Kitabı oku: «Savaş ve Barış II. Cilt», sayfa 15
XVIII
Eve döndüğünde Rostopçin’in o gün getirilen iki afişini verdiler Piyer’e. Birincisinde, Moskova’dan ayrılmanın Kont Rostopçin tarafından yasaklandığı konusunda çıkarılan söylentilerin yalan olduğu ve tam tersine sosyete hanımlarının ve tacir eşlerinin kentten ayrılmalarının Kont’u memnun edeceği belirtiliyor ve “Böylece, daha az korku ve daha az havadis olacak. Ama yine de kara ruhlunun Moskova’ya giremeyeceğine kendi başım üzerine ant içerim!” deniyordu. Bu sözler, Fransızların Moskova’ya gireceğini Piyer’e ilk olarak açıkça gösteriyordu. İkinci afişte genel karargâhımızın Vyazma’da bulunduğu, Kont Wittgenstein’ın düşmanı yendiği, birçok Moskovalı silahlanmak istediği için isteklerini karşılamak üzere cephaneliklerde kılıçlar, tabancalar, silahlar bulundurulduğu ve bunların ucuz fiyata satın alınabileceği belirtiliyordu. Bu afişin havası, Çigirin’in sözleri kadar alaycı ve neşeli değildi. Bu afişler uzun uzun düşündürdü Piyer’i. Ruhunun bütün gücüyle çağırdığı ve içini istemediği bir tedirginlikle dolduran felaket fırtınası yaklaşıyordu şüphesiz.
Belki yüzüncü kere Askere yazılıp orduya mı gitsem yoksa beklesem mi? diye düşündü. Masanın üzerindeki iskambil destesini alıp fal açmaya koyuldu.
Kartları karıştırıp bakışlarını yukarıya çevirdikten sonra, Bu fal açılırsa demektir ki… Evet, ne demektir bu?.. (Bunun ne demek olacağına karar vermesinden önce içeri girip giremeyeceğini soran Büyük Prenses’in sesi kapının ardından duyuldu.) Orduya katılacağım demektir! dedi Piyer kendi kendine.
“Giriniz, giriniz!” diye ekledi yüksek sesle.
(Kısa bacaklı ve yüzü hissiz, yaşlı Büyük Prenses; hâlâ Piyer’in evindeydi, kendisinden küçük iki kız kardeşi evlenmişlerdi.)
Sitem eder gibi ve heyecanlı bir şekilde “Rahatsız ettiğim için özür dilerim kuzenim…” dedi. “Ama bir karara varmak gerekiyor. Ne olacak böyle? Herkes gitti buradan ve halk ayaklanmaya başladı. Niçin bekliyoruz?”
Prenses’in koruyucu rolünü oynamaktan duyduğu sıkıntıyı gizlemek için her zaman yaptığı gibi alaycı bir tonda “Tam tersine kuzinim, her şey yolunda gidiyor…” dedi Piyer.
“Her şey yolunda gidiyor… Öyle mi? Birliklerimizin başarılarını Varvara İvanovna anlattı bana. Onlar için büyük bir onur bu. Ama halk tamamen başkaldırdı, itaat nedir bilmiyor; hizmetçim bir kabalaştı! Böyle giderse boğazımı sıkarlar. Sokağa çıkmak imkânsız. Üstelik Fransızlar neredeyse gelecekler, ne bekliyoruz biz? Bir tek isteğim var sizden: Beni Petersburg’a gönderin kuzenim. Hiçbir şekilde, Bonapart’ın egemenliği altında yaşayamam.”
“Bu bilgileri nereden alıyorsunuz kuzinim? Tam tersine…”
“Sizin Napolyon’unuza boyun eğemem ben. Başkaları, istediklerini yapsınlar… Sizden dilediğimi yapmak istemezseniz…”
“Nasıl olur, hemen emir vereceğim.”
Kızacak kimse bulamayan Prenses’in canı sıkılmıştı. Bir şeyler mırıldanarak sandalyenin ucuna ilişti.
“Yanlış haberler vermişler size…” dedi Piyer. “Kentte her şey yolunda, hiçbir tehlike yok. Şimdi okudum…” Prenses’e afişleri gösterdi. “Kont, düşmanın Moskova’ya gelmeyeceğini başı üzerine yemin ederek söylüyor.”
“Ah, sizin şu Kont’unuz!” dedi Prenses. “İkiyüzlünün, sefilin biridir o; halkı kışkırtan da kendisi! Kim olursa olsun, yakasından yakalayıp karakola sürükleyin diye bu saçma afişlerde yazan da o değil mi? ‘Böyle yapanlar onurlu ve seçkin kişilerdir.’ diyordu. İşte, liberalizmin sonuçları! Varvara İvanovna, Fransızca konuştuğu için halkın elinden zor kurtulduğunu söyledi bana…”
“Peki, peki…” dedi Piyer. “Her şeyi büyütüyorsunuz siz.”
İskambilleri eline alıp yeniden falına döndü.
Falı çıktığı hâlde, Piyer orduya katılmadı; boşalan Moskova’da kaldı. Tedirginlik, kararsızlık, korku ve neşeden oluşan karmaşık bir duyguyla korkunç bir şeyin gerçekleşmesini beklemeye başladı.
Ertesi akşam Prenses yola çıktı ve Piyer’in başkâhyası, alayın donatılması için gerekli paranın ancak bir malikâne satılarak sağlanabileceğini söylemek üzere yanına geldi. Kâhya, Piyer’in alay kurma tasarısının, onu parasız bırakacağını anlatmak istiyordu. Kâhyanın sözlerini dinlerken gülümsemesini güçlükle gizliyordu Piyer.
“Ne yapalım, satın bir malikâne!” dedi. “Yapacak bir şey yok, sözümden dönemem artık!”
Genel durum kötüleştikçe ve özellikle kendi işleri çıkmaza girdikçe neşeleniyordu Piyer, beklediği felaketin çok yakın olduğunu gösteriyordu bunlar. Artık kendi tanıdıklarından hemen hiç kimse kalmamıştı kentte. Yakın dostlarından, yalnızca Rostoflar vardı. Ama Piyer, onların evine gitmiyordu.
Piyer o gün biraz vakit geçirmek istiyordu, Leppik tarafından düşmanı yok etmek için yapılan küre şeklindeki büyük balonu ve ertesi gün havaya salıverilecek olan deneme balonunu görmek üzere Vorontsovo köyüne gitti. Balon henüz hazır değildi ama balonun İmparator’un isteği üzerine yapıldığını öğrenmişti Piyer. İmparator, Kont Rostopçin’e şöyle yazmıştı:
Aussitôt que Leppich sera prêt, composez-lui un équipage pour sa usuelle d’hommes sûrs et intelligents et dépêchez un courrier au général Koutouzov pour l’en prévenir. Je l’ai instruit de la chose.
Recommandez, je vous prie, è Leppich d’être bien attentif sur l’endroit oû il descendra, la première fois, pour ne pas se tromper et ne pas tomber dans les mains de l’ennemi. Il est indispensable qu’il combine ses mouvements avec le général en chef. 107
Vorontsovo’dan dönerken Bolotmiy dörtyol ağzından geçen Piyer, Lobnoye Alanı’nda bir kalabalık gördü ve arabadan indi. Casuslukla suçlanan bir Fransız aşçıya ceza veriliyordu. Ceza henüz sona ermişti; cellat, inleyip duran sarı favorili, mavi çoraplı, yeşil mintanlı şişman bir adamı işkence sandalyesinden henüz çözüyordu. Benzi atmış zayıf bir başka suçlu da sırasını bekliyordu. Her ikisinin de Fransız olduğu yüzlerinden belliydi. Zayıf Fransız’ınkine benzeyen sapsarı bir yüzle kalabalığı yararak ilerledi Piyer.
“Nedir bu? Kim bunlar? Ne oluyor?” diye sordu. Ama kalabalığın (memurlar, esnaf, tacirler, köylüler, çocuklu ve mantolu kadınlar) dikkati Lobnoye Alanı’nda olup bitenlere öylesine çevrilmişti ki kimse cevap vermedi ona. Şişman adam kalktı, kaşlarını çatarak omuz silkti, şüphesiz metin görünmeye çalışarak çevresine hiç bakmadan giyinmeye koyuldu. Ama birden dudakları titredi, kendisine öfkelenerek kanı çok, yaşlı insanların yaptığı gibi ağlamaya başladı. Kalabalık, yüksek sesle konuşmaya koyuldu. Duydukları merhamet hissini bastırmak istiyorlarmış gibi geldi Piyer’e.
“Bir prensin aşçısıymış bu…”
Fransız’ın ağladığını gören ve Piyer’in yanında duran buruşuk yüzlü ufak tefek bir memur “Eee, mösyö, Rus salçası Fransız’a çok ekşi geldi herhâlde… İnsanın dişleri kamaşır bundan!” dedi.
Alaycı sözlerinin beğenileceğinden emin bir şekilde baktı çevresine. Bazıları ağız dolusu güldüler, bazıları da kamçılamak üzere ikinci Fransız’ı soyan cellada korkuyla bakmaya devam ettiler.
Piyer hızla soludu, yüzü karmakarışık olmuştu. Birden dönerek arabasına yöneldi. Kendi kendine bir şeyler homurdanıyordu. Yolda birkaç kere ürpererek öyle yüksek sesle bağırdı ki arabacı “Ne dediniz, efendim?” diye sordu.
“Nereye gidiyorsun?” diye bağırdı Piyer, Lubyonkaya girdikleri zaman.
“Valiye gitmemizi emretmiştiniz…” dedi arabacı.
“Budala! Hayvan!” diye sövmeye başladı Piyer pek yapmadığı hâlde. “Eve gitmeni söyledim, avanak!”
Ardından “Hemen, bugün ayrılmak gerekiyor!” dedi kendi kendine.
Lobnoye Alanı’nda cezalandırılan Fransız’ı ve çevresindeki kalabalığı gören Piyer, Moskova’da kalamayacağına ve o gün orduya katılması gerektiğine o kadar kararlıydı ki bunu arabacıya söylediğini ya da arabacının kendiliğinden düşünmesi gerektiğini sanıyordu.
Piyer eve gelince her şeyi bilen, her şeyi yapabilen ve bütün Moskova’nın tanıdığı arabacısı Evstafyeviç’e; bu gece Mojaisk’te orduya katılacağını, binek atlarının oraya gönderilmesini söyledi. Bunların hepsi bir günde yapılamazdı ve Evstafyeviç’in teklifleri üzerine Piyer yolda değiştirilecek atların hazırlanması için hareketini bir gün geciktirmek zorunda kaldı.
Ayın 24’ünde hava düzelmişti ve o gün öğle yemeğinden sonra yola çıktı. Geceleyin, Perhuşkovo’da at değiştirirken o akşam büyük bir çarpışma olduğunu öğrendi. Top seslerinden, yerin sarsıldığını söylüyorlardı. Piyer kimin kazandığını sordu ama cevap alamadı. (Bu, ayın 24’ündeki Şevardino Savaşı’ydı.) Gün ağarırken Mojaisk’e geldi Piyer.
Mojaisk’te bütün evler askerî birliklerce işgal edilmişti. Seyisi ve arabacısı tarafından karşılandığı handa boş oda yoktu, hepsi subaylarla doluydu.
Mojaisk’te ve yakınlarında, her yerde karargâh kurmuş ya da gelip geçen birlikler vardı. Her yerde kazaklar, piyadeler, atlı askerler, arabalar, sandıklar, toplar görülüyordu. Piyer ilerlemek için acele ediyordu; ilerledikçe ve bu asker okyanusunun içine daldıkça tedirginliği ve yepyeni bir duygunun heyecanı gittikçe şiddetlenerek kaplıyordu benliğini. Bu, Slobodsk Sarayı’na, İmparator’un geldiği zaman duyduğuna benzer bir duyguydu. Hemen bir şeyler yapmak, bir fedakârlıkta bulunmak gerektiği hissini uyandıran güçlü bir istekti. Yaşamında mutluluğunu oluşturan her şeyin, rahatlığın, zenginliğin ve hatta hayatın kendisinin bir hiç olduğunu; bir şeye kıyasla, bütün bunları bir yana atmanın mutluluk verdiğini memnuniyetle duyuyordu şimdi. Bu şeyin ne olduğunu söyleyemezdi ve her şeyi kimin ve ne için böyle mutluluk duyarak feda ettiğini de açık bir şekilde kavrayamıyordu. Önemli olan, bu fedakârlığı niçin istediği değildi; ona böylesine bir neşe ve hafiflik veren fedakârlığın kendisiydi.
XIX
Ayın 24’ünde Şevardino Tabyası’nda savaş oldu. 25’inde iki taraf da tek bir kurşun atmadı. 26’sında ise Borodino Savaşı yapıldı.
Şevardino ve Borodino savaşları ne için ve ne amaçla oldu? Özellikle Borodino Savaşı niçin yapıldı? Ne Fransızlar ne de Ruslar için bu savaşın hiçbir anlamı yoktu. Bunun ilk ve zorunlu sonucu, Ruslar bakımından Moskova’nın kaybedilmesini -dünyada en korktuğumuz şey buydu- Fransızlar bakımından ise bütün ordularının kaybedilmesini yakınlaştırmasıydı; onlar da dünyada en fazla bundan korkuyorlardı. Bu sonuç daha o zaman besbelliydi ama Napolyon ve Kutuzof da bu savaşı kabul ettiler.
Askerî şeflerin ve aklı başında kimselerinse Napolyon’un ülke içine iki bin verst girip ordusunun birini kaybetme ihtimaliyle karşılaşarak mahvolacağını anlamaları, Kutuzof’un da savaşı kabul ederek ve ordusunun dörtte birini kaybederek Moskova’nın mutlaka elden çıkmasına yol açacağını bilmesi gerekirdi. Dama oyununda, eksik bir taşım olduğu zaman kırışırsam oyunu kesinlikle kaybedeceğim ne kadar belliyse Kutuzof için de bu, o kadar açık bir matematik bir gerçekti. Karşımdakinde on altı, bende on dört taş varsa ondan sekizde bir zayıfım demektir ama on üç taş kırışırsam benden üç kat daha güçlü olacaktır.
Borodino Savaşı’ndan önce kuvvetlerimizin Fransız kuvvetlerine oranı, beşin altıya oranıydı; savaştan sonra ise birin ikiye oranı hâline geldi. Yani savaştan önce yüz bine karşı yüz yirmi ve savaştan sonra elli bine karşı yüz bin oranı söz konusuydu. Buna rağmen zeki ve tecrübeli Kutuzof, savaşı kabul etti. Askerî bir deha denen Napolyon da ordusunun dörtte birini kaybetmesine ve cephe hattının daha da uzamasına yol açan bir savaş verdi. Moskova’yı ele geçirip Viyana’yı aldığı zaman olduğu gibi savaşı sona erdirmeyi düşündüğü söylenecek olursa bunun karşısına birçok delil çıkarılabilir. Napolyon’un tarihçileri bile, onun daha Smolensk’te durmak istediğini, cephe hattını uzatmanın tehlikeli olduğunu ve Moskova’yı ele geçirmekle savaşın sona ermeyeceğini kavradığını çünkü Smolensk’ten başlayarak kentlerin kendisine nasıl bırakıldığını gördüğünü, görüşmelere başlamak için yaptığı birçok girişime tek bir cevap bile alamadığını yazarlar.
Kutuzof ve Napolyon, biri Borodino Savaşı’nı verirken ve öteki kabul ederken özgür davranmıyorlardı ve akıllıca hareket etmiyorlardı. Tarihçiler, her şey olup bittikten sonra, komutanların ileri görüşlülüğünün ve dehasının karmaşık ve ince delillerini ortadaki duruma uydurmuşlardır. Oysa bu komutanlar, dünya tarihinin araçları arasında en bağımlı ve en az özgür olan araçlardır.
Eskiler bize kahramanlık destanları bırakmışlardır ve bunlarda, tarihin anlamı birkaç kahramana yüklenmiştir. İnsanlığın içinde bulunduğumuz gelişme aşamasında, bu tür tarih anlayışının anlamsız olduğunu düşünmeye hâlâ alışmadık.
Borodino ve ondan önceki Şevardino savaşlarının nasıl verildiği sorusuna gelince; bu konuda da çok yaygın ölçüde kabul edilen ama aynı ölçüde yanlış bir görüş vardır. Bütün tarihçiler, durumu şöyle anlatıyorlar:
Rus ordusu, Smolensk’ten çekilirken genel bir savaş için en iyi yeri aramış ve bunu da Borodino’da bulmuş.
Ruslar, bu yeri önceden, Moskova-Smolensk yolunun solunda ve yola hemen hemen dikey olarak Borodino’dan Utitsa’ya doğru savaşın olduğu yerde tahkim etmişler.
Bu yerin ilerisinde, Şevardino Tepesi’ne, düşmanı gözetlemek için tahkimli bir ileri karakol da yerleştirilmiş. Ayın 24’ünde Napolyon ileri karakola saldırıp burasını almış, 26’sında da Borodino’da mevzilenmiş olan bütün Rus ordusuna saldırıya geçmiş.
İşin derinine inmek isteyen herkesin kolayca göreceği gibi bütün tarihlerde yapılan bu açıklamalar tamamen yanlıştır.
Ruslar en iyi yeri aramamışlardı; tam tersine, çekilirken Borodino’dan çok daha iyi yerleri geçmişlerdi. Kutuzof; kendisinin seçmediği bir yerde mevzilenmek istemediği, topyekûn millî bir savaş verme zorunluluğu duyulmadığı, Milarodoviç milisleriyle henüz yaklaşmadığı ve daha birçok nedenden ötürü, Ruslar bu mevzilerden hiçbirinde durmamışlardı. Gerçek şudur: Önceki mevziler daha sağlamdı. Savaşın olduğu Borodino mevzisi, Rus İmparatorluğu haritasında rastgele işaret edilecek herhangi bir yerden farklı değildi.
Ruslar, Borodino Ovası’nın solunda yola dikey olan mevzilerini (savaşın olduğu yer) tahkim etmedikleri gibi 1812 yılının 25 Ağustos’una kadar burada savaş olabileceğini akıllarına bile getirmemişlerdi. Bunun ilk delili, 25’inden önce burada tahkimat bulunmaması ve 25’inde başlayan tahkimat çalışmalarının da 26’sında tamamlanmasıdır; ikinci olarak Şevardino Tabyası, savaşın kabul edildiği mevzinin önünde bulunduğu için gerçek bir değer taşımıyordu. Öyleyse bu tabya niçin ötekilerden çok daha fazla tahkim edilmişti? Ve bu tabyayı 24’ü gecesinin geç saatlerine kadar savunmak için hangi amaçla bütün çabalar harcanmış ve altı bin kişi feda edilmişti? Düşmanı gözetlemek için bir kazak devriyesi yeterdi. Üçüncü olarak Barclay de Tolly’nin ve Bagration’un ayın 25’ine kadar, Şevardino Tabyası’nın “mevzinin sol kanadı” olduğuna kesinlikle inanmaları ve Kutuzof’un savaşın hemen ardından yazdığı raporda, Şevardino Tabyası’nı mevzinin sol kanadı olarak adlandırması, savaşın verildiği yerin önceden belirlenmediğini ve bu tabyanın, mevzinin ileri noktası olmadığını gösterir. Daha sonraları, Şevardino Savaşı’na ilişkin raporlar yazılırken -herhâlde yanılmaz olması gereken Başkomutan’ın hatasını örtmek için- Şevardino Tabyası’nın ileri karakol görevini yerine getirdiği -oysa mevzinin sadece sol kanadıydı- ileri sürüldü ve Borodino Savaşı’nı ansızın ve tahkim edilmemiş bir yerde kabul ettiğimiz hâlde, burası, önceden seçilmiş ve tahkim edilmiş bir yer gibi gösterildi.
Gerçekte sorun şuydu: Mevzi, büyük yolu dikey olarak değil yatay olarak kesen Koloça Irmağı boyunca belirlenmişti; sol kanat Şevardino’da, sağ kanat Novoye köyünün yakınında; merkez de Koloça ve Voyna ırmaklarının birleştiği yerde, Borodino’daydı. Savaşın nasıl gerçekleştiğini unutup Borodino Ovası’na göz atan bir kimse, Koloça Irmağı’nın koruması altında bulunan bu mevzinin, Smolensk yolu boyunca Moskova’ya ilerleyen düşmanı durdurmak amacını güden bir ordu için besbelli bir mevzi olduğunu hemen görür.
Napolyon ayın 24’ünde Valuyevno’ya hareket ederek -tarihler yazdığı gibi- Utitsa’dan, Borodino’ya doğru olan Rus mevzisini görmedi -bunu göremezdi çünkü böyle bir şey yoktu- Rus ordusunun ileri karakolunu da görmedi ve Rus artçılarını izlerken mevzinin sol kanadıyla, yani Şevardino Tabyası’yla karşılaştı. Rusların beklemediği bir anda da orduyu Koloça’dan geçirdi. Bunun üzerine Ruslar, meydan savaşına girişmeye zaman bulamadan tutmaya karar verdikleri mevziden sol kanatlarını çektiler; önceden belirlenmemiş ve tahkim edilmemiş bir mevziyi tuttular. Napolyon, ırmağın ve yolun soluna geçince yapılacak savaşı Rusların sağ yanından sol yanına geçirdi; Utitsa Semyonovsko ve Borodino arasındaki alana -mevzi olarak Rusya’nın herhangi bir yerinden daha elverişli hiçbir yanı olmayan bir yere- aktarmış oldu. Ayın 26’sında da bütün savaş bu alanda gerçekleşti. Tasarlanan ve gerçekleşen savaşın planı kabaca şöyleydi:
Napolyon, 24 Ağustos akşamı Koloça’ya varmasaydı ve derhâl saldırma emri vermeyip tabyaya ertesi sabah saldırsaydı, şüphesiz, Şevardino Tabyası mevzimizin sol kanadı olacaktı. Savaş beklediğimiz gibi gerçekleşir ve bu durumda sol kanadımızı, Şevardino Tabyası’nı daha iyi savunurduk herhâlde. Merkezden ya da sağdan Napolyon’a saldırabilirdik. Ve ayın 24’ünde, önceden belirlenmiş ve tahkim edilmiş bir mevzide meydan savaşı olurdu. Ama sol kanadımıza, artçılarımızın çekilişinden yani Giridniyevo çarpışmalarından hemen sonra saldırıldığına ve Rus komutanları 24 akşamı meydan savaşını kabul etmek istemediklerine ya da buna vakit bulamadıklarına göre, Borodino Savaşı’nın ilk ve en önemli evresi, daha ayın 24’ünde kaybedilmiş ve ayın 26’sında verilen savaşın kaybedilmesine yol açmıştı.
Şevardino Tabyası elden çıkınca ayın 25’inde sabaha karşı sol kanatta mevzisiz kaldık ve bu kanadı düzenlemek, rastgele bir yerde hemen tahkim etmek zorunda kaldık.
26 Ağustos’ta, Rus birliklerinin zayıf ve bitmemiş bir tahkimatla savunulmaları yetmiyormuş gibi Rus komutanlarının gerçekleşmiş olan durumu -sol kanatta mevzinin kaybedilmesi ve yapılacak savaşın mevzinin sağdan sola aktarılması- göz önüne almayarak Novoye’den Utitsa’ya kadar uzanan bir alanda mevzilenmeleri ve bundan ötürü savaş sırasında birlikleri sağdan sola kaydırmaları, durumun elverişsizliğini daha da artırıyordu. Bundan ötürü, savaş boyunca sol kanadımıza saldıran tüm Fransız ordusunu, onun yarısı kadar bir kuvvetle karşılamak zorunda kalmıştık. (Ponyatovski’nin Utitsa’ya, Uvarof’un Fransızların sağ kanadına karşı giriştikleri hareketler, savaşın genel gidişinden bağımsızdı.)
Böylece Borodino Savaşı, komutanlarımızın hatalarını örtmek isteyen ve dolayısıyla Rus ordusunu da halkını da küçük düşüren tarihçilerin anlattığı gibi gerçekleşmedi. Bu savaş, çok iyi belirlenmiş ve tahkim edilmiş bir yerde ve Fransızlardan biraz daha zayıf Rus kuvvetleriyle verilmedi. Şevardino Tabyası’nın elden çıkmasından sonra Ruslar, Fransızların yarısı kadar bir kuvvetle, açık ve hemen hiç tahkim edilmemiş bir mevzide savaş verdiler. Öyle ki bu durumda, on saat çarpışmak ve savaşı sonuçsuz bırakmak şöyle dursun, orduyu tam bir bozgundan ve kaçıştan üç saat alıkoymak bile imkânsızdı.
XX
25 Ağustos sabahı Piyer, Mojaisk’ten ayrıldı. Kentin dışına çıkan dik ve dolambaçlı bayır aşağı yoldan indikten, sağdaki tepede yer alan ve bir ayinin yapıldığı katedralin yanından geçtikten sonra arabadan çıkıp yürümeye başladı. Kilisenin çanları çalıyordu. Arkasından, şarkıcılarıyla bir süvari alayı inmekteydi. Karşısından da bir gün önceki savaşta yaralananlarla dolu bir araba yokuş yukarı tırmanıyordu. Köylü arabacılar atlara sesleniyor, kamçılarıyla vurarak bir yandan öteki yana koşuşuyorlardı. Yaralıların yattığı ya da oturduğu arabalar, kaldırım taşı diye şuraya buraya atılmış taşların üzerinde zıplayarak ilerliyordu. Yaraları bezlerle sarılmış, benizleri sapsarı, dudakları kısılmış, kaşları çatılmış yaralılar; arabanın kenarına tutunarak onunla beraber zıplıyorlar, birbirlerine çarpıyorlar; saf ve çocuksu bir merakla Piyer’in beyaz şapkasına ve yeşil frakına bakıyorlardı.
Piyer’in arabacısı, yaralıların arabalarına yoldan çekilmeleri için öfkeyle bağırdı. Süvari alayı, şarkılar söyleyerek bayırdan inip Piyer’in arabasına yaklaştı ve yolu kapladı. Piyer, yamacın oyulmasıyla oluşturulmuş yolun kıyısına iyice çekilerek durdu. Dağ yamacının dikliği yüzünden güneş, yolun derinliklerini aydınlatamıyordu; buraları serin ve rutubetliydi. Piyer’in üstünde parlak bir ağustos sabahı vardı ve çan sesleri havada neşeyle yankılanıyordu. Yaralılarla dolu bir araba, Piyer’in yanında, yolun kıyısında durdu. Çarıklı bir arabacı soluyarak koştu, çembersiz arka tekerleklerin altına bir taş koydu ve atının adımını düzeltmeye başladı.
Arabanın arkasından giden kolu sargılı yaşlı bir yaralı asker sağlam eliyle arabaya tutunup Piyer’e döndü ve sordu:
“Hemşehrim, burada mı yatıracaklar bizi, yoksa Moskova’ya mı götürecekler, ne dersin?”
Piyer, soruyu duymayacak kadar dalmıştı. Kimi zaman yaralı kafilesiyle karşılaşan süvari alayına kimi zaman da içinde ikisi oturan biri de yatan üç yaralının bulunduğu talikaya bakıyordu. Oturan askerlerden biri yüzünden yara almış olmalıydı; başının her yanı bezlerle sarılmış, yüzünün bir yanı bir çocuk başı kadar şişmişti. Ağzı ve burnu yüzünün bir yanına kaçmıştı. Katedrale bakarak haç çıkarıyordu. İncecik yüzünde bir damla kan kalmamışa benzeyen genç bir kura eri, suratında donup kalmış bir gülümsemeyle bakıyordu Piyer’e; yüzükoyun yatmış olan üçüncünün yüzü görünmüyordu. Süvari alayının şarkıcıları talikanın yanından Kirpi kafalı yuttu hapı… Yurdundan uzaktasın… diye bir oyun havası söyleyerek geçiyorlardı.
Yükseklerden, onlara eşlik etmek ister gibi ama bambaşka neşeli bir tonda madenî çan sesleri duyuluyordu. Güneşin ışınları da aydınlıkta pırıl pırıl parlayan karşıki bayırı bir başka neşeye boğuyordu. Ama Piyer’in bulunduğu yer, yani yamacın eteği, yaralıların arabasının yanı ve soluyan atların olduğu yer; rutubetli, loş ve kasvetliydi.
Yüzü yaralı asker, kızgınlıkla baktı şarkı söyleyen süvarilere.
“Züppeler!” dedi.
“Bugün yalnız askerler değil, mujikler de var. Onları da cepheye sürüyorlar, ayırt etmiyorlar şimdi… Bütün halkla yüklenmek isteniyor… Moskova söz konusu. Yapılacak bir tek şey var şimdi.”
Arabanın arkasında duran ve hüzünle gülümseyen asker, Piyer’e dönerek söylemişti bunları. Sözlerinin açık bir anlam taşımamasına rağmen onun söylemek istediğini anlamıştı Piyer. Başıyla “Evet.” der gibi bir işaret yaptı.
Yol yeniden açıldı, Piyer bayır aşağı yürüdü ve daha sonra arabayla yoluna devam etti.
İki tarafına bakıp tanıdık bir yüz arayarak ilerliyor; beyaz şapkasına ve yeşil frakına şaşkın şaşkın bakan, çeşitli sınıflardan tanımadığı askerlerle karşılaşıyordu.
Aşağı yukarı dört verst yürüdükten sonra ilk tanıdığa rastladı ve neşeyle seslendi ona. Bir ordu başhekimiydi bu; yanında genç bir meslektaşıyla, üstü açık bir binek arabasında Piyer’e doğru yaklaşıyordu. Onu tanıyınca arabacı, yerinde oturan kazağa seslenerek durmasını söyledi.
“Kont, Ekselans! Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordu doktor.
“Şöyle bir görmek istemiştim de…”
“Evet, görülecek çok şey olacak…”
Piyer arabadan inip doktorla konuştu. Savaşa katılmak istediğini söyledi ona.
Doktor ona doğrudan doğruya Serenisim’e başvurmasını salık verdi.
“Savaş sırasında kimsenin sizi tanımadığı, bilinmeyen bir yerde niçin bulunacakmışsınız?” dedi genç arkadaşıyla bakışarak. “Serenisim sizi tanır ve memnuniyetle kabul eder. Böyle yapmalısınız, sevgili dostum.”
Doktor bezgindi ve acele eder gibi görünüyordu.
“Sizce… Mevzinin nerede olduğunu da sormak istiyordum size…” dedi Piyer.
“Mevzi mi? Bu benim işim değil. Tatarinovo’yu geçtiğiniz zaman orada bir şeyler kazıp durduklarını göreceksiniz. Tepeden görürsünüz.”
“Öyle mi… Eğer siz…”
Doktor, Piyer’in sözünü kesti ve arabasına doğru yürüdü.
“Size yolu göstereyim ama artık burama geldi!” Boynunu gösteriyordu. “Acele kolordu komutanına gidiyorum. Bizde işler nasıldır bilirsiniz Kont… Yarın savaş vereceğiz, yüz bin askerden yirmi bininin yaralanacağını söyleyebiliriz. Oysa bizde, altı bin kişi için bile ne sedye ne yatak ne sıhhiye görevlisi ne hekim var. On bin araba var ama başka şeyler de gerekli. Kendi yağımızla kavrulmak zorundayız.”
Beyaz şapkasına neşeli bir merakla bakan sağlıklı ve canlı, genç ve yaşlı bu binlerce insanın içinden yirmi bininin yaralanmaya ve ölmeye kaçınılmaz bir şekilde mahkûm olduğu -bunlar, kendi gördüğü kimseler olabilirdi- düşüncesi, Piyer’i çok etkilemişti.
Yarın ölebilirler… Peki, nasıl oluyor da ölümden başka bir şey düşünebiliyorlar? diye düşünüyordu. Ansızın gizli bir çağrışımla Mojaisk Tepesi, yaralılarla dolu arabalar, çan sesleri, güneşin eğik ışınları, süvarilerin şarkıları canlandı hayal gücünde. Tatarinovo’ya doğru ilerlerken: Süvariler savaşa gidiyor ve yolda yaralılarla karşılaşıyorlar, kendilerini bekleyen şeyi bir an bile düşünmüyorlar, yaralıların yanından onlara göz kırparak geçiyorlar, oysa aralarından yirmi bini ölüme mahkûm ve şapkama bakıp matrak geçiyorlar! Ne garip! diye düşündü.
Bir büyük toprak sahibinin yolun solundaki evinin önünde, binek ve yük arabaları, emir erleri, devriyeler duruyordu. Serenisim burada kalıyordu. Ama Piyer geldiğinde evde değildi, kurmay subaylarından da kimse yoktu, hepsi ayindeydi. Piyer, Gorkiy’e doğru yoluna devam etti.
Tepeye gelip köyün yoluna varınca kalpakları haçlı ve beyaz gömlekli köylü milisleri ilk defa gördü. Piyer; yolun sağında, üzerini otlar kaplamış bir tepede, yüksek sesle konuşarak, gülerek ter içinde, canla başla çalışıyorlardı. Tepede duran iki subay emir veriyordu.
Asker olmaktan hoşlandıkları belli olan bu köylüleri görünce Mojaisk’teki yaralı askerleri hatırladı ve “Bütün halkla yüklenmek isteniyor.” diyen askerin bu sözünün gerçek anlamını kavramaya başladı. Savaş alanında çalışan, garip ve kaba çizmeli, boyunları terlemiş, düğmeleri çözülmüş gömleklerinden güneşte yanmış köprücük kemikleri görünen bu sakallı mujikler; Piyer’e göre durumun ciddiyetine ve yüceliğine, o ana kadar görüp işittiği her şeyden daha fazla şahitlik ediyordu.
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.