Kitabı oku: «Şafak Sökmeden », sayfa 2
Amy Kate’in koluna daha sıkı girdi ve onu destekleyip ayakta durmasını sağladı. Onu yönlendirerek Kate’in Madison’ın ve diğer kötü kızların yanından yürüyüp geçmesini sağladı. Kate geçerken Madison’ın onu tanıyacağını ve konuştuklarını duyduğunu fark edeceğini biliyordu.
Kız kardeşinin yanından geçerken omzunun üzerinden ona baktı. Gözleri kesişti ve Madison’ın yüzünde şaşkın bir ifade oluştu. Ama bunun dışında, Kate’in duygularını incittiğini fark ettiğini gösteren hiçbir iz yoktu. Daha sonra başka tarafa baktı ve dikkatini tamamen arkadaşlarına verdi.
Kate kendini sınıfa attı, kendini hiç olmadığı kadar kötü hissediyordu.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kate ilk iki dersi güçlükle bitirdi, ama kendini hala pek iyi hissetmiyordu. Zil çaldığında öğlen yemeği saatinin geldiğini ve yenide arkadaşlarıyla birlikte olacağını düşünerek rahatladı.
Kate kalabalık kafeteryada arkadaşlarıyla birlikte sıraya geçti ve yemeklere çok yakından bakmamaya çalıştı. Yemek seçmek çok zordu. Bir vejetaryen olan Nicole ne yiyeceğine karar vermekte her zaman çok zorlanırdı. Bugün patates ve kuru fasulye yiyecekti, Dinah ve Amy ise tavuklu tikka masala ve pilav alarak yiyeceklerini kolay bir şekilde seçtiler. Kate curry sosunun çok yağlı olduğunu düşünüyordu, ama normalden daha iri olan Dinah pek umursamıyordu, çünkü uzundu ve cüsseliydi. Amy çok zayıftı ve kilo alma korkusu olmadan istediği her şeyi yiyebilirdi. Nicole çok fazla titizleniyormuş gibi görünmemeye çalışıyordu.
Sonunda Kate salatada karar kıldı. Annesinin kilosu hakkında söylediklerinin temelsiz olduğunu biliyordu, ama yine de birkaç kilo verirse annesinin kendisine o kadar sert davranmayabileceğini düşünüyordu.
Dinah tabağını görünce, “Kızım,” dedi, “lütfen bana sadece bunu yiyeceğini söyleme. Bugün senin doğum günün! En azından bir tatlı al!”
Kate oturduğu yerde alçaldı.
“Aslında, Tony öğle yemeğinde beni görürse bana pasta getireceğini söyledi,” dedi.
Diğer üç kız birbirlerine bakarak sırıttılar. Kate bundan bahsettiği için kendisini aptal gibi hissetti.
Nicole birden, “Aman Tanrım,” dedi.
Herkes konuşmayı bıraktı ve onun nereye baktığını görmeye çalıştı.
Kafeteryaya çok yakışıklı bir çocuk girmişti.
Kate arkasını dönerken, “Aman,” dedi. “Bu Elijah. Son sınıfa gidiyor, okula bir ay önce başladı. Madison’ın onun hakkında konuştuğunu duydum.”
Nicole sesinde en ufak bir sertlik olmadan, “Bu yakışıklı okulda bir aydır dolaşıyor ve ben onu daha ancak şimdi mi görüyorum?” dedi. Çarpılmış gibiydi, gözlerini ondan alamıyordu.
Dinah da ondan hoşlanmış gibiydi.
“Kesinlikle. Aynı Titanik’teki Leonardo Di Caprio gibi.”
Nicole, “Ama düşünceli,” diye mırıldandı. “Karanlık ve düşünceli.”
Kate bir daha baktı. Elijah gerçekten de çok çekiciydi. Ama Madison’ın annesine anlattıklarından duyduğu kadarıyla, Elijah yalnızdı. Hiçbir zaman birisiyle dolaştığı görülmemişti. Bir ay önce okula geldiğinde Madison onu kendi arkadaş grubuna katmaya çalışmıştı, ama o isteksiz davranmıştı; Madison bunu bir küçümseme olarak algılamıştı. Bundan sonra da onun bir kaçık olduğuna ve ilgi gösterilmeyi hak etmediğine karar vermişti.
Gerçekten de eşine az rastlanan biri gibiydi. Aslında bu büyük ihtimalle Kate’in onu bir kafeterya gibi kalabalık bir yerde ilk görüşüydü. San Marcos büyük bir okuldu ama Elijah gibi birisi öyle kalabalık içerisinde kolay kolay kaybolup gitmezdi. Onu neden daha sık görmemiş olduğunu merak etti.
Nicole, “Okul balosu hakkında konuştuklarımızı hatırlıyor musun?” dedi. “Hepsini unutun. Eğer baloya onunla gidersem üçünüzü de ekerim!”
Herkes gülmeye başladı. Kate dışında. Kate Elijah’a bakıyor, insan kalabalığı içinde nasıl davrandığını izliyordu. Uçacak gibi hafif görünüyordu ve sanki yürümüyor da kayıp gidiyordu. Çok zarif bir hareket tarzı vardı, her bir adımı dans eder gibi atıyordu. Çok büyüleyiciydi.
Daha sonra birilerinin ona baktığını fark etmiş gibi kafasını çevirdi. Kalabalık kafeteryanın ta diğer ucundan gözleri kesişti. O an Kate’in üzerinden daha önce hiç yaşamadığı bir heyecan dalgası geçti. Sanki elektrik çarpmıştı, vücudundaki her bir sinir ucu alev alev yanıyordu.
Daha genç birkaç çocuk Kate’in masasını önünden geçti ve görüş açısını kapattı.
Onlar geçene kadar Elijah çoktan gitmişti.
Kafasını çevirdi ve daha önce yürümekte olduğu yöndeki kapıdan çıkarken onu görmeye çalıştı ama göremedi. Kaybolmuştu.
Kate gülüşen arkadaşlarına, “Kızlar,” dedi, “siz de bunu gördünüz mü?”
Hepsi kafaları karışık bir şekilde ona baktı.
“Neyi?”
“Elijah. Bir saniye önce oradaydı ve birdenbire kaybolup gitti.”
Birkaç saniye önce olduğu yere bakıyordu. Kafeteryadan böylesine hızlı bir şekilde çıkıp gitmesi olanaksızdı.
Nicole, “Elijah,” diye güldü, iki eliyle rol yapar gibi kalbini tuttu. Daha sonra alaycı bir saldırganlıkla Kate’e baktı. “Onun için seninle savaşacağım. Yumruklar, saç çekmeler, tırnakla kazımalar, elimde neyim var, neyim yoksa hepsiyle savaşacağım.”
Kızlar yeniden gülmeye başladılar, ama Kate onlara katılmadı. Bakışları Elijah’ın kısa bir süre önce durduğu yere takılıp kalmıştı. Serseme dönmüştü.
Az önce şahit olduğu şey tam olarak neydi?
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Kate yanında diğer kızlarla birlikte kalabalık koridorlara geri döndü, kendi dünyasına gömülmüştü. Hala sersem gibiydi. Diğer kızlar neden bu kadar etkilendiğini hala anlamış değillerdi ve Elijah’ın gözlerinin önünde kelimenin gerçek anlamıyla ortadan kaybolup gittiğini her ileri sürdüğünde, bunu bir şekilde açıklamaya çalışıyorlardı. Bunu onlara anlatmaya çalışmaktan yorulmuş ve öğle yemeğini asık suratla terk etmek zorunda kalmıştı.
Okul bitene kadar Kate’in midesi kazınmaya başlamıştı. Tüm yediği sadece yoğurt ve salatadan ve ayrıca Dinah’ın ona verdiği kutudaki çikolatalardan ibaretti. Duygusal geçen sabahtan sonra buraya kızgın ve hızlı bir bisiklet yolculuğuyla gelmiş ve Elijah’ın ortadan kaybolmasının garipliği de buna eklenince bütün bunlar onu zayıf düşürmüş ve sersemletmişti.
Bisikletinin kilidini açtı ve eve doğru sürmeye başladı, acele etmemeye çalışıyordu; düşmek istemiyordu. Kitapları ve arkadaşlarının hediyeleriyle dolu çantası ağırdı ve bisiklet sürmeyi daha da yorucu hale getiriyordu.
Akşam saat üçte güneş o kadar da yakıcı değildi ve okyanustan serinletici bir esinti geliyordu. Kate uzaktan Rattlesnake Kanyon Parkını görebiliyordu. Burası en sevdiği yerlerden birisiydi. Doğayı, doğanın sessizliğini ve güzelliğini seviyordu. Hafta sonları oraya gidip hayatı hakkında düşünmeyi seviyordu. Burası ona dünyanın çok büyük olduğunu ve evde ki yaşamının dünyada deneyimleyebileceği şeylerin sadece ufak bir tanesi olduğunu hatırlatıyordu.
Ama dünyayı hiç tam anlamıyla görebilecek miydi? Üniversiteye gitmeden istediği hayatı nasıl yaşayabilirdi ki? Bir yıl daha Kaliforniya’da takılıp kalmak ve annesinin yaptığı gibi, onun yanında, gölgesi gibi zenginlerin evlerini temizlemek düşüncesine katlanamıyordu. Bu adil değildi! Madison’ın okul giderleri için neden para kazanmak zorundaydı? Madison Kate’in yarısı kadar bile çalışkan değildi ve üniversiteye sadece erkeklerle tanışmak için gitmek istiyordu.
Daha sonra Kate kazanacağı paranın bir kısmını bir kenara koyup Doğu Yakasına giden bir uçağa bilet almaya ve bir gün ortalıktan kaybolup gitmeye karar verdi. Bu çok dramatik bir çözümdü, ama başka bir seçeneği var mıydı ki?
Kate kendi düşünceleri içinde o kadar kaybolmuştu ki, önündeki bir kalabalığı neredeyse onlara çarpana kadar fark etmemişti. Bunlar okuldaki son sınıflardı, bağıra çağıra kaldırımda ve yolda bir şeyler yapıyorlardı. Kate onların etrafından dolaşmak üzereydi ki, çocukların arasında birisinin bulunduğunu fark etti. Herkesin sırayla vurup ittirdiği bir çocuk aralarında bir voleybol topu gibi gidip geliyordu. Kate bu çocuğun koyu renk saçlarını ve narin yüz hatlarını tanıdı. Bu Elijah idi.
Kate, “Hey!” diye bağırdı ve frenlere basarak grubun yanında durdu. “Onu bırakın!”
Çocuklardan birisi döndü, kaşlarını çatarak ona baktı. “Git buradan küçük kız,” dedi zalim bir şekilde. “Erkek arkadaşının bir kız tarafından kurtarılmak istediğini sanmıyorum.”
İşte ancak o zaman Kate Elijah’a tam olarak bakabildi. Mahvolmuştu. Tişörtünün omzu yırtılmıştı. Ama çocuklar Kate’i görmezden gelip onu yeniden itip kakmaya başladıklarında kendisini savunmaya çalışmadı bile.
“Elijah!” diye bağırdı. “Onlara karşı koysana!”
İşte o zaman ona baktı, sanki onu ilk defa görüyor gibiydi, ama yürümeye devam etti. Kate bunu bir türlü anlayamadı.
Ama Kate, kızların erkekleri savunamayacağına dair saçma bir inanç yüzünden Elijah’ı bu halde bırakmayacaktı. Bisikleti vardı ve bu sayede onlardan daha hızlıydı ve bisikletini vurup kaçmak için bir silah olarak kullanabilirdi.
Ağır ve içindeki kitaplardan dolayı yumru yumru olmuş sırt çantasını eline aldı. Çantasını salladı ve çocuklardan birisinin sırtına indirdi.
Çocuk ileri doğru tökezlerken, “Hey!” diye bağırdı. “Git işine, kaçık.”
Kate’ten çok korkmuşa benzemiyordu, ama Kate çocuğun arkadaşlarına rezil olmamak için böyle görünmeye çalıştığını umuyordu.
Belki de son sınıfa giden çocukların arasında silah olarak sadece çanta ve bisikletle dalmak aptalcaydı, ama bilmediği bir tür güç Kate’in kontrolünü ele almıştı, tıpkı yuvasını korumaya çalışan bir kaz gibiydi. Elijah’ı ona kötü muamele yapanlardan koruyordu, tıpkı Madison’ın kendisini ona kötü muamele yapan annesinden korumasını istediği gibi.
Kate Aynı yoldan geri döndü ve bisikleti mümkün olduğunca hızlı sürerek onları dört bir yana dağıttı.
Yoldan çekilen çocuklardan biri, diğerine, “bu manyak da kim?” diyordu.
Kate’in çantasını savuruşuna gülen diğer çocuk, “Bu Marion’ın kız kardeşi değil mi?” diye cevap verdi.
İlki, “çok çirkin,” dedi. “Ama Madison çok güzel. Evlat edinilmiş olmalı, değil mi?”
Bu kaba yorumlardan daha da öfkelenen Kate yeniden saldırdı. Çantasıyla bir çocuğa daha vurdu ve bu sefer öyle sert vurmuştu ki, çocuk bir diğerinin üstüne düştü. İkisi birden yeri boyladı.
Çocuklar daha fazla rezil olmamak için dağıldılar, üzerlerine dadanan eşek arısından korkup dondurmalarını bırakıp giden küçük çocuklar gibiydiler. Kate’in başlarına Elijah’a değmeyecek kadar çok bela açabileceğini fark etmişlerdi.
Kate heyecan ve yorgunluktan nefes nefese kalmıştı, ama zafer kazanmış olmanın verdiği bir heyecan da yok değildi. Yolda boş boş dolaşarak uzaklaşan çocuklara öfkeyle baktı, daha sonra Elijah’a bakmak için döndü.
Ama Elijah gitmişti.
Kate, “Hey!” diye bağırdı. İnsan en azından gitmeden bir teşekkür ederdi.
Kafasını dört bir yana çevirerek nereye gittiğini görmeye çalıştı. Ama baktıkça, Elijah’ın bu kadar kısa bir süre içerisinde görüşünden hemen çıkabilmesinin olanaksız olduğunu anladı. Yolun bu tarafında girebileceği herhangi bir ev veya dükkân yoktu; bir tarafta kayalık sırt, diğer taraftaysa aşağıdaki sokağın evlerinin çatılarına inen küçük bir uçurum vardı. Nereye gitmiş olabilirdi?
Patlak güneşe karşı gözlerini kısarak etrafına baktı, ama hiçbir yerde onu göremedi. Daha sonra tepenin en altında bir siluet gördü, Elijah’ın o zarif, belirgin yürüme şeklini tanıdı. Bu kadar kısa sürede o kadar uzağa nasıl gidebildiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Adrenalininle birlikte zaman konusunda yanılmış olabileceğini düşündü, ama içinde rahatsız bir duygu filizleniyordu. Tıpkı kafeteryadaki gibi olmuştu. Elijah’ın çok kısa sürelerde akıl almaz mesafeler kat edebildiğinden artık emindi.
Kate onun peşinde düşmesine neyin neden olduğunu bilmiyordu. Bu belki de on yedi yaşına girmek ve insanların yaptıkları haksızlıkları sineye çekememekle ilgiliydi, ama en azından onu kurtardığı için bir teşekkürü hak ettiğini düşünüyordu. Çocuklara vururken Dinah’ın hediye ettiği çikolata kutusunu ezmişti. Çantasının içi çikolataların arasındaki yapış yapış pembe dolguyla dolmuştu. Ayrıca çantasındaki Romeo ve Juliet kitabının kapağında da koca bir kat izi oluşmuştu.
Bisikletini Elijah’a doğru sürmeye başladı. Önünde çok uzun bir yol vardı ve zaman zaman yokuş aşağı gidiyordu. Kate’in tek yapması gereken öne doğru eğilmek ve yer çekiminden yararlanarak tepeden aşağı inmekti. Normalde çok yavaş, dikkatli bir bisikletçiydi ve genelde heyecan peşinde koşmazdı; ancak tepeden aşağı inerken rüzgârın saçlarını okşaması hoşuna gitmişti.
Elijah’ın duyabileceğini düşündüğü bir mesafeye geldiğinde, “Hey!” diye bağırdı.
Döndü ve şaşkın bir yüz ifadesiyle ona baktı. Bir kez daha gözleri karşılaştı ve Kate’in içine çok garip bir duygu doğdu. Elijah’ın gözlerinde bir yoğunluk vardı, gözlerinin ardında lanetli bir ifade bulunuyor gibiydi. Gözler gerçekten ruhun aynasıysa, Elijah’ın ruhu zamanından çok önce yaşlanmıştı.
Vücudunu baştan aşağı sarak duygulardan afallamış olan Kate frenleri sıktı. Ama normalde hızlı gidiyordu, bisikleti eskiydi ve frenleri de biraz eskimişti; bu yüzden istediği kadar hızlı bir şekilde duramadı. Yolun sonuna doğru çılgınca bir hızla gidiyor, neredeyse uçuyordu. Dehşet içinde yolun sonunda otoyol olduğunu fark etti.
Zamanında duramayacağını anlayınca Kate’in kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Doğrudan yola doğru gidiyordu.
Kaçınılmaz, durdurulması zor bir şekilde ölüme doğru gittiğine kanaat getirdiğinde zaman ona daha da acı verecek bir şekilde yavaşlamıştı. Bisikleti “Dur” işaret geçti, hiçbir işe yaramayan frenleri cayırdıyor ve etrafına yanmış lastik kokusu salıyordu. Daha sonra yolun beyaz işaretlerinin – ve yoldaki trafiğin ortasına dalıverdi.
Kate bir karavanın ona doğru geldiğini gördü. İrkilen şoförün gözlerini gördü – ve daha sonra çarpma anını hissetti.
Kate karavana çarpmıştı. Hiçbir acı hissetmemişti, ancak çıkan kulakları sağır edercesine yüksek sesten bir şeylerin kırıldığını anladı. Büyük ihtimalle her şey kırılmıştı.
Ön cama çarpıp yeniden geri gelirken arabanın kornası acı acı çalmaya başlamıştı. Bisikleti havada uçmuş ve daha sonra yere düşmüştü. Kate karavanın ön tarafından yere yuvarlanmış ve kafa üstü düşmüştü.
Kate dönüp duran siyah yıldızlar görüyordu. Bisikleti yanına düşmüş, sert asfalt yolda paramparça olmuştu. Kate bir uyuşma hissetti ve daha sonra burnuna kan kokusu geldi.
Ama acı hissetmedi. Çok kötü bir durumda olduğunu biliyordu. Hareket edemeyecek kadar kötüydü. Ama hiçbir şey hissetmiyordu.
Kate’in kafası yanına düştü ve bakışları uzakta parıl parıl parlayan okyanusu buldu. Sanki uzun bir tünelin sonundaymış gibi, Kate fren yapan araçların, açılıp kapanan kapıların ve bağıran insanların seslerini duyuyordu. Benzin, lastik ve metal kokusu alıyordu ve bir şeyler yanıyordu.
Daha sonra, bütün bu kargaşa içerisinde, Elijah’ın yüzünün hemen önünde belirdiğini gördü ve onun kollarına düştüğünü hissetti. Bir şeyler söylüyordu, ama Kate ne dediğini anlamıyordu. Yüz ifadesi çok yoğundu ve paniklemişti.
Ve görüşü kapanmadan önce, Elijah’ın iki yanındaki kesici dişlerin uzadığını gördü. Hareket bile edemiyor, bağıramıyordu. Ama boynunda keskin, sıcak ve ıslak bir his duydu, bundan emindi.
Daha sonra tüm dünya karardı.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Kate’in farkına varabildiği ilk şey elektronik bir bipleme sesi oldu. Daha önce ölüm hakkında pek düşünmemişti, ama ölümün sesinin böyle bir şey olduğundan emindi. Az sonra Bunun yanında başka bir ses de duyulmaya başlandı: bir cızırtı. Daha sonra da ileriye doğru gittiğini hissetti.
Tekerlekler, diye düşündü. Bir sedyedeyim.
Daha sonra çamaşır suyu ve deterjan gibi aşırı temiz ve garip bir koku geldi.
Hastanedeyim, diye düşündü.
Daha sonra ölü olmadığını anladı. En azından şu an için.
Kate boğazında bir şey hissetti ve ara sıra koluna bir şey batıyordu. Acıtmıyordu ama rahatsız ediciydi. Elini kaldırmaya çalıştı ama yapamadı. Yukarıdan garip sesler geldiğini duyuyordu, sanki insanlar suyun içinde konuşuyormuş gibiydi. Saniyeler geçtikçe sesler daha net seçilir hale geldi ve nazı sesleri ve kelimeleri seçmeye başladı.
Birisi,” Bu bir mucize,” dedi. Bu tanımadığı bir sesti.
Başka bir ses, “Daha önce böylesine büyük bir kazadan sonra iyileşen kimse görmedim.”
İlki, “Test etmek için anne ve babası izin verir mi bilmiyorum,” dedi. “Çünkü onu oradan kaldırdıklarında dümdüz yatıyormuş, daha sonra birden nefes almaya başlamış. Elektrik şoku uygulamaya bile zaman kalmamış.”
Kate karavanla çarpışmasının üzerinden ne kadar zaman geçtiğini merak etti. Acaba hastaneye daha yeni mi gelmişti, yoksa komada yıllar mı geçirmişti? Bu ikinci düşünceden panikledi. Ya on yedinci doğum gününde bilincini kaybedip de otuzuncu doğum gününde uyandıysa? Ya da kırkıncı? Ya da sekseninci!
Her birisi çoktan evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş Amy, Dinah ve Nicole ile karşılaşma fikrinden giderek daha da rahatsız oldu. Hayatta olduğu için şanslı olduğunu biliyordu, ama herkesin onsuz hayatına devam ettiğini düşüncesi korkutucuydu.
Bir şekilde, sanki yoğun duygularının verdiği güç sayesinde, göz kapaklarını açtı.
Birisi, “Uyanıyor,” dedi.
“Bu imkânsız. O suni komada.”
İlki daha ısrarcı bir şekilde, “Gerçekten!” dedi. “Az önce gözlerini açtı!”
Kate seslerin tonundan bir şeylerin yolunda olmadığını anladı. Kaza esnasındaki hızı, yere düştüğü açı, kafasının asfalta çarpışı – normalde yüzde yüz ölmüş olması gerekiyordu.
Seslerini duyup bütün olasılıkları alt üst ederek hala hayatta olduğunu anlayınca bu onu daha da büyük bir paniğe sürükledi. Gözlerini kırpıştırmaya ve çevresindekileri görebilmeye başladı. Beyaz asma tavan parlıyordu ve her iki tarafındaki doktor ve tıp hastabakıcıların kafası karışıktı.
Başına ne geldiğini sormaya çalıştı, ama dilini tam olarak hareket ettiremiyordu. Ağzında bir şey vardı.
Elini uzatarak doktorlardan birisini tutmaya çalıştı. Hareket ederken bileğinden gelen çizgi şeklindeki bir şeyi fark etti. Bu bir çeşit iğne, serum veya damar yolu gibi bir şeydi. Bunu görüntüsü midesini bulandırdı – hiçbir zaman iğneleri sevmemişti. Kolunda kurumuş kan vardı.
Kate kazanın üzerinden kısa bir süre geçtiğini anladı. Eğer başka türlü olsaydı, hiçbir yerde kan ve hastabakıcılar olmazdı. Onu koridorda böyle hızla götürmezlerdi. Eğer yıllarca komada kalmış olsaydı ve hastanede bir yerlerde yıllarca yatsaydı, o zaman herkes tarafından tamamen unutulmuş olur ve büyük ihtimalle üzeri tozla ve örümcek ağlarıyla kaplı olurdu.
Kazanın üzerinden fazla zaman geçmediğini bilmek onu biraz rahatlattı, ama yine de doktorlardan ve yüzlerindeki ifadeden rahatsız olmuştu.
Sonunda uzanıp doktorlardan birini giysisinin kolundan tutmayı başardı. Doktor bakışlarını aşağı indirerek onu tutan ele baktı. Sanki bir hayalet görmüş gibi yüzü bembeyaz oldu. Hastabakıcıya baktı.
“Kemiklerinin kırılmış olduğunu söylediğini sanıyordum.”
Hastabakıcı da onun eline bakıyordu.
“Kırılmıştı,” dedi.
Birden devam edemeyecek kadar şaşkınlığa uğramış gibi olduğu yerde kalakaldı. Onu geride bıraktılar ve doktor görüşten çıktı.
Sonunda Kate sedyenin köşeyi döndüğünü hissetti ve sonunda durdu. Doktorlar dört bir yanında koşturuyorlardı, onu her birisi bipleyen farklı makinelere bağlıyorlardı. Baştan aşağı sarıp sarmalanmıştı. Ama her geçen dakikayla birlikte başka bir zihinsel yeti kazanıyor veya vücudunun başka bir parçasını daha kontrol edebiliyordu.
Konuşmaya çalıştı ama boğazındaki o şey ona engel oldu. Elini oraya götürünce ağzında plastik bir koruma gibi bir şey bulunduğunu hissetti.
Doktorlardan birisi elini uzaklaştırmaya çalışarak, “Hey, hey, hey,” dedi. “Bu nefes almana yardımcı oluyor. Orada kalmalı.”
Onların sözünü dinledi.
Doktorlardan biri diğerine, “Propofol seviyesini artıralım,” dedi. “Beyinde hala şişlik oluşma riski var. Koma sayesinde hasarı en az seviyeye indirebiliriz.”
İkinci doktor, “Zaten maksimum dozu kullandık,” dedi.
İlki, “O hale bir yanlışlık olmalı,” dedi. “Hastabakıcı bu işten pek anlamıyor gibi. Büyük ihtimalle yanlış yazmış olmalı. Bu kızın maksimum dozu almış olma ihtimali yok.”
“Tamam, öyle diyorsan öyle olsun.”
Kate bileğinde damar yolunun olduğu yerde bir titreme hissetti. Vücudunda garip bir his dolaştı, bu sıkıcı bir film esnasında hissettiğiniz yorgunluk gibi bir şeydi. Ama uyutuluyormuş gibi görünmüyordu.
Şimdi doktorların hepsi birbirlerine bakıyordu.
İlk doktor, “Maddeyle ilgili bir yanlışlık olmalı,” dedi. “Tanrım, şuna bir bakar mısın? Şu anda ihtiyaç duyacağımız en son şey bir dava daha.”
Doktorlardan birisi çıktı ve ikisi yalnız kaldı.
Birisi ona doğru eğildi. Göz bebeklerine fenerle ışık tuttu.
“Uyuşturucu mu kullandın?” diye sordu.
Kafasını hayır anlamında salladı.
Ona inanmış gibi görünmüyordu.
“Propofol’un etkisini göstermesine engel olacak herhangi bir şey varsa bilmeliyiz. Amfetamin kullandın mı?”
Kate yeniden kafasını salladı. Boğazındaki o şeyin bir an önce çıkartılmasını ve onlarla konuşabilmeyi istiyordu.
Doktorlar birbirlerine baktılar, ne yapacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktu. O anda başka birisi daha yatağa yaklaştı. Bu takım elbise giymiş bir kadındı.
“Kızın kimliğini bulduk,” dedi. “Sırt çantasında bir kart vardı. San Marcos Lisesinden Kate Roswell. Okul müdürü bana anne ve babasının telefon numarasını verecek.”
Doktorlar kafalarını salladı.
İçlerinden birisi, “Veya telefon numarasını ondan kendin de isteyebilirsin,” dedi ve yatakta uyanık bir şekilde yatan ve sabırlı bir şekilde gözlerini kırpıştıran Kate’i işaret etti.
Kadın bocaladı.
“Bana onun komaya sokulacağı söylenmişti.”
Diğer doktor, “Sokulacaktı,” dedi.
İki doktor kadına boş boş baktılar, her ikisi de afallamış görünüyordu.
“Bize bir saniye izin verebilir misiniz?”
Doktorlar şaşkın bir şekilde uzaklaştı.
Kadın Kate’e döndü.
“Kate, beni duyabiliyor musun?” dedi.
Kate kafasını sallayarak onayladı.
“Sen Kate Roswell’sin, değil mi?”
Kate yeniden kafasını salladı.
“Ben Brenda Masters, hastanenin sosyal hizmetler uzmanıyım. Sana olanlar hakkında kimse bir şey söyledi mi?”
Kate kafasını iki yana sallayarak olumsuz cevap verdi. Ama zaten ona bir şey söylenmesine gerek yoktu. O olan her şeyi hatırlıyordu. Ona çarpan ve kemiklerini kıran karavanı. Ölüme yaklaşırken görüşünün kararmasını. Ve Elijah’ı. Elijah’ın dişlerinin uzadığını ve bunları boğazına batırdığını.
Kadın, “Doktorların her zamanki hal,” dedi. “Hiçbir zaman anne ve babanla konuşmak akıllarına gelmez.” Brenda Kate’in yanındaki sandalyeye oturdu. “Bir karavan sana çarptı. Şu anda Santa Barbara Sağlık Ocağındasın. İyileşme sürecin boyunca seninle ve ebeveynlerinle birlikte olacağım. Merak etme, onlar da çok geçmeden burada olacaklar.”
Brenda sevecenlikle Kate’in kolunu sıvazladı.
Ama Kate’in şu anda ihtiyaç duyacağı en son şey ailesiydi. Kesin yine onu suçlayacak bir şey bulurlardı. Bisikletindeki frenlerin bakımsız olduğundan veya yokuş aşağı o kadar hızlı gittiğinden dolayı onu suçlayacaklardı. Şimdiden annesinin onu azarladığını gözünde canlandırabiliyordu. Daha da kötüsü, Madison’ın üniversiteye gidecek olması ve doğum gününde pasta olmamasından dolayı dikkat çekmek için bunu yaptığını ileri sürebilirdi. Zihninden milyonlarca düşünce geçti ve gözleri yaşardı.
Brenda’nın kaşları hafifçe çatıldı. “Anne ve babanın buraya gelmesini istemiyor musun?” diye sordu.
Kate bir kez daha olumsuz anlamda kafasını salladı ve gözyaşları yanağına aktı.
Kadın buna çok şaşırdı. Büyük ihtimalle neredeyse ölümle sonuçlanacak bir kazanın ardından on yedi yaşındaki bir kızın ailesini neden yanında istemediğini anlayamıyordu. Büyük ihtimalle hayatında Roswell ailesi gibi bir aileyle hiç karşılaşmamıştı.
Brenda nazik bir şekilde, “Yapmaman gereken bir şey mi yaptın?” diye sordu. “Çünkü eğer sana kızacaklarını düşünüyorsan, böyle olmayacağına eminim. Sadece iyi olduğundan emin olmak isteyeceklerdir.”
Kate kafasını yeniden iki yana salladı. Evet, sinir olacaklardı, ama bu özellikle de yaptığı şeyden kaynaklanmayacaktı. Sorun var olmasıydı.
Gözyaşları birbiri ardına akmaya başladı.
Kadın, “Anne ve babana haber vermek zorundayız,” dedi. “Sonuçta yasal olarak onların çocuğusun.” Daha sonra sesi yumuşadı. “Kate, sana çok önemli bir şey soracağım ve buna gerçekten iyi düşünerek cevap vermeni istiyorum. Cevabın evet ise kafanı yukarı aşağı, hayır ise iki yana salla. Kate, anne ve baban seni incitiyor mu?”
Kate yutkundu, boğazındaki tüp ona acı verdi. Bu soruya evet diye yanıt vermeyi ne kadar da isterdi. Ama yaşadıkları kadının söylediği anlamda bir istismar değildi. En azından o öyle düşünüyordu. Ama istismar her zaman tekme ve yumruk atarak mı olurdu, yoksa yemekten men edilmek, hiçbir nedeni olmadan ayrımcılık yapılmak ve doğum gününün görmezden gelinmesi de sayılır mıydı? Kate bunu tam olarak bilmiyordu. Ve kafasını yukarıdan aşağıya hafifçe sallamasının bir olaylar zincirinin başlangıcına yol açacağını ve hatta belki evinden alınarak ona kötü davranmayacak ve üniversiteye gitmesini sağlayacak birisine evlatlık verilmesini sağlayacak olmasına rağmen, Max’i düşünmeliydi. O henüz sadece küçücük bir çocuktu ve onu böyle bir travmaya sokamazdı.
Kate hayır anlamında kafasını iki yana salladı.
Kadın da kafasını onaylarcasına salladı, aldığı yanıttan memnun görünüyordu. Kate’i evden kaçan aptal bir genç sanıyor olmalıydı. Ona göre Kate heyecan peşinde koşarken ölümün kıyısından dönmüştü ve şimdi de ceza almadan kurtulmaya çalışıyordu.
Kadın kalkıp eteğini düzeltirken, “Onları arayacağım,” dedi.
Kadın gidince Kate ilk defa yalnız kaldığını hissetti. Boğazındaki tüp onu deli edecekti. Boğazı çok kaşınıyordu. Ve konuşabilmeyi delicesine istiyordu. Birisine Elijah’ın nerede olduğunu sormak istiyordu. Onun kollarında olduğunu hatırlıyordu. Neden ambulansta onunla birlikte gelmemişti? Sonuçta ambulansı çağıran o olmalıydı.
Kate hastane yatağında biraz doğrulup oturabilmeyi başardı, sonunda kliniği görebiliyordu. Klinik uykuda olan insanlarla doluydu. Kate bunların hepsinin komada olduğunu fark etti, tıpkı onun da normalde şimdi olması gerektiği gibi. Onu beynindeki şişlik inene kadar komada olacağını düşünerek buraya getirmişlerdi. Ama vücudu verdikleri ilaçlara karşı koymuştu.
Kemikleri de iyileşmişti. Doktor böyle söylemişti. Kolundaki tüm kemikler – dirseği, önkol kemiği, pazı kemiği – kırılmıştı ve buna rağmen hiç acı hissetmiyordu. Aslında kollarını sorunsuz bir şekilde kullanabiliyordu. Ellerini kaldırıp tüm parmaklarını kıpırdatabiliyordu. Hatta… elini ağzına uzattı ve burada plastikten garip bir ağızlık olduğunu gördü. Parmaklarını bunu altına yerleştirip çekmeye başladı.
Tüp ağzından kayarak çıkmaya başladı. Bu çok rahatsızlık vericiydi, ama tamamı ağzından çıkana kadar çekmeye devam etti. Sonunda rahat nefes alabiliyordu. Tüpü yere attı, ondan kurtulduğuna sevinmişti.
Onu rahatsız eden başka bir şey de kolundaki damar yoluydu. Onu kolunda tutan plasteri çıkarttı ve iğneyi çekerek dışarı çıkardı. Çıktığı yerden kan çıktı ve bu kanı içgüdüsel olarak yaladı.
Tüp ve bütün o kablolar olmadan kendisini çok daha rahat hissediyor ve durumunu daha iyi kavrayabiliyordu. Vücudunda farklı bir his vardı, ama kötü anlamda değil. Hiçbir yerinde acı hissetmiyordu. Tüpü çıkardıktan sonra hissettiği tek rahatsızlık midesindeki kazınmaktı. Çok açtı. Ölümün kıyısından döndükten sonra böyle hissetmek normal miydi?
Üzerindeki ince kâğıttan elbisenin üzerinden vücuduna dokundu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Bulmayı umdukları, ama asla bulamadıkları yaralara ulaşmak için elbiselerini kestiklerini düşünüp biraz sinirlendi. Ama… nasıl da hiçbir yara almamıştı? Ne kaburgası kırılmış, ne de ciğerleri zarar görmüştü. Organlarının hepsi sapasağlamdı. Bu çok karmaşıktı.
Daha sonra sedyeyle birlikte sırt çantasını da getirdiklerini gördü. Elini çantasına attı ve Dinah’ın ona hediye ettiği çikolataya bulanmış Amy’nin hediyesi olan kitabı buldu. Daha sonra da çantanın en dibindeki cep telefonunu bulup aldı. Hiçbir zaman Madison gibi akıllı telefon kullanmasına izin verilmemişti, bundan dolayı ucuz, sağlam telefonlardan kullanıyordu. Neyse ki kazada ona bir şey olmamıştı.
Telefonu eline alır almaz önce hem adını bulmak diğerlerine göre daha kolay olduğundan, hem de üçü içinde en yakın arkadaşı o olduğundan Amy’e mesaj yazdı.
Araba çarptı. İyiyim. Lütfen Elijah’ı bul.
Mesajı gönderip bekledi. Birkaç saniye sonra cevap geldi.
NE!?!?!?!?!
Kate iç geçirdi. Amy’nin tamamen iyi olduğuna inanmadığı açıktı. Ona cevap yazdı.
Gerçekten, önemli bir şey yok. Hiçbir yerim kırılmadı. Lütfen yalvarırım Elijah’ı bul.
Kısa bir süre sonra Amy’nin cevabı geldi.
Sen kesinlikle iyi değilsin!! Neredesin?
Sinirleri bozulan Kate telefonu yanına, yatağın üzerine koydu. Elijah’ı hemen bulup olan biteni sormak istiyordu. Onun her şeyi bildiğine emindi.
Daha sonra doktorların yatağına yaklaştığını gördü. Bu sefer yanlarında beyaz saçlı yaşlı bir doktor daha vardı ve doğruca ona doğru geliyorlardı. Onun oturduğunu, tüpün yerde olduğunu ve damar yolunun yatağın kenarından sarktığını görünce orada kalakaldılar.
Aralarına yeni katılan beyaz saçlı doktor, “Bu bir şaka mı?” dedi.
Diğerleri kafalarını salladı. “Ambulanstan çıkardıklarında yanındaydım. Yanındaki hastabakıcılar ölmüş olduğunu söylediler ama ambulanstan çıktığında nefes alıyordu.”
Diğeri, “İki doz propofol verdik,” dedi.
Beyaz saçlı doktor, “O zaman nasıl böyle oturabiliyor?” dedi.
Kate onunla konuşmak yerine onun hakkında böyle konuştukları için sinir olmaya başlamıştı. Başından travmatik bir olay geçiren oydu ve ona sirkte sergilenen bir canavar muamelesi yapıyorlardı.
Kate, “Merhaba,” dedi; tüpün boğazına hiç zarar vermediğini görünce rahatladı. “Sanırım şu an daha iyiyim. Eve gidebilir miyim? Ailemi daha fazla endişelendirmenin bir anlamı yok.”
Kalkmaya yeltendi, ama doktorlar kalkmasına izin vermedi.
“Hayır, bir dakika. Üzgünüm ama sana bazı tetkikler yapana kadar gidemezsin. Beyninde hasar oluşmuş olabilir.”
Kate, “Beynimde hasar olmadığına eminim,” dedi. “Alfabeyi tersten okumamı falan ister misiniz?”
Beyaz saçlı doktor hayret içinde diğerlerine baktı. Sonunda herkesin dilinin ucundaki soruyu sordu:
“Sen tam olarak nesin böyle?”