Kitabı oku: «Riga'nın Köpekleri», sayfa 3
Björk telefon etti, Dışişleri Bakanlığı’nın ertesi sabah kendilerini arayacağı haberini verdi.
“O zaman ben eve gidiyorum,” dedi Wallander.
“Tamam,” diye karşılık verdi Björk. “O gazetecinin kim olduğunu çok merak ediyorum.”
Bunu ertesi gün öğrendiler. Expressens gazetesinin ilk sayfası kıyıya vuran cesetlere ayrılmıştı. İlk sayfada, öldürülen adamların Sovyet vatandaşı oldukları belirtilmiş ve Dışişleri’nin devreye girdiği haber verilmişti. Dışişleri’nin Ystad polisine bu konuda hiçbir şey söylememesini emrettiği belirtilmiş ve gazete de bunun nedenini öğrenmek istediğini yazmıştı.
Wallander bu gazeteyi ancak ertesi gün öğleden sonra saat üçte görmüştü. Bu arada da köprünün altından çok su akmıştı.
4
Wallander sabah sekiz civarında emniyete geldiğinde sanki her şey birden olup bitmiş gibiydi.
Sıcaklık yeniden sıfırın altına düşmüştü ve dondurucu bir soğuk vardı. Wallander bir gece önceki sorunları tekrar yaşamamış, çok iyi uyumuştu. Kendini dinlenmiş hissediyordu. Tek kaygısı o gün öğleden sonra babasıyla Malmö’ye giderken babasının vereceği tepkiydi.
Koridorda Martinson’a rastladığında arkadaşının yüzünden çok önemli bir şey olduğunu anladı. Martinson odasında oturamayacak kadar huzursuz olduğunda, herkes çok önemli bir şey olduğunu anlardı.
“Kaptan Österdahl şu bizim botun gizemini çözdü,” dedi Martinson. “Vaktin var mı?”
“Senin için her zaman var,” dedi Wallander. “Odama gel. Svedberg’i de çağıralım.”
Birkaç dakika sonra Wallander’in odasında toplanmışlardı.
“Kaptan Österdahl gibi kişileri aramıza almalıyız,” dedi Martinson. “Emniyet güçlerinde alışılmışın dışındaki konularda deneyimli olanlar için bir birim oluşturulmalı.”
Wallander onaylarcasına başını salladı. O da zaman zaman aynı şeyi düşünürdü. Ülkenin dört bir yanında anlaşılması güç, özel konularda uzman birçok kişi vardı. Herkes, Härjedalen’deki bir kerestecinin yalnızca polisi değil, aynı zamanda içki konusunda uzman kişileri de yanıltan, Asya ülkelerinde üretilen bira şişesini tanımasını henüz unutmamıştı. Kerestecinin bulduğu bu delil, çözümlenmesi olanaksız bir cinayetin aydınlanmasına yardımcı olmuştu.
“Bana herkesin bildiği gerçekleri söyleyerek yüksek maaş alan o danışmanlar yerine Kaptan Österdahl gibi birini verseler, her şeyi bir çırpıda çözerim,” dedi Martinson. “Bize yardım etmeye hazırdı.”
“Yardımcı oldu mu?”
Martinson cebinden not defterini çıkararak masanın üstüne attı. Bunu sanki şapkasının içinden tavşan çıkaran bir sihirbaz havasıyla yapmıştı. Wallander onun bu tavırlarına sinirlenmeye başlamıştı. Martinson’un bu dramatik tavırları onu gerçekten de sinirlendiriyordu ama belki de bu, Halk Partisi üyelerinin davranış biçimiydi.
“Heyecanla bekliyoruz,” dedi Wallander kısa bir sessizlikten sonra.
“Sizler dün akşam evlerinize gittikten sonra Kaptan Österdahl’la bizim botu uzunca bir süre inceledik,” dedi Martinson. “Kaptan her gün öğleden sonra briç oynadığından ve bu alışkanlığından vazgeçmek istemediğinden bu incelemeyi daha önce yapamamıştık. Yaşlı bir beyefendi olan Kaptan Österdahl’ın çok keskin gözlemleri var. Onun yaşına geldiğimde ben de onun gibi olmak isterim.”
“Hadi sadede gel,” dedi Wallander. Yaşlı beyefendilerin nasıl inatçı olduklarını babasından çok iyi biliyordu.
“Botun çevresini bir köpek gibi inceledi,” diye sürdürdü konuşmasını Martinson. “Onu kokladı bile. Sonunda da botun en az yirmi yıllık ve Yugoslav yapımı olduğunu söyledi.”
“Bunu nasıl anladı?”
“İmalat tarzından, kullanılan malzemelerden. Tüm delilleri göz önünde bulundurduğunda da bir an bile duraksamadı. Onun söylediklerinin tümü de bu not defterinde kayıtlı. İşlerini bilen insanlara hayranım.”
“Teknenin Yugoslav yapımı olduğuna dair neden herhangi bir şey yokmuş üstünde?”
“Tekne değil zaten,” dedi Martinson. “Bu, Kaptan Österdahl’ın bana öğrettiği ilk şey oldu. Bu yalnızca bir sal, başka bir şey değil. Ve hangi ülkenin malı olduğunu gösteren bir işaretin neden olmadığı konusunda harika bir açıklama yaptı. İmalatçılar kurtarma botlarını genellikle Yunanistan ve İtalya’ya gönderiyorlarmış. Oradaki firmalar da bu botların üstüne sahte etiketler koyuyormuş. Asya’da imal edilen saatlere Avrupa markalarının konulması gibi!”
“Başka neler söyledi?”
“Birçok şey. Artık kurtarma botlarına ilişkin her şeyi ezbere biliyorum. Tarih öncesi dönemlerde bile birçok farklı kurtarma botu varmış. Eski dönemlerde kullanılanlar kamıştan yapılırmış. Bu tür botları asla İskandinav şileplerinde bulamazsınız. Çünkü deniz yolları bunların kullanımını yasaklamış.”
“Neden?”
Martinson omuz silkti.
“Kaliteleri iyi değilmiş. Kolayca batabiliyorlarmış. Botun yapımında kullanılan plastik standartların çok altındaymış.”
Wallander bir an düşündü.
“Kaptan Österdahl’ın incelemesi eğer gerçekten doğruysa bu bot doğrudan Yugoslavya’dan geldi demektir. Ne İtalya’ya ne de başka bir yere gitti, üstünde de imalatçı firmanın adı yazılı değil. O zaman demek ki burada Yugoslav bandıralı bir şilep olması lazım.”
“Bu şart değil,” dedi Martinson. “Bu kurtarma botlarının bir kısmı Rusya’ya gidiyormuş. Bana kalırsa burada Moskova ile ona bağlı devletler arasında zorunlu mal takası söz konusu olabilir. Kaptan, Häradskär açıklarında yakalanan Rus balıkçı teknesinde buna benzer bir kurtarma botu gördüğünü söyledi.”
“Ama Doğu Avrupa bandıralı bir şilep üzerinde yoğunlaşabileceğimiz kesin, değil mi?”
“Evet, Kaptan Österdahl’ın görüşü bu doğrultuda.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Hiç olmazsa bunu biliyoruz.”
“Ama bundan başka bir şey de bilmiyoruz,” dedi Svedberg.
“Telefon ederek bizi uyaran adam eğer bizimle bir daha bağlantı kurmazsa hiçbir şey öğrenemeyeceğiz,” dedi Wallander. “Bu adamların Baltık Denizi’nin diğer tarafından geldiklerinin dışında bir şey bilmiyoruz.”
Konuşması kapının vurulmasıyla kesildi. Bir polis memuru otopsi sonuçlarına ilişkin son ayrıntıları içeren zarfı getirmişti. Wallander arkadaşlarına, raporu incelerken yanında kalmalarını söyledi. Rapora bakar bakmaz, “İşte burada ilginç bir şey var,” dedi. “Mörth cesetlerin kanlarında ilginç bir şeyler bulmuş.”
“AIDS mi?” diye sordu Svedberg.
“Hayır, uyuşturucu. Yüksek dozlarda amfetamin.”
“Uyuşturucu kullanan Ruslar,” dedi Martinson. “Ruslar uyuşturucu kullananlara işkence yapıp öldürüyorlar. Sonra da onlara takım elbise giydirip kravat takıyorlar. Yugoslav yapımı kurtarma botuna koyup denize atıyorlar.”
“Rus olduklarını bilmiyoruz ki,” dedi Wallander. “Aslında hiçbir şey bilmiyoruz.”
Björk’ün numarasını çevirdi.
“Ben Björk.”
“Wallander. Martinson ve Svedberg yanımda. Dışişleri’nden yeni bir talimat gelip gelmediğini merak etmiştik.”
“Hayır, henüz gelmedi. Ama yakında beni arayacaklarından eminim.”
“Biraz sonra Malmö’ye gitmem gerekiyor.”
“Tamam. Beni aradıklarında seni arar haber veririm. Ha, bu arada, gazeteciler canını sıkmaya başladı mı?”
“Hayır, neden?”
“Bu sabah Expressens gazetesi beni saat beşte uyandırdı. O zamandan beri de telefon susmak bilmiyor. Kaygılandığımı itiraf etmeliyim.”
“Ortada kaygılanacak bir şey yok. Ne olursa olsun, onlar istediklerini yazacaklardır.”
“İşte beni kaygılandıran da bu zaten! Bu tür söylentiler basında yayınlanmaya başlarsa soruşturma çıkmaza girebilir.”
“Şansımız yaver giderse belki yararlı bilgi verebilecek birileri ya da görgü tanıkları bizlerle bağlantı kurabilir.”
“Sanmıyorum. Ayrıca sabahın beşinde uyandırılmaktan da hiç hoşlanmıyorum. O saatte uyandırılan birinin uyku sersemliği içinde ağzından istemediği birçok şey çıkabilir.”
Wallander telefonu kapattı.
“Paniğe kapılmayalım,” dedi. “Şimdilik kendi işimize odaklanalım. Malmö’de yapmam gereken bir şey var. Yemekten sonra burada yeniden görüşürüz.”
Svedberg ve Martinson odadan çıktı. Wallander onlara Malmö’ye iş nedeniyle gideceğine ilişkin bir izlenim bıraktığı için kendini biraz tedirgin hissetti. Polislerin herkes gibi ellerine bir fırsat geçirdiklerinde mesai saatleri içinde kendi özel işlerini yaptıklarını biliyordu ama kendini yine de tedirgin hissediyordu. Çok geri kafalıyım, diye geçirdi içinden. Üstelik henüz kırklı yaşlarımdayım.
Danışmadaki görevliye dışarı çıkacağını, ancak yemekten sonra emniyete döneceğini söyledi. Sonra da arabasına atlayarak Sandskogen’e, oradan da Kåseberga’ya gitti. Yağmur durmuştu ama hava çok soğuktu ve sert bir rüzgâr esiyordu.
Yakıt almak için Kåseberga’da durdu. Daha erken olduğundan rıhtıma giderek arabasını park edip dışarı çıktı. Rıhtımda hiç kimse yoktu. Gazete bayisiyle diğer dükkânlar kapalıydı.
Garip bir dünyada yaşıyoruz, diye geçirdi içinden. Bu ülkenin büyük bir bölümü sadece yazları yaşıyor. Kentin büyük bölümünde “kapalı” yazısıyla karşılaşıyoruz.
Soğuğa rağmen taş rıhtımda ilerledi. Görünürde tek bir gemi bile yoktu. Kurtarma botundaki cesetleri düşündü. Kimlerdi? Acaba neden işkence yapılıp öldürülmüşlerdi? Ceketlerini onlara kim giydirmişti?
Saatine baktı, sonra da arabasına binerek babasının yaşadığı Löderup’un güney kesimine doğru yola çıktı. Babasını her zamanki gibi stüdyosunda resim yaparken buldu. İçeri girer girmez de burnuna keskin terebentin ve yağlı boya kokusu çarptı. Çocukluğuna geri dönmüş gibiydi. Wallander’in çocukluğuna ilişkin hiç unutmadığı anılarından biri resim sehpasının önünde duran babasıyla stüdyoyu saran bu kokuydu. Yıllardan beri hiçbir şey değişmemişti. Babası her zaman gün batımının resmini yapardı, bu asla değişmezdi. Ara sıra bu resme bir de horoz eklerdi.
Wallander’in babası ressamdı. Yeteneğini o kadar kusursuz bir düzeye getirmişti ki resimlerinin konusunu değiştirmeye gerek duymuyordu. Wallander daha ileriki yaşlarında bunun babasının tembelliğiyle ya da yeteneksizliğiyle bir ilgisi olmadığını ama bu tekdüzeliğin, babasına yaşamını sürdürmek için gerek duyduğu güven duygusundan kaynaklandığını fark etmişti.
Yaşlı adam fırçasını bir kenara koyarak ellerini kirli bir bez parçasına sildi. Üstünde her zamanki gibi bir tulum ve çizme vardı.
“Hazırım,” dedi.
“Üstünü değiştirmeyecek misin?” diye sordu Wallander.
Babası ona hayretle baktı.
“Neden değiştireyim ki? Bugünlerde insanlar alışverişe giderken takım elbise mi giyiyorlar?”
Wallander babasıyla tartışmanın bir anlamı olmadığını fark etti. Babasının inatçılığıyla baş edemeyeceğinin farkındaydı. Ayrıca yaşlı adam öfkelenebilir ve Malmö yolculuğunu işkenceye dönüştürebilirdi.
“Nasıl istersen öyle olsun,” dedi.
“Evet,” diye karşılık verdi. “Öyle yapacağım.”
Malmö’ye doğru yola koyuldular. Babası manzarayı izliyordu. “Çok çirkin,” dedi.
“Çirkin olan ne?”
“Skåne kışları çok çirkinleşiyor. Hava gri, ağaçlar gri, gökyüzü gri. İnsanlar bile gri.”
“Sanırım haklısın.”
“Elbette haklıyım. Bundan hiç kuşkum yok. Skåne kışları berbat.”
Resim malzemeleri satan dükkân şehir merkezindeydi. Wallander dükkânın hemen önünde arabasını park edecek bir yer bulmuştu. Babası ne almak istediğini biliyordu; tuval, boya, fırça ve palet bıçağı alacaktı. Sıra aldıklarını ödemeye geldiğinde cebinden küçük bir cüzdan çıkardı. Wallander bir kenarda durmuş, babasını izliyordu. Aldıklarını taşımasına bile izin vermemişti babası.
“İşte hepsi bu kadar,” dedi babası. “Artık eve dönebiliriz.”
Wallander bir yerde durup bir şeyler yemeleri gerektiğini düşündü. Bunu babasına söyleyince şaşkınlıkla karşı çıkmadığını fark etti. Svedala motelinin önünde arabadan indiler ve motelin kafeteryasına gittiler.
“Burası self-servis,” dedi Wallander. “Garson olduğunu sanmıyorum.”
“O zaman biz de başka bir yere gideriz,” diye karşılık verdi babası. “Eğer dışarıda yemek yiyeceksek birilerinin bana servis yapmasını isterim.”
Wallander babasının üstündeki lekeli tuluma kaygıyla bir göz attıktan sonra Skurup’taki pizzacıyı önerdi, arabaya atlayarak gittiler. Pizzacıda günün menüsünü ısmarladılar. Yemeklerini yerken Wallander babasını hiçbir zaman istediği gibi tanıyamayacağını düşünüyordu. Eskiden onun diğer insanlardan çok farklı olduğunu düşünürdü ama şimdi bundan o kadar emin değildi. Geçen yıl kendisini terk eden karısı Mona, Kurt Wallander’e babasını tanımak için hiç çaba harcamadığını söylerdi. Kim bilir belki de babamla olan benzerliklerimi görmek istemiyorumdur. Belki ona benzemekten korkuyorum. İnatçı ve kendi görmek istediklerinin dışında bir şeyi kabul etmeyen biri olduğumu fark etmek istemiyor olabilirim.
Ama aynı zamanda bir polisin inatçı olmasının bir avantaj olduğunu da düşünüyordu. Eğer birçok olayda inatçı olmasaydı belki de bu olayların çoğu çözülemeyecekti. Dikbaşlılık mesleki bir hastalık değildi.
“Sağır mı oldun?” diye sordu babası.
“Affedersin. Bir şey düşünüyordum.”
“Eğer karşımda put gibi oturacaksan bir daha seninle yemeğe çıkmam.”
“Ne söylememi istiyorsun?”
“İşlerinin nasıl olduğunu anlatabilirsin. Kızından söz edebilirsin. Hatta bana kendine yeni bir sevgili bulduğunu bile söyleyebilirsin.”
“Yeni bir sevgili mi?”
“Yoksa hâlâ küs müsün yaşama?”
“Hayır ama kendime yeni bir sevgili bulamadım henüz.”
“Neden?”
“Bu işler sandığın kadar kolay olmuyor.”
“Peki, ne yapıyorsun?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Çok zor bir soru mu sordum? Sana kendine yeni bir sevgili bulmak için ne yaptığını sordum, o kadar.”
“Eğer barlara gidip gitmediğimi soruyorsan, hayır gitmiyorum.”
“Hiçbir şey sormak istemiyorum. Yalnızca merak etmiştim. Her geçen yıl daha da tuhaflaşıyorsun.”
“Tuhaf mı?”
“Sana söylediğim gibi yapmalıydın. Asla polis olmamalıydın.”
Demek yine aynı konuya döndük, diye geçirdi içinden Wallander. Hiçbir şey değişmiyor… Terebentin kokusu. 1967 yılının o buz gibi soğuk günü. O sırada hâlâ Limhamn’daki evde oturuyorlardı ama kısa bir süre sonra Wallander oradan ayrılacaktı. Bir posta bekliyordu, postacıyı her gördüğünde koşarak posta kutusuna gidiyor ve postaları yırtarcasına açıyordu, sonunda beklediği posta gelmişti. Polis Akademisi’ne kabul edilmişti ve sonbaharda okul başlıyordu. Koşarak babasının stüdyosuna gitmişti.
“Polis Akademisi’ne kabul edildim!” diye bağırmıştı. Ne var ki babası onu kutlamamıştı. Elindeki fırçayı bile bırakmamış, resim yapmaya devam etmişti. Wallander babasının gün batımında kızıla boyanan bulutların resmini yapmayı sürdürdüğünü ve bir evlat olarak ne denli hayal kırıklığına uğradığını hâlâ hatırlıyordu.
Garson kahvelerini getirdi.
“Polis olmamı neden istemediğini hâlâ anlamış değilim,” dedi Wallander.
“Sen istediğini yaptın,” dedi babası.
“Bu bir yanıt değil.”
“Doğrusu oğlumun sürekli olarak üstünde kurtçuklar kaynayan cesetlerin arasında dolaşacağı hiç aklıma gelmezdi.”
Bu cevap Wallander’i şaşkına çevirmişti. Üstünde kurtçukların kaynadığı cesetler mi?
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Wallander.
Babası bu soruyu yanıtlamadı. Kahvesinin son yudumlarını içmekle yetindi.
“Kahvem bitti,” dedi. “Gidelim mi?”
Wallander hesabı istedi. Ödedikten sonra da, hiçbir zaman doğru düzgün bir yanıt alamayacağım, diye geçirdi içinden. Polis olmama neden hiçbir zaman razı gelmediğini asla öğrenemeyeceğim.
Restorandan çıktıktan sonra arabaya atlayarak Löderup’a döndüler. Rüzgâr iyice sert esiyordu. Babası tuvalleri ve boyaları alarak stüdyoya götürdü.
“Ne zaman iskambil oynayacağız?” diye sordu.
“Bir iki gün içinde gelirim, oynarız,” diye karşılık verdi Wallander.
Daha sonra da Ystad’a geri döndü. Öfkelensin mi yoksa şaşırsın mı bir türlü kestiremiyordu. Sürekli olarak cesetlerin arasında dolaşmak! Babası ne demeye çalışıyordu? Odasına girdiğinde saat 12.45 olmuştu. Bu arada babasını bir daha gördüğünde ondan kesin bir yanıt almaya karar vermişti. Kendini zorlayarak bu konuyu kafasının bir kenarına atmış, yeniden polis olmaya çalışıyordu. İlk iş olarak Björk’le konuşacaktı ama ahizeyi kaldırıp onun numarasını çeviremeden telefonu çaldı. Ahizeyi kaldırdı.
“Wallander.”
Hatta cızırtılar vardı. Adını bir kez daha yineledi. “Şu kurtarma botuyla ilgilenen sen misin?”
Wallander sesi tanımamıştı. Bu hızlı hızlı ve baskı altında konuşan bir erkek sesiydi. “Kimsiniz?”
“Bu önemli değil. Ben kurtarma botu için aramıştım.”
Wallander not defterine uzandı. “Geçen gün arayan sen miydin?”
“Ben mi?” Adamın sesi gerçekten şaşırmış gibi gelmişti.
“Ystad’a yakın bir yerde kıyıya vuracak bir kurtarma botu konusunda bizi uyaran sen değil miydin?”
“Boş ver,” diyerek adam telefonu kapattı.
Wallander bu konuşmanın ayrıntılarını not defterine yazdı. Hata yaptığının farkındaydı. Adam kurtarma botundaki cesetler hakkında konuşmak için onu aramıştı ama başka birinin de aradığını duyunca çok şaşırmış, hatta korkmuş ve telefonu kapatmıştı. Onun, Martinson’un konuştuğu adam olmadığı ortadaydı. Bu da konuyla ilgili bilgisi olanların sayısının birden fazla olduğunu gösteriyordu. Martinson haklıydı; olanları kim gördüyse, bunları bir gemiden görmüş olmalıydı. Kara kışta kimse tekneyle dolaşmaya çıkmayacağına göre görgü tanıkları gemi tayfaları olmalıydı. Ama hangi geminin? Bu Baltık Denizi’nden geçen herhangi bir feribot, bir balıkçı teknesi, bir şilep ya da bir petrol tankeri olabilirdi.
Kapının eşiğinde Martinson belirdi.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Wallander ona az önceki telefondan şimdilik söz etmemeye karar verdi. Tüm olanları yeniden gözden geçirdikten sonra meslektaşlarına bundan söz edecekti.
“Henüz Björk’le konuşmadım,” demekle yetindi. “Yarım saat sonra buluşalım.”
Martinson odadan çıkınca Wallander, Björk’ü aradı.
“Björk.”
“Wallander. Nasıl gidiyor?”
“Odama gel, anlatacaklarım var.”
Wallander, Björk’ün ne anlatacağını merak etmişti.
“Bir ziyaretçimiz olacak,” dedi Björk. “Dışişleri, araştırmamızda bize yardımcı olabilecek birini gönderiyor.”
“Dışişleri’nden biri mi gelecek? Onlar cinayet soruşturması hakkında ne bilirler ki?”
“Bilmiyorum ama bugün öğleden sonra burada olacakmış. Onu sen karşılarsan iyi olur. Uçağı Sturup Havaalanı’na saat 17.20’de iniyor.”
“Tanrı aşkına!” dedi Wallander. “Bize yardım etmeye mi yoksa işimize karışmaya mı geliyor?”
“Bilmiyorum,” dedi bir kez daha Björk. “Ayrıca bu daha başlangıç! Bil bakalım kim aradı?”
“Emniyet genel müdürü mü?”
Björk, ona şaşkınlıkla baktı. “Nasıl bildin?”
“Bazen tahminlerimde yanılmam. Ne istiyormuş?”
“Soruşturmanın içinde yer almak istiyormuş. Ayrıca bize biri cinayet, diğeriyse narkotik uzmanı iki kişi gönderiyor.”
“Onları da mı havaalanında karşılamam gerekiyor?”
“Hayır. Onlar kendi başlarının çaresine bakabilir.”
Wallander bir an için düşündü. “Çok garip,” dedi. “Dışişleri Bakanlığı neden buraya birini gönderiyor ki? Sovyet polisiyle bağlantı kurmuşlar mı? Ve de Doğu Bloku’yla?”
“Dışişleri’nin bana söylediğine göre her şey kitabına uygun yapılıyormuş, tabii bu ne demekse.” Björk ellerini iki yana açtı. “Bu ülkede işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmeme yetecek kadar uzun zamandır bu işin içindeyim. Buna karşın zaman zaman da kimse bana bir şey söylemiyor, beni karanlıkta bırakıyorlar. Bazen de Adalet Bakanlığı bu şekilde davranıyor. Ama çoğunlukla İsveç halkını hiç bilgilendirmiyorlar.”
Wallander son yıllarda ortaya çıkan adaletle ilgili skandallardan haberdardı ve bunlar genellikle devlet kuruluşlarındaki gereksiz gizlilikten kaynaklanıyordu. Kamuoyunun kuşkularında haklı olduğu artık ortaya çıkmıştı. Gerçek iktidarın büyük bir bölümü gizli ve loş koridorlarda sıkışıp kalmış, denetimden iyice uzaklaşmıştı.
Kapı vurulunca Björk, “Gir,” diye bağırdı. Gelen Svedberg’di ve elinde akşam gazetelerinden biri vardı.
“Bunu görmek isteyeceğinizi düşündüm,” dedi. Wallander gazetenin birinci sayfasını görünce yüzünde hayret dolu bir ifade oluştu. İri puntolarla İskandinav kıyılarında bulunan cesetlerden söz ediyordu. Björk yerinden fırlayarak gazeteyi kaptı, üçü de birbirinin üstünden yazıyı okumaya çalıştı. Wallander şaşkınlıkla gazetede yayınlanan fotoğrafına baktı. Resim, Lenarp cinayeti sırasında çekilmiş olmalı, diye geçirdi içinden.
“Bu cinayeti, cinayet masasından Knut Wallman soruşturuyor.”
Björk gazeteyi bir kenara fırlattı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Şakağındaki damar atmaya başlamıştı. Svedberg kapıya doğru gitti.
“Her şeyi yazmışlar ama adını yanlış yazmışlar,” diye homurdandı Björk. “Sanki bu yazıyı Wallander sen ya da Svedberg sen yazmışsın gibi. Gazete işin içine Dışişleri’nin girdiğini ve de emniyet genel müdürünün gelişmeleri yakından izleyeceğini biliyor. Kurtarma botunun Yugoslav yapımı olduğunu bile yazmışlar. Benim bundan haberim bile yok. Doğru mu bu?”
“Doğru,” dedi Wallander. “Bu sabah bana bunu Martinson söylemişti.”
“Bu sabah mı? Yapmayın, Tanrı aşkına! Bu lanet olası gazete ne zaman basıldı?”
Björk odanın içinde volta atmaya başladı. Wallander’le Svedberg bakıştılar. Björk sinirlendiğinde bu geçmek bilmezdi.
Björk yeniden gazeteyi alarak yüksek sesle okumaya başladı. “‘Sovyet polisleri ölü bulundu.’ İsveç yeni bir siyasi skandalın eşiğinde!’ Bununla ne demek istiyorlar? Bunu bana açıklar mısınız? Wallander?”
“Hiçbir şey anlamadım. Bence bizim uygulayacağımız en iyi ve mantıklı yol bunları göz ardı etmek olacaktır.”
“İnsan böyle bir yazıyı nasıl göz ardı edebilir? Bundan sonra medya bizi asla rahat bırakmayacaktır.”
Bu sözleri kanıtlamak istercesine telefon çaldı. Dagens Nyheter gazetesinden bir muhabir gazetede çıkan yazıya ilişkin görüşlerini almak istiyordu. Björk ahizeyi eliyle kapattı.
“Bir basın toplantısı düzenlesek iyi olacak. Ya da bir basın bülteni mi hazırlamalıyız acaba? Hangisi daha iyi? Ne dersin?”
“İkisi de,” diye karşılık verdi Wallander. “Ama basın toplantısı için yarını bekleyelim. Dışişleri’nden gelecek olan adamın da belki söyleyecekleri vardır.”
Björk kararını gazeteciye açıkladıktan sonra onun hiçbir soru sormasına fırsat vermeden telefonu kapattı. Björk’le Wallander basın bülteni üstünde çalışırlarken Svedberg odadan çıktı. Wallander ayağa kalkıp odadan çıkmaya hazırlanırken Björk, onu durdurdu.
“Haberin dışarıya sızmasıyla ilgili bir şeyler yapmalıyız,” dedi. “Benim çok saf davrandığım anlaşılıyor. Lenarp’taki cinayet üstünde çalışırken geçen yıl bana bu konuda dert yandığını hâlâ hatırlıyorum ama ben aşırı tepki çekmemek için seni fazla ciddiye almamıştım. Bu konuda şimdi ne yapabilirim dersin?”
“Bir şey yapılabileceğini pek sanmıyorum doğrusu,” dedi Wallander. “Ben dersimi geçen yıl almıştım. Bu tür olaylara dayanmayı öğrenmeliyiz.”
“Bir an önce emekli olmayı ne denli çok istediğimi bilemezsin,” dedi Björk kısa bir an düşündükten sonra. “Bazen tüm dünyanın bana cephe aldığını düşünüyorum.”
“Hepimiz zaman zaman bu tür duygulara kapılıyoruz,” dedi Wallander. “Ben havaalanına gidip şu adamı karşılayayım bari. Adı neydi?”
“Törn.”
“Bu ilk adı mı?”
“Bilmiyorum.”
Wallander odasına dönünce Martinson’la Svedberg’in kendisini beklediğini gördü. Svedberg, Martinson’a Björk’ün nasıl sinirlendiğini anlatıyordu. Wallander görüşmeyi kısa tutmaya karar verdi. Onlara kendisini arayan adamla ilgili bilgi verdikten sonra kurtarma botunu birden fazla kişinin gördüğüne inandığını söyledi.
“Seni arayan buralı biri miydi?” diye sordu Martinson.
Wallander evet anlamında başını salladı.
“O zaman onun izini bir şekilde mutlaka bulmalıyız,” dedi Martinson. “Petrol tankerleriyle şilepleri bir kenara bırakalım. Geriye ne kalıyor?”
“Balıkçı tekneleri,” dedi Wallander. “Skåne’nin dışında kaç balıkçı teknesi var?”
“Çok sayıda,” dedi Martinson. “Şimdi şubattayız ve çok azı limanda demirli duruyordur. Denizdeki balıkçı teknelerinin izini sürmek kolay olmayacak ama yapacağımız başka bir şey de yok galiba.”
“Buna yarın karar veririz,” dedi Wallander. “Her şey yarın değişebilir.”
Wallander arkadaşlarına Björk’ün anlattıklarını söyledi. Martinson buna kendisi gibi bir tepki verdi ama Svedberg yalnızca omuz silkmekle yetindi.
“Bugün daha fazla yol alacağımızı sanmıyorum,” dedi Wallander toplantıyı bitirirken. “Olanlara ilişkin bir rapor yazmam gerekiyor. Siz de kendi raporlarınızı yazsanız iyi olur. Yarın da cinayet masasından ve narkotikten gelecek polislerle oturup tartışırız. Tabii bir de Dışişleri’nden gelecek olan Bay Törn var.”
Wallander havaalanına erkenden gitmişti. Her zamanki gibi yorucu ve uzun mesai saatleriyle düşük ücretlerden şikâyet eden polislerin yanına giderek onlarla kahve içti. Saat 17.15’de de gelen yolculara ayrılan bölüme geçip beklemeye başladı. Arada sırada da duvara monte edilmiş televizyon ekranına bakıyordu. Stockholm uçağının indiği haber verilince Wallander birden Dışişleri’nden gelen bu adamın kendisini üniformalı bir polisin karşılayacağını düşünmüş olabileceğini fark etti. Ellerimi arkama alıp volta atarsam belki benim polis olduğumu anlar, diye geçirdi içinden.
Gelen yolcuları dikkatle incelemeye koyuldu ama hiçbirinde karşılanmayı bekleyen bir ifade yoktu. Tüm yolcular çıktıktan sonra adamı kaçırdığını anladı. Dışişleri’nde çalışanlar acaba nasıl insanlardır, diye geçirdi içinden. Sıradan insanlara mı yoksa diplomatlara mı benzerler? Peki ama diplomatlar neye benzer?
“Kurt Wallander,” diye seslendi biri arkasından. Hızla dönünce genç bir kadın gördü.
“Buyurun,” dedi. “Ben Kurt Wallander.”
Kadın eldivenini çıkararak elini uzattı. “Ben Birgitta Törn,” dedi. “Dışişleri’nden. Herhâlde bir erkek bekliyordunuz?”
“Haklısınız,” diye karşılık verdi.
“Hâlâ fazla kadın diplomat yok,” dedi Birgitta Törn. “Ama yine de bu durum İsveç’in dışişlerinin büyük bir kısmının kadınların ellerinde olmasına engel değil.”
“Güzel,” dedi Wallander. “Skåne’ye hoş geldiniz.”
Bagajları beklerlerken Wallander, onu gizlice süzüyordu. Çok çekici bir kadın değildi ama bakışlarında insanın dikkatini çeken bir şey vardı. Valizi aldığında, dönüp ona bakınca dikkatini çekenin ne olduğunu anladı. Gözlerinde lens vardı. Evliliklerinin ilk yıllarında Mona da lens takıyordu.
Arabaya gittiler. Wallander, ona Stockholm’de havanın nasıl olduğunu ve rahat bir yolculuk yapıp yapmadığını sordu. Genç kadın onun sorularını yanıtladı ama araya mesafe koyduğu da hissediliyordu.
“Sekelgården adındaki bir otelde yer ayırttım,” dedi Törn, Ystad’a doğru yola koyulduklarında. “Şimdiye dek hazırladığınız tüm raporları okumak istiyorum. Tüm materyallerin bana verilmesi gerektiğiyle ilgili size bir talimat verildiğini sanıyorum.”
“Hayır, verilmedi,” dedi Wallander. “Kimse bu konuda bana bir şey söylemedi ama ortada bir sır olmadığına göre elbette raporları okuyabilirsiniz. Dosya arka koltukta!”
“Çok iyi,” diye karşılık verdi.
“Artık her şey açığa kavuştuğuna göre size bir şey sormak istiyorum,” dedi Wallander. “Buraya neden geldiniz?”
“Doğu’da olan, alışılmışın dışında gerçekleşen her olay dışişlerini ilgilendirir. Ayrıca Interpol’e üye olmayan ülkeler hakkında yasal bilgi edinme konusunda size yardımcı olabiliriz.”
Politikacı gibi konuşuyor, diye geçirdi içinden Wallander.
Söylediklerinde kuşku uyandıran bir şey yoktu.
“Alışılmışın dışında her olay,” diye yineledi Wallander. “İlginç bir saptama. İsterseniz size kurtarma botunu gösterebilirim, emniyette duruyor.”
“Hayır, teşekkür ederim,” dedi Törn. “Polisin işine karışmak istemem ama yarın sabah için bir toplantı ayarlarsanız memnun olurum. Olayların ne durumda olduğuna ilişkin bir brifing almak isterim.”
“Toplantı için en iyi saat 08.00,” dedi Wallander. “Genel müdürlükten bize ekstra polis gönderileceğini duydunuz mu, bilmiyorum. Onların yarın burada olacaklarını sanıyorum.”
“Haberim var,” dedi Törn.
Sekelgården meydanın hemen arkasındaydı. Wallander arabasını otelin önüne park etti ve arka koltuktaki dosyayı aldı. Sonra da bagajı açarak genç kadının valizini çıkardı.
“Daha önce Ystad’a gelmiş miydiniz?” diye sordu.
“Hayır.”
“O zaman Ystad polisi adına sizi bu akşam yemeğe davet etmek isterim.”
Genç kadının yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Çok naziksiniz,” dedi. “Ama çalışmam gerek.”
Wallander sinirlendiğini hissediyordu. Belki de bu kadın taşra polisiyle yemek yemeyi bir küçüklük olarak görüyordu.
“Continental Oteli’nin yemekleri çok güzeldir,” dedi. “Meydana çıkınca hemen sağda. Sabah gelip sizi almamı ister misiniz?”
“Ben kendim gelirim,” dedi. “Her şey için çok teşekkür ederim.”
Wallander arabasına atlayarak evine gitti. Saat 18.30 olmuştu. Yaşamından hiç de memnun değildi. Yalnızca boş bir eve gitmek değildi canını sıkan. İş yaşamı da artık fena hâlde canını sıkmaya başlamıştı. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi şimdi bir de sağlığı onunla oyun oynamaya başlamıştı. Eskiden işinde kendini güvende hissederdi ama artık hissetmiyordu. Bu güvensizlik duygusu geçen yıl Lenarp’ta işlenen çifte cinayeti çözmeye çalışırken başlamıştı. Önceden Rydberg’le oturup İsveç’in artık eskisi gibi olmadığını, her şeyin olumsuz anlamda değiştiğini ve ülkenin daha fazla sayıda emniyet gücüne ihtiyacı olduğunu konuşurlardı. Wallander geçen zamanla birlikte yetersizliğinin de arttığını hissediyordu. İçindeki bu güvensizlik duygusunu yok etmesi mümkün değildi.
Buzdolabından bir şişe bira aldı, televizyonu açıp kanepeye uzandı. Ekranda tüm ülkenin heyecanla izlediği şovlardan biri vardı.
Wallander, Trelleborg Lastik Şirketi’ndeki iş fırsatını düşünmeye koyuldu. Kim bilir belki de bu, ihtiyacı olan değişiklik için eşsiz bir fırsattı. Belki de insan bir süre polis olmalı ve daha sonra da yaşamını tümüyle farklı bir işe adamalıydı.
Gece yarısına dek yatmadı.
Telefon çaldığında salonun ışığını kapamak üzereydi. Hayır, bu akşam bari aramasınlar, diye geçirdi içinden. Yeni bir cinayetle uğraşmak istemiyorum. Ahizeyi kulağına götürür götürmez öğlen kendisini arayan adamın sesini duydu.
“Kurtarma botu hakkında bazı şeyler biliyor olabilirim,” dedi adam.
“Bize yardımcı olacak her türlü bilgiye açığız,” dedi Wallander.
“Bildiklerimi size ancak bir şartla anlatırım, anlatacaklarımı polisin kimseye söylemeyeceğini garanti ederseniz.”
“İstediğiniz süre boyunca kimliğinizi gizli tutabilirsiniz.”
“Bu yeterli değil. Bu konuşma hakkında hiçbir şeyin açıklanmayacağının garantisini istiyorum.”
Wallander bir an düşündükten sonra adama söz verdi. Ama adam hâlâ kararsızdı. Bir şeyden korkuyor olmalı, diye geçirdi içinden Wallander. “Size polis sözü veriyorum.”
“Polis sözüne pek güvenmem.”
“Güvenmelisiniz,” dedi Wallander. “Kimse hakkımda olumsuz bir şey söyleyemez.”
Kısa bir sessizlik olunca Wallander, onun hızlı soluk alıp verişlerini duydu.
“Sanayi sitesini biliyor musunuz?” diye sordu adam birdenbire.
Wallander biliyordu. Bu, şehrin doğusundaki sanayi bölgesiydi.
“Hemen oraya gelin,” dedi adam. “Yol aslında tek yönlü ama bu saatte trafik olmaz. Motoru ve farları kapatın.”
“Nerede durmamı istiyorsunuz? Orası çok uzun bir cadde!”
“Siz oraya gidin. Ben nasılsa sizi bulurum. Ama yalnız geleceksiniz. Aksi hâlde her şeyi unutun.”
Adam telefonu kapattı.