Читайте только на Литрес

Kitap dosya olarak indirilemez ancak uygulamamız üzerinden veya online olarak web sitemizden okunabilir.

Kitabı oku: «Savaş ve Barış II. Cilt», sayfa 14

Yazı tipi:

XV

Kutuzof, orduların komutasını ele alınca Prens Andrey’i hatırladı ve genel karargâha çağırttı.

Prens Andrey, Tsarevo-Zaymişçe’ye; Kutuzof’un, birlikleri ilk olarak teftiş ettiği gün ve saatte geldi. Köyde, Başkomutan’ın arabasının bulunduğu yerde, papazın evinin önünde durdu ve şimdi herkesin “Serenisim”88 dediği Kutuzof’u beklemek için avlu kapısının yanındaki sıraya oturdu. Köyün arkasındaki alandan kimi zaman alay bandosunun sesi, kimi zaman da yeni Başkomutan için “Hurra!” diye bağıran sayısız insanın uğultusu geliyordu. Prens Andrey’den on adım kadar ötede iki süvari emir eri, bir kurye, bir metrdotel duruyor; Kutuzof’un yokluğundan ve havanın güzelliğinden yararlanıyorlardı. Bıyıkları ve favorileri birbirine karışmış, yağız ve ufak tefek bir hüsar yarbayı, atla kapıya yaklaştı ve Prens Andrey’e göz ucuyla bakarak Serenisim’in orada kalıp kalmadığını ve çabuk dönüp dönmeyeceğini sordu.

Prens, Serenisim’in kurmayında görevli olmadığını ve biraz önce geldiğini söyledi. Yarbay, giyimiyle göz alan emir erlerinden birine döndü. Emir eri, Başkomutan emir erlerinin subaylarla konuşurken takındıkları küçümseyici tavırla cevap verdi:

“Serenisim mi? Neredeyse gelir. Ne istiyordunuz?”

Subay bu tavır karşısında bıyık altından güldü, üzerinden indiği atını bir emir erine verdi ve hafifçe selamlayarak Bolkonski’ye yaklaştı. Bolkonski, sırada yer açtı ve yeni gelen onun yanına oturdu.

“Siz de mi Başkomutan’ı bekliyorsunuz?” diye sordu. “Galiba birçok kişiyi kabul ediyor. Tanrı’ya şükürler olsun. Sosisçilerle89 başımız derde girmişti! Yermolof, Almanlığa terfi ettirilmesini boşuna istemedi doğrusu. Artık Ruslar da seslerini çıkarabilirler! Ne kötü durumdu o! Durmadan geri çekil!.. Siz de çarpışmalara katıldınız mı?”

Prens Andrey “Bu zevki tatmakla kalmadım, geri çekilişte benim için değer taşıyan ne varsa hepsini, mülkümü, evimi ve… Üzüntüsünden ölen babamı da kaybettim…” dedi. “Ben Smolenskliyim…”

“Yaa… Siz Prens Bolkonski misiniz? Tanıştığımıza sevindim. Ben, Yarbay Denisof; daha çok Vaska adıyla tanınırım…” dedi Denisof.

Ve üzüntülü bir bakışla Prens’i süzerek “Evet evet, bunu duymuştum…” diyerek elini sıktı. “İskit Savaşı yapılıyor evet ama bunu çekenler bilir. Demek, Prens Bolkonski’siniz siz… Tanıştığımıza çok memnun oldum Prens, çok memnun oldum…” dedikten sonra da başını salladı ve Prens’in yeniden elini sıktı.

Prens Andrey, Denisof’u, Nataşa’nın kendisine ilk talip olan kimseyle ilgili hikâyelerinden bilirdi. Bu anı, hem tatlı hem de acıydı onun için ve son zamanlarda unuttuğu hasta duygularını yeniden depreştirmişti. Son zamanlarda Smolensk’in elden çıkması, Lisi Gori’ye gitmesi, babasının ölüm haberi gibi olaylar öylesine ciddi izlenimler edinmesine yol açmıştı ki bu anılar aklına gelse bile eskisi gibi güçlü bir etki yapmıyorlardı. Bolkonski adının Denisof’ta çağrıştırdığı anılarsa bir akşam yemeğinde Nataşa’nın söylediği şarkıdan sonra, on beş yaşındaki bu kıza evlenme teklifinde bulunduğu günün; o uzak ve şiir dolu geçmişin hatıralarıydı. O zamanları ve Nataşa’ya duyduğu çılgınca aşkı hatırladı ama hemen ardından, bütün benliğiyle ilgi duyduğu konuya geçti. Çekiliş sırasında ileri karakoldayken tasarladığı savaş planıydı bu. Planı Barclay de Tolly’ye sunmuştu, şimdi de Kutuzof’a sunmak istiyordu. Planın temeli şuydu: Fransızların harekât hattı çok uzamıştı, cepheden bir saldırı yerine ya da bu taktikle birlikte Fransızların ulaşım yollarına saldırmak gerekiyordu. Planını Prens Andrey’e açıklamaya girişti.

“Bu hat üzerinde tutunamazlar, imkânsız bu. Onları yarmayı üzerime alırım; beş yüz kişi verin, onları kesinlikle bozguna uğratırım. Bir tek sistem var: O da çete savaşı.”

Denisof ayağa kalkmış, el kol hareketleriyle planını Prens Andrey’e anlatıyordu. Bu arada teftiş yerinden haykırışlar, müzik ve şarkılar her taraftan ve daha karışık bir şekilde duyuluyordu. Ayak sesleri ve çığlıklar geliyordu köyden.

Kapıda duran kazak “İşte, geliyor!” diye bağırdı.

Andrey ve Denisof, bir bölük askerin (Şeref kıtasıydı bu.) önünde durduğu kapıya yaklaştılar ve küçük doru bir at üzerinde yaklaşan Kutuzof’u gördüler. Arkasından kalabalık bir maiyet ve generaller geliyordu. Barclay, hemen hemen yanı sıra geliyordu; arkalarından ve yanlarından kalabalık bir subay alayı at koşturuyor; “Hurra!” diye haykırıyordu.

Yaverler, Kutuzof’tan önce avluya girmek üzere atlarını ileri sürdüler. Kutuzof, ağırlığı altında ezilmiş gibi tembel tembel yürüyen atını sürekli olarak dürtüyor ve durmadan başını sallıyor; elini, giydiği (kırmızı kenarlı ve güneşliksiz) süvari muhafızı kasketine götürüyordu. Kendisini selamlayan ve büyük bir kısmı madalyalı olan babayiğit humbaracılar mangasına yaklaşınca komuta etmeye alışmış bir insanın keskin bakışıyla bir şey söylemeden ve dikkatle süzdü onları. Sonra yanındaki generallere döndü. Yüzünde kurnazca bir ifade belirdi ve hayret ediyormuş gibi omuzlarını kaldırarak “Bu yiğitlerle geri geri çekiliyoruz ha!” dedi. “Hem de durmadan geri çekiliyoruz! Eh, hoşça kalın General!”

Ve atını kapıya, Prens Andrey ile Denisof’un önüne sürdü. Arkasından, “Hurra! Hurra! Hurra!” diye bağırıyorlardı.

Prens Andrey görmeyeli beri, Kutuzof adamakıllı şişmanlamış, yağ bağlamış ve âdeta şişmişti. Ama çok iyi bildiği ak gözü, yüzündeki yara, yorgun hâli hep aynıydı. Bir üniforma redingotu giymişti, ince kayışlı kırbacı omuzundan sarkıyordu ve kendini iyice koyvermiş hâlde, güçlü atının üzerinde ağır ağır sallanıyordu.

“Füv… Füv… Füv…” diye hafiften ıslık çalarak avluya girdi. Angaryayı yapıp bitirdikten sonra dinlenmeye niyet eden bir adamın sakin sevinci vardı yüzünde. Sol ayağını üzengiden çıkardı, bütün ağırlığını vererek ve yüzünü buruşturarak bacağını güçlükle eyerin üstünden geçirdi, diziyle dayandı, inledi ve hazır bekleyen kazakların ve yaverlerin kollarına bıraktı kendisini.

Birden kendini toplayıp gözlerini kırpıştırdı ve çevresini süzdü. Andrey’e baktı, tanımamış olmalı ki sallana sallana merdivenlere doğru yürüdü.

“Füv… Füv… Füv…” diye ıslık çalıp Andrey’e yeniden baktı. Yaşlı kimselerde çoğunlukla görüldüğü gibi Prens’in yüzüne bakınca kim olduğunu hemen anlayamadı. Yorgun bir hâlde “Ooo Prens, nasılsın yavrum, nasılsın, gel gidelim…” dedi.

Ve ağırlığı altında gıcırdayan merdivenlerden ağır ağır çıktı. Redingotunun düğmelerini çözüp perondaki sıraya oturdu.

“Eee, baban nasıl bakalım?”

“Dün ölüm haberini aldım…” dedi Prens Andrey kısaca.

Kutuzof, korku dolu ve açılmış gözlerle baktı ona; kasketini çıkarıp haç çıkardı.

“Yeri cennet olsun! Tanrı’nın isteği hepimizin üzerine olsun!” dedi. Derin bir iç geçirdikten sonra sustu. “Onu sever ve sayardım, acına gönülden katılırım.” dedi ve Andrey’i koluyla sararak tombul göğsüne bastırdı ve uzun süre bırakmadı.

Kolunu gevşettiği zaman, Kutuzof’un sarkık dudaklarının titrediğini ve gözlerinde yaşlar biriktiğini gördü Prens Andrey. Kutuzof içini çekti ve kalkmak için iki elini sıraya dayadı.

“Gel, biraz konuşalım.” dedi.

Ama üstleri karşısında da düşman karşısında olduğu kadar atak olan Denisof, tam bu sırada, yaverlerin kendisini öfkeyle fısıldayarak durdurmak istemelerine aldırış etmeden mahmuzlarını şakırdatarak merdivenlerden çıktı. Kutuzof, sıraya dayadığı ellerini kaldırmadan ve hoşnutsuzluğunu belirten bir ifadeyle Denisof’a baktı. Kendini tanıtan Denisof, yurdun yararı için altese çok önemli bir konu açacağını söyledi.

“Yurdun yararına mı?” dedi Kutuzof. “Neymiş bu, görelim bakalım.”

Denisof genç bir kız gibi kızardı -bu yıpranmış, bıyıklı, sarhoş yüzün kızardığını görmek gerçekten garipti- ve Smolensk ile Vyazma arasında düşmanın harekât hattını yarma planını hiçbir çekingenlik duymadan anlatmaya başladı. Denisof, bu bölgelerde yaşadığı için çok iyi bilirdi buraları. Kendinden emin sözleri, planının iyi bir şey olduğunu gösterir gibiydi. Kutuzof ayaklarına bakıyor, hoşa gitmeyecek bir şeyin çıkmasını bekler gibi kimi zaman komşu evin kapısına göz atıyordu. Gerçekten de Denisof konuşurken bu kapıdan, koltuğunun altında çantayla bir general çıktı.

Denisof’un sözünü keserek “Nasıl? Hazır mı?” diye sordu Kutuzof.

“Evet, altes!” dedi general.

“Tek bir adam bütün bunların üstesinden nasıl gelir?” der gibi başını salladı Kutuzof ve Denisof’u dinlemeye devam etti.

“Napolyon’un ulaşım hatlarını keseceğim konusunda size Rus subayının şeref sözünü veririm…” diyordu Denisof.

“Başlevazımcı Kiril Andreyeviç Denisof neyin olur senin?” diye onun sözünü kesti Kutuzof.

“Öz amcam olur altes.”

“Onunla dosttuk…” dedi Kutuzof neşeyle. “Peki dostum, peki; burada karargâhta kalın, yarın görüşürüz.”

Denisof’a başıyla bir işaret yaptıktan sonra, Konovnitsin’in getirdiği kâğıtları almak üzere döndü.

Nöbetçi general hoşnutsuzluğunu hafifçe belirten bir sesle “Odaya geçmek lütfunda bulunmaz mısınız altes? Planları gözden geçirmek ve bazı belgeleri imzalamak gerekiyor…” dedi.

Evden çıkan bir yaver, içeride her şeyin hazır olduğunu bildirdi. Ama Kutuzof’un işleri bitirmeden içeriye girmek niyetinde olmadığı belliydi. Alnını buruşturarak “Hayır dostum, buraya bir masa getirin. Hepsini burada göreceğim.” dedi. “Sen gitme!” diye ekledi Prens Andrey’e dönerek.

Prens, peronda kaldı ve nöbetçi generalin söylediklerini dinlemeye koyuldu.

General raporunu verirken giriş kapısının ötesinden gelen kadın fısıltıları, ipek elbise hışırtıları duyuyordu Andrey. Birkaç kere dönüp o yana baktı. Kapının ötesinde, elinde bir tabak, sırtında pembe bir elbise ve başında leylak rengi başörtüyle etine dolgun, pembe beyaz, güzel bir kadının beklediğini gördü. Şüphesiz Başkomutan’ın yanına gelmek istiyordu. Yaver, alçak sesle, hoş geldiniz anlamına gelen tuzu ve ekmeği sunmak için bekleyen papazın karısı, yani ev sahibesi olduğunu açıkladı. Kocası, altesi, kilisede haçla karşılamıştı; o da evde karşılıyordu…

“Çok güzel bir şey…” diye ekledi.

Bu sözler üzerine Kutuzof başını çevirdi. Generalin, Tsarevo-Zaymişçe’deki mevziyi eleştiren raporunu, tıpkı Denisof’u ve yedi yıl önce Austerlitz Savaş Kurultayındaki tartışmaları dinlediği gibi dinliyordu. Bir tanesi pamukla tıkalı olmasına rağmen yine de Tanrı kulak vermiş olduğu için dinliyordu şüphesiz. Ama nöbetçi generalin söylediklerinden hiçbiri şaşırtmaz ve ilgilendirmezdi onu. Söyleyeceği şeyleri zaten biliyordu ve papazın duasının dinlenmesi gerektiği gibi dinliyordu bunları. Denisof’un bütün söyledikleri makul ve uygulanabilir şeylerdi. Nöbetçi generalin söyledikleri daha da öyleydi. Ama Kutuzof’un bilgi ve zekâyı küçümsediği, sorunu çözecek olan ve bilgi ile zekâya bağlı bulunmayan bir başka şeyi bildiği belliydi. Prens Andrey, Başkomutan’ın yüzündeki ifadeleri dikkatle izliyordu. Fark edebildiği biricik ifade; can sıkıntısı, kapının ardındaki kadın fısıltısının ne olduğunu öğrenme arzusu ve nezaketi elden bırakmama isteğiydi. Kutuzof’un zekâyı, bilgiyi ve hatta Denisof’un gösterdiği yurtseverliği küçümsediği besbelliydi. Ama zekâsıyla, duygularıyla, bilgisiyle değil -bunları göstermeye tenezzül bile etmiyordu- başka bir şeyle; yaşlılığıyla, edindiği hayat tecrübesiyle küçümsüyordu bunları. Rapordan sonra kendisinin aldığı tek önlem, Rus birliklerinin çapulculuğuna ilişkindi. Nöbetçi general en sonunda, yeşil yulafların biçilmesinden ötürü bir toprak sahibinin şikâyeti üzerine bazı subayların cezalandırılması konusundaki dilekçeyi imzalanmak üzere altese sundu.

Kutuzof, konuyu öğrenince ağzını şapırdattı.

“Sobaya, sobaya. Yakın!” dedi. “Kaç kere söyledim sana, dostum… Bunların tümünü ateşe atmak gerekir. Ekinleri kessinler, odunları da yaksınlar, istedikleri kadar! Ben bunu ne emrederim ne de buna izin veririm ama cezalandıramam da. Kaçınılmaz bir şey bu. Hamama giren terler!”

Kâğıda bir kere daha göz attı.

“Ah, bu Almanların titizliği ve şaşmazlığı!” dedi başını sallayarak.


XVI

“Tamam, işte hepsi bitti…” dedi Kutuzof, son belgeyi de imzalayarak.

Çenesini yukarı doğru kaldırarak güçlükle yerinden doğruldu. Neşeli bir yüzle kapıya yöneldi.

Yüzü iyice kızarmış olan papazın karısı, bütün hazırlıklarına rağmen zamanında sunamadağı tabağa sarıldı; saygıyla eğilerek Kutuzof’a uzattı.

Kutuzof, gözlerini kırpıştırıp gülümsedi ve kadının çenesini tuttu.

“Ne güzel bir yüz! Teşekkür ederim yavrum!” dedi.

Cebinden çıkardığı birkaç altını tabağa bıraktı.

“Nasılsın bakalım?” diyerek kendisine ayrılan odaya yürüdü.

Papazın karısı, pembe yüzünde gamzeler oluşturan gülümsemesiyle arkasından geliyordu. Peronda Prens Andrey’in yanına gelen yaver, onu yemeğe davet etti. Yarım saat sonra, yeniden Kutuzof’un kendisini çağırdığını bildirdiler Prens Andrey’e. Düğmeleri çözük redingotuyla bir koltuğa yerleşmiş olan Kutuzof, Fransızca bir kitap okuyordu. Prens Andrey içeri girince okuduğu sayfanın arasına kâğıt keseceğini koyup kitabı kapattı. Kapağındaki yazıyı görmüştü Prens Andrey. Mme de Genlis’in Les Chevaliers du Cygne adlı kitabıydı bu.

“Gel bakalım, gel, otur şuraya, biraz çene çalalım…” dedi Kutuzof. “Senin baban yerinde olduğumu, bir ikinci baban olduğumu unutma dostum…”

Prens Andrey, babasının son anlarına ilişkin bütün bildiğini ve Lisi Gori’ye gittiği zaman gördüklerini anlattı.

Prens Andrey’i dinledikten sonra, Rusya’nın durumunu düşündüğü belli olan Kutuzof heyecanlandı.

“Şu ülkeyi ne hâle soktular, ah ne hâle soktular!” dedi.

Sonra öfkelenerek ve hiç şüphesiz heyecanlanmasına yol açan bu konu üzerinde daha fazla durmak istemeyerek ekledi:

“Ama sabredelim biraz, sabredelim… Yanımda alıkoymak için çağırdım seni.”

“Alteslerine çok teşekkür ederim ama genelkurmayda bir işe yaramayacağımı sanıyorum…” dedi Prens Andrey.

Prens’in hafifçe gülümsediğini fark etmişti Kutuzof. Soru sorar gibi baktı onun yüzüne.

“Özellikle alayıma alıştıktan, subaylarımı sevdikten sonra, böyle düşünüyorum…” dedi Prens Andrey. “Onların da beni sevdiklerini sanıyorum. Onlardan ayrılmak zor gelir bana. Bahşettiğiniz şerefi geri çevirmemin…”

Kutuzof’un yüzünde zekâ, iyilik ve aynı zamanda ince bir alaycılık belirmişti. Bolkonski’nin sözünü kesti:

“Çok yazık. Bana lazımdın ama haklısın. Burada adama ihtiyacımız yok. Danışman her zaman bulunur ama adam yok. Danışman denilenler, birliklerde senin gibi hizmet etselerdi, askerî kuvvetlerimiz böyle olmazdı. Ben seni Austerlitz’den hatırlarım, hem de elinde sancakla hatırlarım.”

Bu hatırlama, Prens Andrey’in yüzünün kızarmasına yol açtı. Kutuzof onu kolundan çekti, yanağını uzattı. Prens Andrey, ihtiyarın gözlerinin yeniden yaşardığını gördü. Kutuzof’un yufka yürekli olduğunu, kendisine gereğinden fazla iltifat ettiğini, babasının ölümü dolayısıyla acısını paylaşmak ve ilgi göstermek istediğini bildiği hâlde Austerlitz’i hatırlayışı Prens Andrey’in hoşuna gitmiş, koltuklarını kabartmıştı.

“Kendi çizdiğin yolda yürü ve Tanrı yardımcın olsun. Bunun şeref dolu bir yol olduğunu biliyorum!” dedi Kutuzof.

Bir süre sustu.

“Bükreş’te de yokluğunu hissettim. Sana bazı görevler verecektim…” Konuyu değiştirerek Türkiye ile yapılan savaştan ve yapılan barıştan söz etti. “Evet, bana hem savaş hem de barış için çok azar çektiler…” dedi. “Oysa hepsi de zamanında oldu. Tout vient â point â qui sait attendre.90 Orada da en az buradaki kadar danışman vardı. Ah, şu danışmanlar ah! Herkesi dinleyecek olsaydık orada, Türkiye ile barış yapmazdık, savaşı da bitirmezdik. Her şeyi çabuk gerçekleştirmeli ama acele işe şeytanın karıştığını da unutmamalı. Ölmeseydi, Kamenski’nin hâli haraptı. Kaleye otuz bin kişiyle saldırdı. Kale almak kolay ama bir savaşı sona erdirmek zordur. Gerekli olan saldırı değildir, sabır ve zamandır. Kamenski, Rusçuk’a saldırmak üzere asker gönderdi ama ben yalnızca onlara, sabır ve zamana güvendim ve ondan daha fazla kale alıp Türklere at eti yedirdim.”

Başını sallıyordu Kutuzof.

“Fransızlara da at eti yedireceğim. İnan bana!” dedi heyecanlanarak ve göğsüne vurmaya başlayarak.

Gözlerinde yeniden yaşlar parıldıyordu.

“Ama çarpışmayı yine de kabul etmek…” dedi Prens Andrey.

“Herkes isterse kabul etmek gerekecek. Elden bir şey gelmez… Ama sözlerimi unutma sevgili yavrum. En güçlü savaşçılar bu ikisidir, yani zaman ve sabırdır. Onlar her şeyi alt eder. Ancak bizim danışmanlar, ne l’en-tendcnt pas de cette oreille, voilâ lc mal.91 Bazıları istiyor, bazıları istemiyor bunu. Peki ne yapmalı?”

Bir cevap bekliyor gibiydi.

“Evet sence ne yapmalı?” diye tekrarladı.

Gözlerinde derin ve zekâ dolu bir parıltı belirmişti. Prens Andrey yine cevap vermeyince “Öyleyse ben sana söyleyeyim…” dedi. “Ne yapmak gerektiğini ve ne yaptığımı söyleyeceğim. Dans le doute, mon cher…”92 Bir an durakladı ve yavaşça konuştu: “Abstienstoi.”93

Sonra “Haydi, güle güle yavrum…” diye ekledi. “Acını derinden paylaştığımı; senin Serenisim’in ya da prensin ya da başkomutanın değil, baban olduğumu unutma. Bir şeye ihtiyacın olursa doğrudan doğruya bana gel. Güle güle dostum!”

Prens Andrey daha dışarı çıkmadan Kutuzof içini çekerek güzelce yerine yerleşti ve Mme Genlis’in yarıda bıraktığı romanı Les Chevaliers du Cygne’i okumaya koyuldu.

Kutuzof’la yaptığı bu konuşmadan sonra işlerin gidişinden hoşnut olmuş, başkomutanlığın istenen adamı bulduğuna inanmıştı Prens Andrey. Bunun niçin böyle olduğunu bilmiyordu. Bu ihtiyar şefin, kendi benliğinden geriye yalnızca tutkulu alışkanlıkları kalmış ve kişisel menfaatten arınmış olduğunu ve ayrıca nedenleri kavrayıp sonuçlar çıkaran bir zekâ yerine, olayların akışını sakin bir şekilde seyretme yeteneğine sahip bulunduğunu gördükçe her şeyin yolunda gideceğine daha fazla inanıyordu. Kendinden bir şey yapmıyor, bir önlem almıyor… diye düşünüyordu Prens Andrey. Ama her şeyi dinliyor, hatırlıyor, yerli yerine koyuyor, yararlı şeyleri engellemiyor, zararlılara da izin vermiyor; kendi iradesinden daha güçlü bir şeyin, yani olayların önüne geçilmez akışının var olduğunu biliyor. Onları görüyor ve anlamlarını kavrıyor, anlayınca da kendisi işin içine karışmıyor, iradesini uygulayıp başka bir sey yapmak istemiyor. Ona inanılmasının başlıca nedeni de Mme Genlis’nin romanını okumasına ve Fransız atasözlerini ağzından düşürmemesine rağmen Rus olmasıdır; “Şu ülkeyi ne hâle soktular!” dediği zaman sesinin titremesi ve “Onlara at eti yedireceğim!” diye haykırdığı zaman ağlamaklı olmasıdır…

Gerçekten de saray dalaverelerine karşıt olarak millî duygular içinde Kutuzof’un başkomutanlığa getirilmesinin genel olarak doğru bulunmasının temelinde, herkes tarafından şu ya da bu ölçüde bilinçli olarak benimsenmiş olan bu düşünce yatıyordu.

XVII

İmparator gittikten sonra Moskova’da hayat her zamanki gibi akıyordu, o kadar az değişmişti ki eski yurtseverlik heyecanlarını ve coşkulu günleri hatırlamak kolay değildi. Rusya’nın gerçekten tehlikede olduğuna ve İngiliz Kulübü üyelerinin aynı zamanda her türlü fedakârlığı yapmaya hazır vatan evlatları olduklarına inanmak zordu. İmparator’un Moskova’da bulunduğu zamanki coşkulu yurtseverliği hatırlatan şeyler, yalnızca hemen yerine getirilmesi gereken ve zorunlu olarak görünen insan ve para yardımıydı. Düşman, Moskova’ya daha da yaklaşınca bu kenttekilerin durumlarını daha ciddiye almalarına değil; tehlikenin yaklaştığını bilen insanlarda her zaman görüldüğü gibi daha da kaygısız davranmalarına yol açmıştı. Tehlike yaklaşırken insanın içinde, aynı güçle dile gelen iki ses duyulur: Bunların birisi, tehlikenin ne olduğunu incelemek ve ondan kaçınılması için gerekli önlemleri almak gerektiğini söyler. Akla ondan da daha yakın olan ikincisi ise her şeyi engellemek ve olayların genel akışından sıyrılmak insanın gücünü aştığı için tehlikeyi düşünmenin çok ağır ve acı verici bir şey olduğunu ve bundan ötürü, bu tatsız olayı, gerçekleşene kadar görmezlikten gelip tatlı şeyleri düşünmek gerektiğini ileri sürer. Yalnızca birinci sese kapılır insan, topluluk içindeyse ikincisine kulak verir. Moskovalılar da şimdi, ikinci sese kulak veriyorlardı. Çoktandır Moskova’da, bu yılki kadar eğlenceli bir hayat sürülmemişti.

Rostopçin afişlerinin üst bölümünde bir meyhane, bir meyhaneci ve bir Moskovalı zanaatkâr olan Karpuşka Çigirin’in resmi vardı. Milis yazılmış olan Karpuşka, ayaküstü son kadehi de yuvarlıyor; Bonapart’ın Moskova’ya gelmek istediğini duyup bütün Fransızlara söverek meyhaneden çıkıyor; tabelanın altında kalabalığa nutuk çekiyordu. Bu afişler, Vasili Lvoviç Puşkin’in son yazdığı şiirler kadar çok okunuyor ve yorumlanıyordu.

Afişleri okumak için kulübün köşedeki odasında toplanmışlardı. Karpuşka’nın “Rus lahanasından şişeceklerini, bulgur çorbasından patlayacaklarını, lahana çorbasından gebereceklerini; hepsinin cüce olduğunu, bir köylü kadının yabayla üçünü birden havaya savurabileceğini” söyleyerek Fransızlarla alay etmesi bazı üyelerin hoşuna gidiyor, bazıları da bunun çok kaba ve yersiz olduğunu ileri sürüyorlardı. Rostopçin’in, Fransızları ve bütün yabancıları Moskova’dan çıkardığını; bunlar arasında casusların ve Napolyon’un adamlarının bulunduğunu söylüyorlardı. Ama yabancılar gönderilirken Rostopçin’in yaptığı nükteleri anlatmak için söylüyorlardı bunları. Yabancılar bir tekneyle Nijni’ye gönderilirken Rostopçin şöyle demişti onlara: “Rentrez en vousmêmes, entres dans la barque et n’en faites pas une barque de Charon.”94 Moskova’daki bütün resmî dairelerin taşınmış olduğunu söylüyorlar ve Şinşin’in, yalnızca bu durum için Moskovalıların Napolyon’a teşekkür etmesi gerektiğini ileri sürerek yaptığı nükte söz konusu ediliyordu. Mamonof’un alayının ona, sekiz yüz bin rubleye patlayacağı; Bezuhof’un, kendi milisleri için daha çok para harcadığı ama yurtsever olduğunu gösterebileceği en soylu delilinin, üniformasını giyip alayının başına geçmesi ve kendisini hayranlıkla seyredecek olanlardan para almaması olacağını da ileri sürülüyordu.

Jüli Drubetskaya, didik didik olmuş bir tiftik yığınını yüzük dolu ince parmaklarıyla sıkıştırıp topladı.

“Bezuhof est ridicule95 ama o kadar iyi yürekli, o kadar sevimli ki!” dedi. “Bu kadar caustique96 olmaktan ne tat alıyorsunuz bilmem!”

Jüli’nin “mon chevalier”97 dediği ve Nijni’ye birlikte geldiği milis üniformalı genç adam, “Ceza!” dedi.

Rusya’nın birçok salonunda olduğu gibi Jüli’nin salonunda da yalnızca Rusça konuşma kararı verilmişti. Yanılıp da Fransızca konuşanlara, bağış komitesi yararına ceza veriliyordu.

Orada bulunan bir Rus yazarı “Galisizm98 için de bir başka ceza kesilmeli…” dedi. “Tat almak, Rusça değildir.”

Yazarın söylediklerine aldırış etmeyen Jüli, milise dönerek “Kimseyi hoş görmüyorsunuz…” dedi. “Caustique demekle hata ettim, kabul ediyor ve cezamı ödüyorum; gerçeği söylemek pahasına daha da öderim ama galisizmlere gelince…” Yazara dönmüştü. “Sorumlu değilim bundan, Prens Galitsin gibi bir hoca tutarak Rusça öğrenmek için param da zamanım da yok. Aaa işte gelmiş… Quand on…99 Yok, yok, bir hatamı daha yakalayamazsınız.” Piyer’e dönerek kibarca gülümsedi. “Şimdi sizden söz ediyorduk.” Yüksek sosyete hanımlarına özgü bir kolaylıkla yalan söylüyordu Jüli. “Güneşten söz edilince ışıkları görülür değil mi? Alayınızın, Mamonof’un alayından iyi olacağından şüphe duyulmadığını söylüyorduk.”

Piyer, ev sahibesinin elini öperek ve yanına oturarak “Ah! Şu alaydan söz etmeyin bana…” dedi. “Bıktım doğrusu.”

“Alayın komutasını siz alacaksınız şüphesiz…” dedi Jüli, milise bakıp alaycı bir şekilde gülümseyerek.

Ama milis, Piyer’in karşısında eskisi kadar caustique değildi ve bu alaycı gülümsemenin ne anlama geldiğini kavramaya çalışıyordu. Piyer’in kişiliği dalgınlığına, iyi yürekliliğine rağmen yanında her türlü alay teşebbüsüne hemen son vermişti.

Gülerek ve koskoca gövdesini gözden geçirerek “Hayır…” dedi Piyer. “Fransızlar için çok kolay bir hedef olurum ben. Zaten atın sırtına çıkabileceğimi de pek sanmıyorum.”

Jüli, çeşitli kimselerden söz ettikten sonra Rostoflarda karar kıldı.

“İşleri çok fena gidiyor…” dedi. “Bu Kont da o kadar saçma bir kimse ki! Razumovskiler konağını ve Moskova yakınındaki malikânesini satın almak istiyorlardı ama iş sürüncemede kaldı. Kont çok yüksek fiyat istiyor.”

“Bugünlerde satılacakmış…” dedi birisi. “Oysa bugün Moskova’da bir şey satın almak deliliktir.”

“Neden?” diye sordu Jüli. “Moskova’nın gerçekten tehlike içinde olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

“Değilse niçin ayrılıyorsunuz kentten?”

“Ben mi? Ne garip soru. Ayrılıyorum çünkü… Çünkü herkes ayrılıyor. Ve ben ne Jeanne d’Arc’ım ne de Amazon.”

“Pekâlâ, pekâlâ… Bana biraz bez verin.”

“İşini bilse bütün borçlarını ödeyebilir…” dedi milis, Kont Rostof’u kastederek.

“Çok iyi yürekli bir ihtiyar ama pauvre sire.100 Burada niçin bu kadar çok kalıyor? Ta ne zaman köye gitmek istiyordu! Natali, tamamen iyileşti sanırım?” diye kurnazca gülümseyerek Piyer’e sordu Jüli.

“Küçük oğullarını bekliyorlar…” dedi Piyer. “Obolenski kazaklarına katıldı ve Belaya Tserkov’a gitti. Bir alay oluşturuluyordu orada. Ama şimdi benim birliğe aldırdılar ve gelmesini bekliyorlar. Kont çoktan beri gitmek istiyordu ama Kontes, oğlu gelmeden gitmeyi kesinlikle reddediyor.”

“Önceki gün, Arharoflarda gördüm onları. Natali yine güzelleşmiş, pırıl pırıl olmuş. Şarkı da söyledi. Bazı insanlar her şeyi ne kolay da atlatıyorlar?”

“Neyi atlatıyorlar?” dedi Piyer hoşnutsuzlukla.

Jüli gülümsedi.

“Sizin gibi şövalyelere ancak Madema Suza’nın romanlarında rastlanır Kont.”

“Ne şövalyesi? Ne demek bu?” dedi Piyer kızararak.

“Rica ederim Kont, c’est la table de tout Moscou. Je vous admire, ma parole d’honneur.”101

“Ceza! Ceza!” diye haykırdı milis.

“Peki, olsun. Neredeyse konuşamayacağız! Ne sıkıcı şey!”

“Qu’est-ce qui est la fable de tout Moscou?”102 diye sordu Piyer, asık suratla yerinden kalkarken.

“Hadi canım, siz çok iyi bilirsiniz!”

“Hiçbir şey bilmiyorum.”

“Natali ile ahbap olduğunuzu biliyorum ve bundan ötürü… Ama ben Vera ile her zaman daha ahbabım da… Cette chère Vera!”103

“Non, madame.”104 dedi Piyer hoşnutsuzlukla. “Kontes Rostova’nın koruyucu şövalyeliğini üzerime almış değilim ve aşağı yukarı bir aydır da evlerine gitmedim. Ama anlamıyorum, bu gaddarlık…”

Jüli, gülümseyerek ve elindeki tiftiği bilmiş bilmiş sallayarak “Qui s’excuse s’accuse.”105 dedi.

Ardından son söz kendisinde kalsın diye konuyu hemen değiştirdi:

“Zavallı Mariya Bolkonskaya dün Moskova’ya geldi, biliyor musunuz? Babasını kaybettiğini de duydunuz mu?”

“Öyle mi? Nerede kendisi? Onu çok görmek isterdim…” dedi Piyer.

“Dün akşamı onunla birlikte geçirdim. Bugün ya da yarın sabah yeğeniyle birlikte Moskova yakınındaki malikâneye gidecek.”

“Peki… Nasıl kendisi?” dedi Piyer.

“Fena değil. Ama üzüntülü. Mariya’yı kimin kurtardığını biliyor musunuz? Tam roman bu! Nikolay Rostof kurtarmış. Prenses Mariya’yı sarmışlar, öldüreceklermiş, adamlarını da yaralamışlar. Rostof atılmış ve kurtarmış onu…”

“Evet, bir roman daha…” dedi milis. “Bu genel kaçış, evde kalmış kızların koca bulmasına yarayacak herhâlde. Önce Catiche, şimdi de Prenses Bolkonskaya.”

“Bana kalırsa un petit peu amoureuse du jeune homme.”106

“Ceza! Ceza! Ceza!”

“Aman canım, insan bunu Rusça nasıl söyler ki?..”

88.Haşmetli.
89.Almanlar.
90.“Beklemesini bilen için her şey zamanında gerçekleşir.”
91.“Ama böyle düşünmezler, işin kötüsü de budur.”
92.“Durum şüpheli olunca.”
93.“Karar verme.”
94.“Kendinizi toparlayın, sandala binin ve bunun bir ölüm sandalı olmamasına dikkat edin.”
95.“Komiktir.”
96.“İğneleyici.”
97.“Şövalyem.”
98.Kurallara aykırı olduğu hâlde kullanıla kullanıla yerleşmiş söz ya da deyiş.
99.“Ne zaman…”
100.“Zavallı adam.”
101.“Moskova’da dillere destan oldu bu. Doğrusu, hayranım size.”
102.“Moskova’da dillere destan olan neymiş?”
103.“Bu sevgili Vera”
104.“Hayır, hanımefendi.”
105.“Özür dileyen, kendi kendini suçlar.”
106.“Genç adama biraz âşık.”
₺72,76

Türler ve etiketler

Yaş sınırı:
0+
Litres'teki yayın tarihi:
09 ağustos 2023
Hacim:
11 s. 19 illüstrasyon
ISBN:
978-625-6862-38-8
Yayıncı:
Telif hakkı:
Elips Kitap
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 5, 1 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Ses
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre