi sekiz yaşındaydı, diğeriyse ondan biraz daha büyüktü. Her ikisi de son derece sağlıklıydı. Yoğun bir işkenceye maruz kaldıkları ortadaydı. Dişlerini Doğu Avrupalı dişçiler tedavi etmişti. Wallander raporu bir kenara koyarak camdan dışarı baktı. Hava kararmıştı ve karnı da acıkmıştı.