Читайте только на Литрес

Kitap dosya olarak indirilemez ancak uygulamamız üzerinden veya online olarak web sitemizden okunabilir.

Kitabı oku: «İstanbul'un tarihi, kültürü ve yaşamı», sayfa 2

Yazı tipi:

3
İstanbul Eskiden Olduğu Gibi

İstanbul 50 yıl önce ilk kez geldiğimde hâlâ Orhan Pamuk’un İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı kitabında tarif edildiği gibi savaş sonrası ihmal edilmiş bir bölgeydi; tam da daha kalabalık bir metropol haline gelmeden önce Türkiye’nin büyük fotoğraf ustası Ara Güler’in siyah beyaz fotoğraflarında göründüğü gibiydi aslında. O günlerde nüfusu 1 milyon civarındaydı ve hâlâ Orhan Pamuk’un üzerinde durduğu hüzün atmosferini yayıyordu. Parke taşlar üzerinde sallanarak ilerleyen külüstür otobüsler ve otobüs kuyruğu etrafında dört dönen adamdan satın alacağınız pelür kâğıda basılı otobüs biletlerinin hatırası hâlâ hafızamda. Otobüs kalkar kalkmaz biletleri biletçiye uzatıyordunuz. Biletçi topladığı biletlerden bir yığın elde ettiğinde onları sürücü koltuğunun yanındaki teneke bir kutuda bir kibritle yakıyordu. İşlerin böyle yürümesi başka hiçbir yerde anlaşılır değildir ama İstanbul’da bir şekilde olağan görülüyordu.

Türklerin eski göçebe zamanlarında suya, ateşe ve havaya taptığı söylenir. Günümüzde bile bunların İstanbul’un üç temel elementi olduğunu görebiliyoruz. Su önemli, çünkü şehir suyla çevrili; Avrupa ve Asya yakası birbirinden Karadeniz’den Marmara Denizi’ne, oradan da Akdeniz’e dökülen akıl almaz ters akıntıların geçtiği Boğaz’la ayrılıyor. Bazen Stamboul adıyla anılan eski şehir, nispeten daha yeni olan Beyoğlu’ndan, Batılıların Altın Boynuz olarak adlandırdığı ve nehir ağzı anlamındaki Haliç’le ayrılmakta. Aynı şekilde hava da hâkim element, zira şehir bir dizi tepe üzerine kurulu ve İstanbul’da olmak, ufka kadar uzanan açık alanların ve manzaranın karşısında olmak anlamına geliyor.

Diğer element ateşin ise şehrin hayatıyla önemli bir bağı var. Bizanslılar, bir nevi erken napalm bombası denebilecek olan meşhur “Rum Ateşi”ni kuşatma zamanında düşmanlarına karşı bir silah olarak kullandılar. Etlerin pişirildiği ateş, havayı her yerden fark edilen güzel bir kokuyla dolduruyor. Ateş asırlar boyu şehrin yaşamını şekillendirdi. Kiliseler, camiler ve halka açık diğer yapılar taş ve tuğladan, yaşam alanları ise ahşaptandı ve büyük yangınlar çıktıkça mahalleleri küle çeviriyor, felaket civarda ne varsa silip süpürüyordu.

1960’larda İstanbul

Şehri ilk ziyaretimde karaborsa döviz bozdurma işi tıkırındaydı. Bir doların karşılığı resmi olarak yaklaşık yedi sekiz lira civarındaydı, ancak paranızı nerede bozduracağınızı bildiğinizde 1 dolar karşılığında 11-12 lira alabiliyordunuz. Kapalıçarşı’daki bir dükkânın arkasında kalan gizli bir odaya girip imzaladığım birkaç seyahat çeki karşılığında parlak siyah kruvaze bir takım elbise giymiş bezgin görünümlü bir adamın belli ki pek çok kez elden geçtiği için yıpranmış bir tomar Türk lirasını bana uzattığını hatırlıyorum. Karaborsa artık geçmişte kaldı. Şimdilerde dünyanın herhangi bir yerinde olduğu gibi banka kartınızı makineye sokuyor ve karşılığında gıcır gıcır Türk lirası alıyorsunuz. Bir yeni Türk lirasının geçmişin bir milyonuna eşit olması, bu kadar çok sıfırın yarattığı karmaşayı ve iki ayağın iki yana basıldığı, ortada bir delikten ibaret umumi tuvaleti kullanmak için küçücük bir pencereden 250 bin lira ödemenin garipliğini gideriyordu.

Şimdiye kadar hiç duymadığım bir sözcük olsa da, kenti rüyadaymışçasına dolaşan bir İstanbul avaresi olmuştum. Birkaç kuruşa ekmek, çiğ soğan ve acı sivri biber eklenmiş beyaz fasulyeden oluşan piyaz ve bir şişe suyla öğle yemeğimi geçiştiriyordum. İstanbul’da hiç kimse musluktan su içmiyor, hatta dişini bile fırçalamıyor. Baş ağrısı yapacağını söylüyorlar. Gece amaçsızca gezinirken muhallebici ya da pastane dedikleri bir tatlıcı dükkânına girip bir porsiyon baklavayla sade, şekerli ya da orta şekerli seçenekleri olan sert ve yoğun bir Türk kahvesi söylüyordum.

Bir başıma dik parke taşlı Galata sokaklarını tırmanıyor veya paslı Sovyet tankerlerinin denizin ışıltılı yüzeyinde gezdiği ve bir adamın iş çıkışı ailesiyle birlikte balık tutmaya gittiği ya da kilim veya battaniyelerini serip Bizans zamanından kalma yıkık dökük taş duvarlar boyunca yayıldığı Marmara Denizi’nin kıyısında dolanıp duruyordum. Oralarda Orta Asya’nın göçebe nesline mensup olanllar mangallarını hazırlayıp, domates ve salatalıklarını dilimleyip tıpkı atalarının Asya steplerinde yaptığı gibi şişe geçirilmiş kuzu etlerini pişiriyorlardı.

Paris’te Doğu Ekspresi’ne bindiğim zamanı hatırlıyorum. Gerçi bana gelene kadar kendisinin ve geçtiği yerlerin adının ötesinde pek bir çekiciliği kalmamıştı. Ufak tefek anlık şeyler anımsıyorum. Dar koridorlu ve ahşap kompartımanlı trenin zemininde uyumanın bıraktığı etki ve Stalin yanlısı Bulgaristan’dan geçerken gözüme takılanlar gibi. Askerler trene binip Yugoslavya sınırından Türk sınırına kadar olan bölgede trende kalarak ağır postalları, yüksek sesleri ve haşin davranışlarıyla uyuyanları uyandırıp yolculara gözdağı verdiler. Bu yolculuklarımdan birinde sabah erken bir vakitte Türkiye sınırındaki ilk istasyonun peronunda çalan mızıka bandosunu görmek için trenin penceresinden başımızı uzattık.

1967 yılındaki bu ziyaretimi karayoluyla mı yoksa Pire’den gemiyle Girit’e Mikonos’a ve Rodos’a gittiğimiz sırada arabayı yüklemede kullanılan çelik halatlar yüzünden kaportası ezilen Volkswagen marka arabamla mı gerçekleştirdim bu kadar zamandan sonra hatırlayamıyorum. Karadeniz’in Kilyos kıyısında denize girdiğimi, sonra da 60’lı 70’li yıllarda Hindistan’a kadar giden hippi tren yolunun İstanbul ara durağı Sultanahmet’teki Divanyolu Caddesi’nde bulunan Pudding Shop’ın terasında haşhaş içtiğimizi hatırlıyorum. Bir gece geç saatlerde Çemberlitaş’ta bir binanın tuvaletine gittiğimde tavandaki ampulun hızlıca öne arkaya sallandığını fark ettim. Meğerse deprem oluyormuş.

Öğrencilik yıllarımda şehri otobüsle dolaşırdım. Daha sonra ilerleyen yaşımda nasıl olduysa ben de tanıdığım orta sınıf Türklerin yaptığı gibi her yere taksiyle gitmeye başladım. Son seyahatlerimde ise Vikipedi’de “plastik bir köstek üzerindeki elektronik buton” şeklinde tanımlanan akıllı bilet “Akbil” alarak toplu taşımayı yeniden kullanmaya başladım. Böylece ağır ağır yapılan seyahatlerin ucuz olmasının yanında aynı zamanda Beşiktaş vapur iskelesinin hemen ötesindeki kıyı yolundan kuzeye doğru ilerlerken otobüsün penceresinden gözüme takılan “Peri Çıkmazı” gibi çıkmaz sokak levhalarını keşfetmenin tadını çıkaracak kadar boş zamanım olduğunu fark ettim. Akbil, vapur seferlerinde, tramvayda, hafif raylı sistemde ve diğer ulaşım araçlarında çok daha iyi ve kârlı, üstelik akbilinizi şehrin her yerinde kolaylıkla bulabileceğiniz makinelerde de doldurabiliyorsunuz.

Beşiktaş’tan Taksim’e giden dik yokuşu otobüsle çıkarsanız etrafınıza baktığınızda beton çağından önce şehrin ne kadar harika yerleri varmış anlarsınız. Pencere camları eksik olmasına karşın güzel kayısı renkli duvar sıvaları hâlâ korunmuş yıkık bir Osmanlı köşkünün yanında, limon yeşili renkte bir cami ve bu ikisinin yanında da nereye gittiği belli olmayan sivri kemerli bir geçit gözünüze çarpar. Avrupa yakasındaki Boğaz kıyısından taksi ya da otobüsle geçerken Bebek koyuna yakın Mısır Konsolosluğu’nun eski yaz köşkünü seyretmek hoşuma gidiyor. Art nouveau stilindeki bu bina şimdilerde bakımsız, köhne ve otlarla kaplı.

Taksim’de bir tur atıp Atatürk Köprüsü’ne (diğer adıyla Unkapanı Köprüsü) doğru kıvrılarak inen otobüsle giderken bir zamanlar Rum, Yahudi, Ermeni ve Levanten tüccarların yaşadığı zarif art nouveau apartmanların bulunduğu Grande Rue de Pera denilen alışveriş caddesi İstiklal’den aşağı inen garip Beyoğlu sokaklarını görüyorsunuz. Pera, Yunancada “karşı taraf”, yani şehrin Haliç’in karşısındaki bölümü anlamına geliyor. Orada burada ayakta kalan, yıkık dökük, harap ve boyaları kabarmış Osmanlı tarzındaki eski ahşap binaların her an yerle bir olacağından endişe ederek yenilenmesini istiyor insan. Bu terk edilmiş binaların çoğu eski Türk evlerindekilere benzeyen payandaları, yuvarlak kemerleri, odaları sokağa taşıyan cumba denen kafesli çıkma pencereleriyle masalsı bir görünüme sahip. 20. yüzyıl erken dönem Levanten mimarisi, Avrupalılaşmaya olan hevesi ortaya koyarken aynı zamanda oryantalist fantezileri de sürdürüyordu. Şehir, çürümenin ve yenilenmenin sahnesidir.

Karaborsadaki para, alışkın olmadığım bir mutfak, insanların bakışları, her türden gemi ve tekneyle tıklım tıklım dolu limanın üzerindeki parke taşlı dik yokuşlar, burun deliklerindeki pis ve güzel kokuların birlikteliği, ezanın çığlığı – bunların her biri, hem davetkâr hem de tehditkâr bulduğum bir şehri anlama merakımın artmasına sebep oluyor. Yaklaşık yarım yüzyıldan daha uzun bir süre bu bulmacayı çözebilmek amacıyla dilini okuyabilmek için öğrenerek, dinini anlamak için uğraşarak, hem Osmanlı hem Bizans tarihi üzerine odaklanarak, kendimi şehrin sanatı ve mimarisi konusunda eğiterek ve en sonunda da İstanbul’u İstanbul yapan duyguyu bulmaya çalışarak parçaları bir araya getirme yolunda adım adım çabaladım.

4
Mahalleler

İstanbul’u her mevsimde ziyaret ediyorum. Akasya ve ayvaların yeşerdiği ilkbaharda ya da çınar ağaçlarının altında bir gölge aradığınız ve tozlu sokaklarda yürürken incir ağaçlarının kekremsi kokusunu yakaladığınız bir yaz mevsiminde… Ve hatta sivrisineklerin henüz ölmemiş olduğunu öğrenip hayal kırıklığına uğradığınızda gökyüzünü dolduran leylek sürüleriyle mutluluk duyduğunuz sonbaharda… Her ne kadar etrafınız satıcılar, halıcılar ve kartpostalcılarla çevriliyor olsa da istediğim çoğu şeyi bulabilmem sebebiyle ilk başlarda kalacağım yeri tarihi bir bölge olan Sultanahmet’teki bir otelde ayırtıyordum. Bunları çok dert etmiyorum, zira büyük bir fakirliğin olduğu bu şehirde bazı insanlar ancak böyle para kazanabiliyor. Şehre daha sonraki gelişlerimde ise Boğaz kıyılarında sabah ve akşamları rahatlıkla dolaşabileceğim, kıyı boyunca sıralanmış restoranlarda balık yiyebileceğim ve Asya yakasındaki sessiz kıyı köylerine bir vapurla ulaşabileceğim Bebek veya Arnavutköy semtlerini seçecektim.

Londra ve New York gibi, bu uçsuz bucaksız şehrin görünmeyen yüzüne baktığınızda, İstanbul metropolünün büyüdükçe birbiri içine geçmiş kenar mahallelerden oluşan semt ve köylerden ibaret olduğunu görürsünüz. Üst orta sınıf Türklerin yaşam tarzını yakalamak için Orhan Pamuk’un “Hatıralar” veya “Masumiyet Müzesi” kitabındaki karakterlerle özdeş İstanbullularla takılabileceğiniz Nişantaşı’na gidin. Sultanahmet’ten kısa bir otobüs yolculuğuyla ulaşabileceğiniz Fatih semti ise muhafazakâr bir ortama sahip. Fatih çevresindeki sokaklarda dolaşıp haftada bir kurulan açık pazarda alışveriş yaparken neredeyse bir Türk köyünde olduğunuzu hissedersiniz. Geleneksel anlamda İstanbul’un dini merkezi de 7. yüzyılda Konstantinopolis’i kuşatmakta başarısız olmuş orduya mensup, Peygamber’in yoldaşı Eyüp-El Ensari’nin türbesini çevreleyen Haliç kıyısındaki Eyüp semtidir.

Eski şehrin ticaret merkezi çarşı bölgesiydi. Kapalıçarşı bu bölgenin tam kalbinde yer alıyor etrafı da metal işçiliği ve diğer hafif üretim ticaret işlerine ayrılmış ardı ardına gelen sokaklarla çevreleniyor. Osmanlı âdetlerine göre aynı ürünü alıp satan dükkânlar tek bir yerde kümeleniyorlar, misal kakmalı satranç veya tavla takımı arıyorsanız bunları Kapalıçarşı’dan Baharatçılar Çarşısı’na kadar uzanan Uzun Çarşı’da yan yana sıralanmış dükkânlarda bulursunuz.

Kervanların çeşitli ürünleri uzak diyarlardan satılmak üzere kente getirdiği, tüccarların yük hayvanlarını bağlayabildiği, mallarını güvenli bir biçimde saklayabildiği ve geceleri konaklayabildiği geçmiş dönemlerden bugüne kadar varlığını sürdürmüş ticari yapılara “han” adı veriliyor. Bunların arasında benim en çok beğendiğim 17. yüzyıldan kalma Çakmakçılar Yokuşu’ndaki Büyük Valide Han’dır. İçinde Acem tüccarların dini ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılmış bir Şii camisi vardı. Şimdilerde, Haliç manzarasını seyredebilmek için, otların büyüdüğü bu caminin çatısına tırmanmayı seviyorum.

Boğaz kıyıları boyunca uzanan semtler kendilerine has köy lezzetini hâlâ koruyorlar. Beşiktaş’tan bir vapurla karşıya geçtiğinizde ulaşabileceğiniz Asya tarafındaki Üsküdar semti, suyun Avrupa tarafındaki diğer bölgelerinden farklı olarak aynı Fatih’te olduğu gibi daha muhafazakâr ve daha Anadolulu bir yapıya sahip. Çok sevilen Kanaat Lokantası da Üsküdar’da bulunuyor. Kanaat Lokantası’ndan daha sonra tekrar bahsedeceğim. Osmanlı Dönemi’nde Mekke’ye doğru yapılan kutsal “hac” yolculuğu, Sultan’dan hediyelerle yüklü beyaz devenin başı çekmesiyle buradan başlardı. Üsküdar tıpkı Sultanahmet, Tünel ve Asmalımescit ile Fatih, Kanlıca ve Boğaz’ın yukarı taraflarında olduğu gibi keyifli bir gezinti sunuyor.

Arka Sokaklara Girmeyi Göze Almak

Ticari bölgelerden, pahalı marketlerin bulunduğu semtlerden ve Sultanahmet gibi turistik merkezlerden başka, çok sevdiğim kendine özgü başka bir mahalle daha var. Otelime yerleşip, bavulumu boşaltıp temizlendikten sonra gitmekten hoşlandığım arka sokaklara doğru yola koyuluyorum. Şimdi gerçekten kendimi İstanbul’un arkasındaymışım gibi hissediyorum. Bir köşede ortalık yerde ateş üzerinde pişirilen şiş kebap, döner kebabı, köfte ve çeşitleri, yanında da ekmek ve doğranmış domates, salatalık, soğan ve kırmızı acı biberden yapılan çoban salatasıyla sunulan yoğurtla suyun karışımı lezzetli bir içecek olan “ayran” olacak. Canınız bira çekerse, genellikle lokantadan biri çıkıp dışarıdan aldığı birkaç şişe hafif içimli mükemmel Türk birası Efes’le gelecektir. Güzel havalarda açık havada yemek yemek de mümkün. Ilık bir akşamüstü açık havada bira içip kebap yemenin keyfi! Bölük pörçük bir müzik sesi, kuzu kavurma kokusu, koçanıyla kızaran mısırın ve nargile içenlerin aromalı tütün kokusu hafif bir esintiyle geçip gidiyor.

Sokak boyunca bakkal, kasap ve manavlar sıralanmış. İçinde modası geçmiş berber koltuğuyla duvarda üzerinde ikonik Atatürk fotoğraflı takvimin bulunduğu bir berber dükkânı her zaman mevcut. Etraftaki bu tarz yerlere, civardaki erkeklerin küçük gruplar halinde toplanıp sigara içtiği, dedikodu yaptığı ve günlük haberleri tartıştığı “çarşı”, “meydan” veya “pazar yeri” deniyor. Nadiren de otelinizde yıkatmaktan daha ucuza gelen bir çamaşırhane el altında bulunuyor. Yanı sıra, içlerinden biri kupa oyununu andıran karışık kart oyunları oynayan adamların toplandığı kahvehaneler var. Bir de mahallenin camisi ve cemaati var. Bazen takke giyiyorlar, çuval gibi pantolonları, uzun tişörtleri var, sakallı ve bıyıklılar. Sakallar Kuran’da tasvir edildiği gibi kırpılmış.

Parke taşlı kaldırımlarda yol boyunca dizilmiş yaşlı çınar ağaçları var. Bazısı az miktarda beyaz briket ya da tel örgü çitlerle korunuyor. Bir de az rastlanan mersin ağacı ve zakkum var. Birçok yerde, dar sokaklarda doğal bir çardak vazifesi gören üzüm asmaları yetiştirilmiş. Öylesine dolaştığınızda başkaları da doğal olarak sizi merak edecektir. Eğer birini “İyi akşamlar,” diyerek selamlarsanız onlar da karşılığında sizi selamlıyor ve biraz Türkçe bilmenizden memnuniyet duyuyorlar. “Selamün Aleyküm” yani “Allah’ın selamı üzerinize olsun” dediğinizde ise dinlerine hürmet ettiğinizi düşündükleri için bir kat daha memnun oluyorlar. Sokaklarda çoğunlukla erkekler var. Eve gittiklerinde kadınların yönettiği bir dünyaya girmiş oluyorlar ancak meydan erkeklere ait bir yer.

Başıboş kediler aylak aylak dolaşıyor ve birileri onları besliyor. Yemeleri için iyi kötü her şeyi veriyorlar. Kedilerin salatalık, domates ve ekmek yediği başka bir yer var mıdır acaba? Çok aç olmalılar. Hz. Muhammed’in kedileri çok sevdiği anlatılıyor. Bir hadiste anlatıldığına göre Peygamber, birlikte oturduğu arkadaşlarından ayrılmak üzere ayağa kalktığında, kaftanında bir kedinin uyuduğunu görür. Mahluğu rahatsız etmemek için bir makas ister ve kedinin uyuduğu parçayı keser.

Bu antik şehirde tarih bize hiç de uzak değil. Fener, Haliç kıyısındaki eski bir Rum mahallesi, kalmayı sevdiğim bir yer. Galata Köprüsü’nden yalnızca iki iskele uzaklıkta. Eğer aceleniz varsa eski şehrin merkezi Eminönü’ne taksiyle yalnızca beş liraya, yani aşağı yukarı 1,20 pound’a gidebiliyorsunuz. Kıyı boyunca uzanan yoldan yürüyecek olursanız önce Haçlıların daha sonra da Türklerin saldırısına uğramış Bizans zamanından kalma duvarların kalıntılarını göreceksiniz. Bir gece Cibali adlı bir semtte karşıma çıkan Kadir Has Üniversitesi’nin hemen üzerindeki duvara oyulmuş alçak geçidin üzerinde aşağıdaki gibi tercüme edebileceğim şu yazı vardı: “Burada, 29 Mayıs 1453’te Bursalı Zabit Cebe Ali Bey surları yıkarak bir delik açtı. Kendisi buradan geçtiği için bu bölgeye adından ilhamla Cibali denmiştir.” Bu kapıdan az ileride, 1453’teki o vahim günde Konstantinopolislilerin kaderlerinden kaçmak için beyhude yere toplandıkları Gül Camisi var. Osmanlı birlikleri, aslen bir Ortodoks kilisesi olan camiye saldırdıklarında, çoğunluğu kadın, çocuk ve savaşamayacak kadar yaşlı erkeklerden oluşan Rumların, Türklerin gülleri sevdikleri için onları bağışlayacakları umuduyla ibadethaneyi güllerle donatması karşısında büyülenmiş ve şaşkına dönmüşlerdi.

Mecidiyeköy

İstanbul’da birçoğumuzun ziyaret etme fırsatı bulamadığı bazı semtler vardır. Bunlar merkezi, manzaralı ya da tarihi öneme sahip semtler değildir. Bir kış mevsiminde zamanımın bir kısmını, Taksim’in hemen ilerisinde, şehrin hafif raylı sistem hattı üzerindeki yeni semtlerinden biri olan Mecidiyeköy’de geçirdim. Soğuk kış sabahlarında bir yorgana sarınıp, 7. kattan son yarım yüzyılda İstanbul’un nüfusunu artıran 12 veya 15 milyon kişinin bir kısmına ev sahipliği yapan semtin çevresinde labirent oluşturan sokakları seyrediyordum. Bu şehre ilk kez geldiğimde bu binaların pek azı mevcuttu. Şimdi 6-7 katlı beton dökme vasat apartmanların sıralandığı bu dik tepelerde, bir zamanlar otlar bitiyordu. Koyunlar burada otluyor, şehrin pazarlarına yiyecek sağlayan sebze bahçeleri burada bulunuyordu. Türkçede “yokuş” denen sarp bayırlar güya asfaltla kaplı olsa da sanki birisi birkaç kamyon sıcak asfaltı tepeden aşağı öylesine dökmüş gibi duruyorlar.

Karlı bir sabahta erkenden gözümü açtım. Bitişik dairedeki bir bebek ilk hecelerini çıkarmaya çalışırken aşağıdaki kanyonvari sokaklardan, arada sırada çalan araba kornasının, patinaj yapan tekerleğin ve kara saplanmış aracı kurtarmak için şoföre “gel, gel, gel,” diye bağırarak talimatlar veren bir adamın sesini duyabilirsiniz. Aşağıda ne olup bittiğini görebilmek için yan apartmanın karla kaplı kırmızı kiremitli damında siyah beyaz bir kedi dikkatli adımlarla yürüyor. İnsanlar işe gidince ortalık sessizliğe bürünüyor. Kuşluk vaktinin sessizliği, İstanbul’un her yerinde bulunabilen sert ve gevrek halka şeklindeki lezzetli susamlı simitleri satmak için “simiit!” diye bağıran adamlar, “Eskicii! Eskicii!” diye bağıran el arabalı hurdacı gibi sokak satıcılarının tekrarlayan bağırışlarıyla bozuluyor.

Turistler Sultanahmet’te kalmayı tercih ediyorlar, zira tarihi Ayasofya Kilisesi’yle önündeki parkın karşısındaki Sultanahmet Camisi ve 2000 yıl boyunca şehrin ana caddesi olmuş Divanyolu Caddesi’nden birkaç sokak ötedeki Kapalıçarşı da burada. Geceleri turistler de yerliler gibi restoran ve gece hayatı için Tünel ve Asmalımescit semtlerine geliyorlar. Üsküdar’a yapılacak bir gezi, bir kıtadan diğerine vapurla geçilebilen dünyadaki tek yer olma cazibesinin yanı sıra denizde olmak için de iyi bir bahane. Mecidiyeköy turistlerin ilgisini çekmemekle beraber fazla zengin olmayan insanların yaşadığı bir mahalle. Burası, sofralarına yiyecek bir şeyler koyabilmek için ne iş yapmak gerekiyorsa o işi yapan insanların toplandığı, çalışan orta sınıf ailelerin dışa kapalı yerleşim bölgesi. İnsanlar İstanbul’da iki yakalarını bir araya getirmek için gerçekten çok çalışıyorlar. Hiçbir zaman düzgün çalışmayan sıcak su teçhizatı ve bir türlü yeterince ısıtamayan kaloriferli bir apartmanda yaşamak birçok İstanbullunun ortak sıkıntısı olmuş durumda.

O kış, bizim yaşadığımız apartmanda doğalgazla çalışan ısıtma sistemi “kombi” en çok ihtiyacımız olduğu zamanlarda çalışmıyordu. Kullanım kılavuzunu İngilizceye çevirdiğim halde oğlum ve ben durmadan cihazın ayarlarıyla oynuyorduk. Yatak odamın camından apartman sakinlerinin odun ve kömür torbalarını balkonlarına yığdığını görüyordum. Arada renkli bir eşarp takmış bir kadın dışarı çıkıp birkaç parça kömür için çuval bezinden torbanın altını üstüne getiriyordu. Kar fırtınası sırasında bir iki kez aynı bir Rus romanında olduğu gibi ısınmak için mobilyaları kırıp yakmayı bile hayal ettim. Fırtınalı havada dışarı çıkmaya cesaret etmek, çöple dolu plastik torbaları geçip karlı sokaklarda zorlanarak yürümek bu şehri turistik bir cazibe merkezi veya egzotik bir şehir olarak görmek şöyle dursun, I. Dünya Savaşı’nda kaybeden tarafla aynı alınyazısını paylaşan, imparatorluk sonrası yeni bir metropol olarak görmenize bile yetmez. Yüksek sivri ökçeli, topuklu çizmeleriyle çok yavaş bir şekilde kaldırımdan yürüyerek Mecidiyeköy’deki buzlu yokuşu çıkan bir kadının görüntüsünden bütün bir toplumun yapısı okunabilir.

Türler ve etiketler

Yaş sınırı:
0+
Litres'teki yayın tarihi:
03 temmuz 2023
Hacim:
1 s. 3 illüstrasyon
ISBN:
978-625-8068-86-3
Telif hakkı:
Maya Kitap
Metin
Ortalama puan 5, 1 oylamaya göre
Metin, ses formatı mevcut
Ortalama puan 5, 4 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 2, 1 oylamaya göre
Polish For Dummies
Daria Gabryanczyk
Metin PDF
Ortalama puan 4, 1 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin PDF
Ortalama puan 4,8, 5 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre
Metin
Ortalama puan 0, 0 oylamaya göre