Kitabı oku: «Büyük gökbilimciler», sayfa 4
Galileo

Galileo’nun portresi
Büyük gökbilimciler arasında, hayatı Galileo’nunkinden daha ilginç nitelikler ve çarpıcı değişiklikler içeren bir gökbilimci bulmak zor olur. Onu, sabırlı bir araştırmacı ve muhteşem bir kâşif olarak ele alabiliriz. Yakın ilişkilerini, özellikle dikkate değer bir karaktere sahip kızı Rahibe Maria Celeste’le olan yakınlığını ele alabiliriz. Ayrıca filozof, Engizisyon’un yıldırımlarını üstüne çektiğinde, Galileo’nun yaşamını âdeta “kapatan” içler acısı faciayı da ele alabiliriz.
Bu çarpıcı adamın eskizini çizmek için kullanabileceğimiz materyaller neredeyse sınırsız. Bu bölümde, kızının manastırdaki evinden yazdığı cana yakın mektupları özel olarak kullanacağız. Bu mektupların neredeyse yüzden fazlası korunuyor. Ayrıca şefkatle sevilen bir çocuk tarafından bir ebeveyne yazılan bu mektuplardan daha güzel ve dokunaklı bir mektup serisinin yazılıp yazılmadığı da tartışmaya açık. Bu mektuplaşmanın büyük bir bölümü, Messrs. Macmillan tarafından 1870’de basılan The Private Life of Galileo (Galileo’nun Özel Hayatı) adlı eserde bulunabilir; ayrıca ben, bu bölümün içerdiği birçok gerçeği o cildin yazarına borçluyum.
Galileo, 18 Şubat 1564’te Pisa’da doğdu. Floransalı bir soylu olan Vincenzo de’ Bonajuti de’ Galilei’nin en büyük oğluydu. Her ne kadar şerefli bir soydan gelse de büyük filozofun çocukluğunu geçirdiği ev, maddi olanağı kısıtlı bir yerdi. En azından genç Galileo’nun hayatını kazanması için bir uğraş edinmesi gerektiği açıktı. Babasından, hem kalıtım hem de eğitim yoluyla, güçlü bir müzik yeteneği devraldı ve görünüşe göre udla harikalar yaratıyordu. Ayrıca doğuştan gelen dikkate değer bir sanatsal güce sahipti ki bunu özenle işledi. Gerçekten de geleceğin gökbilimcisinin bazen meslek olarak kendini resime adama düşüncesine sahip olduğunu biliyoruz. Ancak babası, Galileo’nun tıp üzerine çalışması gerektiğine karar verdi. Böylece Galileo’nun, on yedi yaşında güzel sanatlara olan aşinalığına bir de Yunanca ve Latince bilgisi ekleyerek hakkıyla Pisa Üniversitesi’ne girdiğini görüyoruz.
Burada genç filozof, matematikle ilgili bazı ipuçları edindi. Ardından bilimin bu alanıyla büyük oranda ilgilenmeye başladı ve hatta geometri üzerine çalışmasına izin verilmesi için yalvardı. İsteğinin kabulü üzerine babası, bu amaçla ona bir eğitmen tuttu. Ancak bunu biraz gönülsüzce yaptı, çünkü genç öğrencinin ilgisinin, başlıca meşguliyeti olması gereken tıp çalışmalarından uzaklaşmasından korkuyordu. Ardından bu evhamların sebepsiz olmadığı hızla ortaya çıktı. Öklid’in önermeleri Galileo’ya o kadar ilgi çekici geldi ki babası, dikkati daha fazla dağılmasın diye matematik eğitmeninin işine son vermenin iyi bir fikir olacağını düşündü. Ama artık iş işten geçmişti. Galileo, öyle bir ilerleme kaydetmişti ki geometri çalışmalarına kendi kendine devam edebilecek duruma gelmişti. Çok yakında büyük bir hayranlık beslediği meşhur 47. önermeye kadar gelecek ve Öklid’in altı kitabında uzmanlaşana kadar devam edecekti ki bu, o günlerde dikkate değer bir başarı olarak görülüyordu.
Fakat Pisa’daki genç öğrencinin başarısı ve özeni, üniversite otoriteleri tarafından pek dikkate alınmadı. O günlerde Aristoteles’in doktrinleri, diğer her şeyde olduğu gibi doğa bilimlerinde de insan bilgeliğinin vücut bulmuş hali olarak görülüyordu. Aristoteles’i ezbere bilmek her öğrencinin vazifesiydi ve o saygın öğretmenin doktrinlerinden şüphe duymak ya da onları sorgulamak kabul edilemez bir küstahlık olarak görülüyordu. Fakat genç Galileo, doğa kanunları konusunda kendi başına düşünebilecek cesarete sahipti. Doğayı doğrudan doğruluk ve yanlışlık açısından sorgulama kabiliyeti varken Aristoteles’in otoritesi tarafından sunulan hiçbir doğruluk iddiasını körü körüne kabul etmeyecekti. Bu sebeple öğretmenler, Galileo’yu yanlış yönlendirilmiş bir genç olarak görmeye başladılar; fakat sonsuz bir çabayla ulaşabildiği tüm bilgileri toplayan bu çocuğa saygı duymaktan başka bir şey de yapamıyorlardı.

Galileo’nun sarkacı
Saatlerimizde sarkaç kullanımına o kadar aşinayız ki zaman ölçerlerimizin ayarıyla bu yöntemin tanışmasının, büyük gökbilimcinin şanına yaraşan, dikkate değer bir buluş olduğunu fark etmiyoruz. Görünen o ki bir gün Pisa Katedrali’nde otururken Galileo’nun ilgisi, tavandan sallanan avizeye takıldı. Sarkacın salındığı eğimin uzun mu kısa mı olduğu önemli bir nokta olarak kafasına takıldı, her salınımda geçen zaman makul bir biçimde aynı gibi gözüküyordu. Bu da dikkatli gözlemciye bir zaman tutucunun sarkaç tarafından kontrol edilebileceğini gösterdi ve böylece Galileo, bu prensibe dayanan ilk saati inşa etti. Bu aracın birincil gayesi ise hastaların nabızlarını ölçmek için hekimlere bir yardım sağlamasıydı.
Galileo’nun sahip olduğu yetenekler, uzun bir süre sonra otoriteler tarafından tanındı ve Galileo, yirmi beş yaşındayken Pisa Üniversitesi’nde matematik profesörlüğüne atandı. Bir süre sonra zaman gelip de kendini yeterince güçlü hissettiğinde eski felsefenin yandaşlarına meydan okudu. Aristoteles, nesnelerin hareketi konusundaki doktrininin elzem bir bölümünde, bir taşın yere düşmesi için gereken zamanın taşın kütlesine bağlı olduğunu ileri sürmüştü; yani yeryüzüne belli bir yükseklikten bırakılan ağır taş, hafif olandan daha kısa sürede yere düşecekti. Aksi çok basit deneylerle bile kanıtlanabilecek bir iddianın, felsefenin herhangi bir alanında edindiği pozisyonu asla koruyamayacağı düşünülebilir. Fakat Aristoteles bunu söyledikten sonra herhangi bir şüphesini dile getirmeye girişen kişi, alay konusu olmak için hazır olmalıydı: “Aristoteles’ten daha zeki olduğunu mu düşünüyorsun?” Galileo, asırlardır onaylanmış bilgi olarak görülen bu iddianın saçmalığını en etkili şekilde göstermeye kararlıydı. Pisa’nın Eğik Kulesi’nin tepesi, bu muhteşem deney için çok etkileyici bir yer sunuyordu. Genç profesör, tepede asılı büyük ağır bir nesneyi ve küçük hafif bir nesneyi aynı anda aşağı saldı. Aristoteles’e göre büyük olan, küçük olandan çok daha önce yere çakılacaktı; ancak durumun bu olmadığı ortaya çıktı. Büyük bir kalabalığın gözleri önünde çok basit bir gerçek gösterdi ki iki cisim de yan yana düşüp yere aynı anda ulaştılar. Böylece, neredeyse iki bin yıl boyunca doğa bilgimizin gelişmesine ket vuran dogmalara sorgusuz bağlılığın saçma sistemini yıkmak için ilk büyük adım atıldı.
Antik inançlara karşı takınılan bu devrimsel tavır, Galileo’nun üniversite otoriteleriyle olan ilişkisini daha da düzensiz bir hale soktu. Ayrıca Galileo, başka yerlerde de düşman edinme şanssızlığına sahipti. O sıralarda Leghorn Limanı’nın yöneticisi olan Don Giovanni de Medici, gemi havuzunu boşaltmaya yarayacağı ileri sürülen bir icat geliştirmişti. Fakat Galileo, bu girişimin saçma olduğunu o kadar agresif bir tavırla gösterdi ki Don Giovanni bunu şiddetli bir hakaret olarak algıladı. Galileo’nun eleştirileri gerçek çıkıp garip buluşunun büyük bir başarısızlık olduğu tamamen kanıtlanınca bile Giovanni’nin bu kızgınlığı dinmedi. Galileo, Pisa’daki pozisyonunda birçok yönden o kadar rahatsız hissettirildi ki en sonunda üniversitedeki mevkisini terk etmek zorunda kaldı. Arkadaşlarının büyük çabaları sonucu, ki bu arkadaşları yaşamı boyunca ona büyük miktarda destek olduğu için Galileo çok şanslı bir insandı, Padova Üniversitesi’ne matematik profesörü olarak seçildi ve 1592 yılında oraya gitti.
Galileo, bilimsel devrimi gerçekleştirecek o muhteşem araştırmacılık kariyerine bu mevkideyken girişti. Profesörlük görevlerini yerine getirirken sahip olduğu heves, gerçekten de değişmeyen niteliklerindendi. Çok geçmeden doğa felsefesi derslerine o kadar büyük kalabalıkları çekmeye başladı ki ders odası taşıyordu. Ayrıca evinde özel ders vereceği birçok öğrencisi de oldu. Bu işlerden artakalan her an ise özel çalışmalarına ve ardı arkası kesilmeyen deneylerine adanıyordu.
Doğa bilgimizi büyük ölçüde genişleten diğer birçok filozofta olduğu gibi Galileo’da da felsefi araştırmalarda kullanmak için tasarlanan araçların buluşu için muhteşem bir yetenek vardı. Pratik işlerine yardımcı olması için 1599 yılında yetenekli bir işçiyi evinde yaşaması için çağırdığını görüyoruz. Böylece Galileo’nun üretken beyninde ne zaman bir alet fikri doğsa bu işçi hep el altında olacaktı. İlk icatları arasında 1602 yılında bulduğu termometre göze çarpıyor. Kuşkusuz bu aygıtın ilkel formu, şu an aynı isimle andığımız aygıta göre bazı açılardan farklılık gösteriyor. Galileo ilk başta etken madde olarak suyu kullanmıştı, suyun genleşmesi sayesinde ısı ölçülebilecekti. Sonra ise alkolün de aynı amaçla kullanılabileceğini fark etti. Civanın termometre için en uygun sıvı olarak tanımlanması ise yarım asır sonra gerçekleşecekti.
Galileo’nun teleskopu gökbilime tanıtıp insan bilgisini geliştirecek o büyük adımı atacağı zaman yaklaşıyordu. Böyle bir alet fikrinin nasıl filizlendiğini anlamak için en iyisi sözü Galileo’nun kendisine bırakalım. Aşağıda yer alan paragraf, Galileo’nun kayınbiraderi Landucci’ye yazdığı bir mektuptan alıntı.
“Sana birkaç haberim olduğu için yazıyorum, gerçi bunları duymak seni mutlu mu edecek yoksa üzecek mi bilmiyorum; çünkü memleketime dönmek gibi bir umudum kalmadı, fakat bu durumun hem yararlı hem de yüce bir sonucu oldu. İki ay önce Flanders’teki birinin Nassaulu Kont Maurice’e, uzaktaki cisimleri yakınmış gibi gösteren bir camı sunduğunu ve böylece iki mil uzaktaki bir adamın bile rahatlıkla görülebildiğini söyleyen haberleri duymuşsundur. Bu bana o kadar muhteşem geldi ki üstünde düşünmeye başladım. Perspektif Teorisi ile ilgili bir temelim olduğundan bu icadın nasıl yapılabileceğini bulmak için işe koyuldum, sonunda buldum; hatta o kadar başarılı oldum ki benim yaptığım, Hollandalının teleskopundan çok daha üstün oldu. Bu başarım, Venedik’te haber oldu ve bir hafta önce Majesteleri’nin ve senatonun tüm üyelerinin tarifi imkânsız şaşkınlıkları içinde bu buluşu gösterdim. En yaşlıları da dahil olmak üzere birçok beyefendi ve senatör, denizin açıklıklarından limanın ağzına doğru yol alan gemileri izlemek için Venedik’in en yüksek çan kulelerine birçok kez tırmandılar ve gemileri rahatlıkla gördüler. Eğer benim buluşum olmasaydı o gemiler iki saat sonra ancak görünebilirdi. Bu aletin yarattığı etki, elli mil uzaklıktaki bir nesneyi sanki beş mil uzaklıktaymış gibi gösteriyor.”
Bu teleskopun muhteşem nitelikleri, entelektüel insanlar arasındaki evrensel ilgiyi çekmeyi başardı. Galileo, yeni icadı için birçok yerden talep aldı, böylece bu icat çok miktarda üretilecek ve birçok önemli şahsiyete hediye olarak dağıtılacaktı.
Galileo’nun kendisi ise bu icadı gökcisimlerini gözlemek için kullanacaktı ki böylece aletin alışılmamış güçleri sayesinde gökbilimde yeni bir çağ başlayacaktı. Bu yolda yaptığı ilk keşif, yıldızların sayısıyla ilgiliymiş gibi gözüküyor. Galileo, bu küçük borudan baktığında, gökyüzünde çıplak gözün görebileceğinden on kat daha fazla yıldız görebildiğini fark edince çok şaşırdı. Bu gerçekten de büyük bir sürprizdi. Bizler gökbilimin temel gerçeklerine o kadar aşinayız ki teleskopun icadından önceki çağlarda gökyüzünün gözlemciler tarafından nasıl yorumlandığını fark etmemiz her zaman kolay olmuyor. Gerçekten de bu tür konuları düşünen diğer çoğunluk gibi Galileo’nun da yıldızların gözlemciden belli uzaklıktaki bir kürenin yüzeyinde olduğu gibi hatalı bir inanca sahip olduğunu pek düşünmezdik. Galileo’nun teleskopundan bakınca görülebilir yıldızların sayısının on kat arttığını gören biri, böyle bir doktrine olan inancını tabii ki sürdüremezdi. Teleskop aracılığıyla görülebilen yıldızların daha uzak cisimler olduğu neticesini çıkarmamak neredeyse imkânsızdı. Durum, tıpkı çıplak gözle görülemeyen gemileri, teleskopu kullanarak hayrete düşmüş Venediklilere göstermesine benziyordu.
Galileo’nun göksel keşifleri hızla birbirini izledi. Doğayı seven herkesin çağlar boyu hayranlık duyduğu o muhteşem Samanyolu; Padova’nın gökbilimcisi, sihirli borusunu onun üzerine doğrultana kadar gerçek doğasını hiçbir zaman insan gözüne açık etmemişti. Gümüşi ışığın muhteşem kuşağının, gökyüzünün siyah arka planı üzerine saçılmış yıldız tozları olduğu o zaman ortaya çıktı. Optik yardım olmadan ayrı ayrı görülemeyecek kadar küçük tekil yıldızlar olmasına karşın, bu küçük yıldızların, inanılmaz sayıları sayesinde her yıldız gözlemcisinin çok aşina olduğu ışığı, yani o göksel parlaklığı üretebildikleri görüldü.
Ancak o ilk günlerde teleskopun yaptığı en muhteşem keşif, hatta belki de teleskopla yapılmış en muhteşem keşif, büyük Jüpiter gezegeninin etrafında dönen dört uydulu bir sistemin keşfiydi. Bu o kadar beklenmedik bir şeydi ki Galileo en başta gözlerine inanamadı. Ama büyük gezegene eşlik eden dört uydulu bir sistemin varlığı, çok geçmeden tartışmasız bir gerçek olarak kabul edildi. Birçok önemli şahsiyet, Galileo’ya koşup Güneş ve etrafında dönen gezegenler sistemini temsil eden bu güzel minyatürü görmeye geldiler.
Tabii ki her zaman olduğu gibi birkaç pimpirikli insan, hareket eden dört cismin daha gezegensel sisteme eklenmesi gerekeceğinden iddiaya inanmayı reddetti. Galileo’nun ortaya attığı fikirle dalga geçtiler. Uyduların gökyüzünde değil, teleskopun içinde olabileceğini iddia ettiler. Hatta bilinene göre şüpheci bir filozof, Jüpiter’in uydularını kendi gözleriyle görse bile inanmayacağını söyledi; çünkü ona göre bu uyduların varlığı, sağduyunun ilkelerine karşıydı!
Yeni keşfin, bilim tarihinin bu özel çağında, özel bir önemi olduğuna şüphe yok. Çünkü hatırlanmalı ki o günlerde Dünya’nın değil, Güneş’in merkezde olduğu, Dünya’nın günde bir kendi ekseni etrafında, yılda bir ise Güneş’i çevreleyen büyük bir çember üzerinde döndüğünü ileri süren Kopernik’in fikirleri henüz yayımlanmıştı. Doğanın işleyişine getirilen bu yeni bakış ise çok şiddetli itirazlarla karşılaşmıştı. Jüpiter’in uydularının keşfinden önce Galileo’nun kendisinin de Kopernik’in teorisinin sağlamlığından pek emin olmaması ihtimal dahilinde. Ama merkezdeki tek büyük cisim etrafında dönen görece küçük birkaç cismin varlığını gözler önüne seren bu resmin, gezegenlerin Güneş’le olan ilişkisinin güzel bir göstergesi olarak algılanmaması neredeyse imkânsızdı. Böylece bu, Kopernik’in gezegensel sistem teorisinin doğru olduğunu Galileo’ya açıkça gösterdi. Bu fikrin mühim anlamı, büyük filozofun gelecekteki sıhhatine doğrudan etki edecekti.
Görünen o ki Galileo, Padova’daki ikâmetini, çok sevdiği Toskana’dan nahoş şekilde sürgün edilmesinin bir sonucu olarak görüyordu. Hep kendi memleketine dönme arzusu içindeydi ve en sonunda bu fırsat kendini gösterdi. Artık Galileo’nun ünü o kadar büyümüştü ki Toskana’nın Büyük Dük’ü, filozofun Floransa’da yaşamasını istiyordu. Böylece yönetimi altındaki topraklar âdeta parıldayacaktı. Bu sebeple Galileo’ya teklifler yapıldı. Sonuç olarak onun, Büyük Dük’ün matematikçisi ve filozofu unvanıyla 1616 yılında Floransa’da ikamet ettiğini görüyoruz.
Padova’da Galileo’nun iki kızı, Polissena ve Virginia, bir de oğlu, Vincenzo doğdu. O günlerde geleneğe göre, bir İtalyan beyefendinin kızının gelecek kariyeri önceden belirleniyordu. Ya çok geçmeden bir eş bulunacaktı ya da inançlı bir rahibe olup peçelere bürünmek üzere manastıra gönderilecekti. Galileo’nun henüz çocukluktan yeni çıkmış iki kızının da Arcetri’deki Aziz Matthew Fransiskan Manastırı’na gitmesi kararlaştırılmıştı. Büyük kız Polissena, Rahibe Maria Celeste ismini alırken Virginia da Rahibe Arcangela ismini aldı. Virginia’nın hep hassas ve uzun bir melankoli içinde olduğu görülüyor, bu sebeple Galileo’nun yaşamını anlatmada çok fazla bir rolü yok. Ancak Rahibe Maria Celeste, manastırı hiç terketmemesine rağmen, çok sevdiği babasıyla samimiyetini korumayı başarmış. Bu kısmen, Galileo’nun çok düzensiz ve hatta genelde uzun zaman aralıklarında yaptığı ziyaretlerle sağlanmış. Kızına mektupları görüldüğü üzere epey sık yazılmış ve sevgi dolu ifadelerle bezenmiş, özellikle de hayatının son döneminde yazdıkları. Ne var ki Galileo’nun tüm mektupları maalesef kayıp. Galileo, Engizisyon tarafından ele geçirildiğinde ona karşı kanıt olarak kullanılmasın veya gönderildiği manastır açığa çıkmasın diye bu mektupların kasten yok edildiği yönünde birtakım dayanaklar mevcut. Fakat Rahibe Maria Celeste’nin babasına yazdığı çok dokunaklı mektuplar neyse ki korunmuş. Bu mektupları, tatlı ve kibar bir rahibenin onların yayılması düşüncesinden nasıl çekinmiş olabileceğini düşünmeden okumak çok zor.
Sevecen bir şekilde, Galileo’ya “çok sevgili efendim ve babam” şeklinde hitap ettiği sevimli, küçük notları neredeyse hep bir hediyeyle birlikte yollanmış; bu hediyeler belki ufak tefek şeyler, ancak yoksul bir rahibenin hediye edebileceği en iyi şeyler de yine onlar. Bu sevimli haberleşmenin zarafeti Galileo için o kadar değerli ki gökbilimcinin geri kalan yakınları değersiz bir betimlemeye bürünüyor. Galileo, akrabalık bağlarını her zaman en cömert şekilde ele aldı; fakat onların hataları ve ahlaksızlıkları, bencillikleri ve arsızlıkları onu devamlı rahatsız ediyordu, hem de neredeyse hayatının son gününe kadar.
19 Aralık 1625’de Rahibe Maria Celeste şöyle yazıyor:
“Gece ibadeti günleri için sana iki tane pişmiş armut yolluyorum. Ancak tüm ikramların en büyüğü olarak sana bir gül gönderiyorum, böylesi bir mevsimde bu derece nadir bir şey görmek seni çok memnun edecek. Gülle birlikte dikenlerini de kabullenmelisin, çünkü bu Efendi’mizin acılı tutkusunu temsil ediyor. Yeşil yaprakları ise fani hayatımızın kısa kışının karanlığından geçtikten sonra, kutsal bir tutku yoluyla elde edebileceğimiz, cennetteki sonsuz baharın ışığına ve saadetine erişme umudumuzu temsil ediyor.”
Galileo’nun miskin kardeşi, eşi ve çocuklarıyla birlikte filozofun evinde yaşamaya başlayınca Rahibe Maria Celeste, her ne kadar kusursuz olmasalar da babasının yanında artık ona bakma görevini üstlenecek birilerinin olduğu düşüncesiyle memnun oluyor. Noel arifesinde gönderdiği küçük hediyelerine hoş bir not eşlik ediyor.
Şöyle arzu ediyor:
“Bu kutsal günlerde Tanrı, ona ve tüm haneye huzur versin. Büyük yaka ve yenleri Albertino için, diğer ikisini iki genç çocuğa, küçük köpeği bebeğe, çörekleri de herkes için gönderiyorum; baharatlı çörekler hariç, çünkü onlar senin için. Çok daha fazlasını yapmaya hazır iyi niyetlerimi kabul et.”
Galileo’nun, verilen desteğe hiç değmediklerini sık sık kanıtlayan akrabaları için sürekli olarak zamanını, cüzdanını ve nüfuzunu ortaya koyması uç bir hoşgörü örneği oluşturuyor. Latif rahibenin bu konudaki yorumu ise şöyle:
“Sevgili efendim ve babam, bana öyle geliyor ki siz doğru yolda yürüyorsunuz, çünkü size karşılığında yalnızca nankörlük yapan o insanlara bile her ortaya çıkan durumda yardım etmeye devam ediyorsunuz. Bu daha zor olduğu kadar, aynı zamanda daha erdemli ve daha kusursuz bir hareket.”

Arcetri’deki villa; Galileo’nun ikametgahı. Milton kendisini burada ziyaret etmiştir.
Veba çevrede dehşet saçarken sevgili kızın endişesi ise şu satırlarda görülüyor:
“Vebaya tedbir olması açısından sana iki kavanoz elektuar gönderiyorum. Üstünde etiket olmayan kuru incir, ceviz, sedefotu ve tuz içeriyor, hepsi balla karıştırıldı. Her sabah aç karnına, azıcık Rum şarabıyla birlikte bir ceviz büyüklüğünde almalısın.”
Salgın daha da artarken Rahibe Maria Celeste, fevkalade aziz bir rahibe olan Abbess Ursula tarafından yapılan ünlü likörden binbir zorlukla da olsa az bir miktar bulmayı başarıyor. Bunu şu sözlerle birlikte babasına yolluyor:
“Bu ilaca güvenmeniz için size yalvarıyorum. Çünkü benim zavallı dualarıma bile o kadar çok güveniyorsanız, böylesine kutsal bir insanınkine çok daha fazla güvenmelisiniz. Gerçekten de onun faziletleriyle, salgının tüm tehlikelerinden kurtulacağınıza emin olabilirsiniz.”
Galileo’nun ilacı alıp almadığını bilmiyoruz, ancak ne olursa olsun salgından kurtuldu.
Teleskop, Galileo’nun Floransa’daki yeni evinden tekrar gökyüzüne çevrildi ve gökbilimcinin çalışmalarını yine parmak ısırtan keşiflerle ödüllendirdi. Jüpiter’i incelerken ulaştığı büyük başarı doğal olarak Galileo’yu Satürn’e bakmaya yönlendirdi. Orada da yine yeterince şaşırtıcı, ancak yanlış yorumladığı bir görüntüyle karşılaştı. Satürn’ün Jüpiter ya da Mars gibi dairesel bir disk sergilemediği gayet açıktı. Gezegen, ortada büyük bir küre, her yanda da küçük birer küre olmak üzere Galileo’ya üç cisimden oluşuyormuş gibi göründü. Keşfin esrarengiz doğası, Galileo’yu bu keşfi gizemli bir tavırla açıklamaya itti. Bir dizi mektup yayımladı ki mektupların yeri uygun bir şekilde sıralandığında, Satürn gezegeninin üç parçalı olduğunu duyuran bir cümle ortaya çıkıyordu. Tabii ki biz bu gezegenin çarpıcı görüntüsünün iki parçalı, çıkıntılı bir halkadan kaynaklandığını biliyoruz. Ama Galileo’nun teleskopunun cılız gücüyle bu halkalar, büyük merkez cisme birtakım ekler ya da âdeta küçük küreler olarak gözüktü.
Galileo’nun muhteşem gökbilim keşiflerinin sonuncusu ise Ay’ın titreşimiyle alakalıydı. Bana göre bu olgunun varlığını keşfetmesi, onun gözlem zekâsını, teleskopla ulaştığı diğer başarılarından çok daha fazla gözler önüne seriyor. Ay’ın sürekli aynı yüzünün Dünya’ya baktığı bilinen bir gerçek. Fakat Ay’ın yüzeyindeki lekelere ve işaretlere ilişkin dikkatli gözlemler yapıldığında görülüyor ki kısa süreli bir değişim, Ay’ın standart dairesine kıyasla azıcık daha doğuyu ya da batıyı, azıcık daha kuzeyi ya da güneyi görmemize izin veriyor.
Ne var ki, bir biyografi yazarının bakış açısından bakıldığında Galileo’nun kariyerini bu kadar ilginç kılan şey elde ettiği başarılarının yanı sıra, çektiği acılar. Acılar ve zaferler her ne kadar yakından ilgili olsa da belki de bilim tarihindeki en büyük dramaya gereken dikkati vermemizin zamanı geldi.
Dünya’nın kendi ekseni etrafında döndüğünün ve Dünya’nın da tıpkı diğer gezegenler gibi Güneş’in etrafında hareket ettiğinin yazılı olduğu Kopernik’in ölümsüz çalışması ortaya çıktığında tutucular dehşete düştü. Roma Katolik Kilisesi, De Revolutionibus Orbium Coelestium adını taşıyan bu bilimsel eseri yasaklı kitaplar listesine ekledi. İncelemeden sonra ise 1615 yılında inanca ters düştüğü hükmü verildi. Birinci sınıf dayanaklar üzerindeki şüphelerle birlikte, Galileo’nun da Kopernik’in sakıncalı düşüncelerini benimsediğinden şüphe edildi. Bu sebeple 26 Şubat 1616 tarihinde Kardinal Bellarmine’nin huzuruna özel olarak çağırıldı ve beklendiği üzere, o çirkin düşünceleri öğretmesi ya da savunması gibi bir hataya düşmemesi konusunda Galileo’ya ihtar verildi. Galileo, bu üstü kapalı uyarıdan dolayı büyük bir sıkıntıya düştü. Arkadaşlarıyla Kopernik sistemini tartışma ayrıcalığından ya da tamamen ikna olduğu bu muhteşem teorinin ilkelerini öğrencilerine öğretme ayrıcalığından mahrum bırakılmasını ciddi bir mesele olarak gördü. Kardinal Bellarmine’in sözlerinde ve uyarılarında kastettiği gibi, dindar bir Katolik olduğundan, kiliseye tutkuyla bağlı olduğundan şüphe edildiğini düşünülmek ona acı verdi.
Galileo, 1616 yılında Papa V. Paulus’la görüştü. Papa, büyük gökbilimciyi cana yakın bir şekilde karşıladı ve onunla birlikte yürüyerek kırk beş dakika süren bir sohbet gerçekleştirdi. Galileo, Papa cenaplarına, onu kilisenin otoritesine karşı mahcup bırakacak girişimlerin düşmanları tarafından ortaya atıldığından yakındı, ancak Papa ona rahat olmasını söyledi. Papa, Galileo’nun dinine sıkı sıkıya bağlı olduğuna emindi ve kendisi Aziz Peter’ın koltuğunda olduğu sürece, yasaklı kitapları belirleyen senatonun Galileo’nun başına daha fazla dert olmayacağı konusunda gökbilimciyi temin etti.
V. Paulus’un 1623 yılında ölmesinden sonra Maffeo Barberini, VIII. Urbanus ismiyle Papa seçildi. Bu yeni Papa, kardinalken Galileo’nun yakın arkadaşlarından biriydi. Hatta büyük gökbilimciyi ve keşiflerini öven Latince dizeler yazmıştı. Bu sebeple Galileo’nun, biraz tedbirle, kilisenin memnuniyetsizliğine maruz kalma korkusu olmadan çalışmalarına ve yazılarına devam etme zamanının geldiğini düşünmesi kadar doğal bir şey yoktu. Hatta 1624 yılında Galileo’nun Roma’daki arkadaşlarından biri, Galileo’yu şehre davet ediyor ve şunları söylüyordu:
“Bu çok merhametli, bilgili ve muhteşem Papa’nın destekleriyle bilim gelişmeli. Gelişin, Papa hazretlerini sevindirir. Bana gelip gelmediğini ve ne zaman geleceğini sordu; kısacası, seni her zamankinden çok seviyor ve sana saygı duyuyor.”
Ziyaret gereğince yapıldı. Galileo Floransa’ya geri döndüğünde ise Papa, bir mektup yazıp çok kısa zaman önce babasının yerini alarak Toskana’nın Büyük Dükü olan genç Ferdinand’ın filozofa güzel makamlar vermesini buyurdu. Mektuptan bir bölüm ise şöyle:
“Galileo’da yalnızca edebi paye değil, aynı zamanda din sevgisi de mevcut. Ayrıca bu niteliklerinde oldukça güçlü ki zaten bunlar sayesinde papalığın sempatisini kolaylıkla kazandı. Şimdiyse terfimiz nedeniyle bizi tebrik etmek için bu şehre geldiğinde onu sevgiyle kucakladık. Onu, papalığın engin sevgisiyle birlikte sizin cömertliğinizin çağırdığı memleketine göndermek bizi üzüyor. Onun bizim için ne kadar değerli olduğunu bilesiniz diye ona bu yüce fazilet ve dindarlık referansını vermek istedik. Ayrıca babanızın cömertliğini benimseyerek, hatta onu geçerek Galileo’ya bahşedeceğiniz her ayrıcalığın, bizim memnuniyetimize katkı sağlayacağını da belirtiriz.”
Papa VIII. Urbanus tarafından gerçekleştirilen bu olumlu karşılamanın ardından Galileo aynı şekilde Papalık otoritelerinin Dünya’nın durağanlığı konusundaki büyük soru hakkında da aynı şekilde tavır değişikliğine gideceğini umdu. Bu sebeple yaşamının temel çalışmasının hazırlıklarına başladı: İki Büyük Sistem Hakkında Diyalog. Bu çalışma, otoriteler tarafından teftişe sunuldu. Papa’nın kendisi, öne süreceği birkaç koşula usulünce uyulması şartıyla eserin yayımlanmasına bir itirazda bulunmayacağını belirtti. En başta, kitabın ismi o kadar dikkatli bir şekilde seçilmişti ki Kopernik’in doktrininin bir bilimsel gerçek değil, yalnızca bir varsayım olduğunu açıkça gösteriyordu. Galileo’ya ayrıca Papa’nın kendisi tarafından öne sürülmüş özel savları da kitaba dahil etmesi söylenmişti. Bu savlar, Papa hazretlerine göre, Kopernik’in yeni sistemine gayet karşıt gibi görünüyordu.

Galileo’nun Ay yüzeyi çiziminin kopyası
Diyalog’un yayımı için resmi izin Engizisyon Şefi tarafından verildi ve kitap böylece baskıya gönderildi. Bundan sonra gökbilimcinin kitabı hakkındaki kaygılarının sona erdiği düşünülebilir. Aslında henüz ciddi manada kaygı duymaya başlamamıştı bile. Kutsal Saray’ın Şefi Riccardi, birden bazı kuşkulara kapıldı ve taslak baskıdayken tekrar Galileo’ya gönderildi, böylece belirttiği iddialar tekrar incelenecekti. Görünen o ki Riccardi, baskıya gitmesi için belki de aceleyle izin verdikten sonra, meseleye gerekli özeni göstermediği kanısına varmıştı. Kitabın çıkmasındaki kayda değer gecikme bu müzakerelerin bir sonucuydu. Gelgelelim en sonunda, Haziran 1632’de, Galileo’nun muhteşem çalışması İki Büyük Sistem Hakkında Diyalog dünyaya açılmak üzere basıldı; ancak bu durum, ölümsüz yazar için endişe kaynağı oldu.
Yayımlandıktan sonra kitap çok büyük istekle okundu. Fakat Kutsal Saray’ın Şefi, kitabın basımına rıza gösterdiği için pişman olacak nedenler buldu. Bu sebeple amirane bir emirle İtalya’daki tüm kopyalara el koydurdu. Papalık tavrındaki bu ani değişikliğin ardından Toskana’nın Büyük Dük’ü, Katolik otoritelere karşı güçlü bir serzenişte bulundu. Papa’nın kendisi de çalışmanın inanca ters düşen bir içeriğe sahip olduğu inancından etkilenmiş görünüyordu. Kitap üstüne yapılan genel yorum, otoritelerin kitabın gerçek eğilimini yanlış anlaması gibi görünüyordu, oysaki vazife için görevlendirilmiş teologlar kitabı tekrar tekrar incelemişti. Büyük Dük’ün temasları sonucu Papa cevap verdi ve kitabı, içindeki her kelimeyi inceleyecek “bilgili, vakur ve aziz adamlar”ın meclisine sunmaya karar verdiğini belirtti. Papa’nın mesele üzerindeki kişisel görüşleri gösteriyordu ki onun inancına göre Diyalog, bir okuyucunun eline geçebilecek en sapkın içeriğe sahipti.
Kutsal Saray’ın Şefi, kitabın yayımı için izin verdiği için otoriteler tarafından büyük ölçüde suçlandı. O da kitabın, eline ulaşan orijinal taslağa uygun basılmadığına dair savunma yaptı. Galileo’nun kitaba, Papa’nın kendisi tarafından öne sürülen ve eski ortodoks bakış açısını savunan, uygun argümanları eklemeye dair verdiği söze bağlı kalmadığı ileri sürüldü. Bunlardan biri kuşkusuz kitaba dahil edilmiş ancak işleri Galileo’nun lehine çevireceğine, zavallı filozof için işleri daha kötü bir hale getirmişti. Papa’nın argümanını, Diyalog’taki “Simplicio2” karakteri dillendiriyordu. Galileo’nun düşmanları, Papa hazretlerinin fikrini açıklamak için böyle bir yöntem kullanılmasının, Galileo tarafından Papa’yı küçük düşürmek için kasten yapıldığını iddia ettiler. Galileo’nun arkadaşlarıysa onun asıl niyetinin, böyle bir şeyin yanından bile geçmediğini ileri sürdüler. Bu şekilde ortaya çıkan şüphelerin, Papalık otoritelerinin çehresinin değişmesine sebebiyet vermiş olması da çok büyük bir olasılık gibi görünüyor
1 Ekim 1632’de Galileo, kâfir olduğuna dair ağır bir suçlamayla Roma’daki Engizisyon’a çıkmasına dair bir emir aldı. Tabii ki Galileo, emre bağlılığını dile getirdi, ancak ilerlemiş yaşı ve kötüye giden sağlığı sebebiyle mahkemenin ertelenmesi isteğini dile getirdi. Ancak Papa merhamet etmedi. Hâlâ arkadaşıyken Galileo’yu bu tehlike hakkında uyarmış olduğunu söyledi. Emre itaatsizlik gibi bir seçenek yoktu. Galileo, yolu istediği kadar uzatabilirdi, fakat mecburen bir an önce yola koyulması gerekiyordu.
20 Ocak 1633’te Galileo, bu amirane emre uymak üzere Roma’ya doğru yorucu yolculuğuna başladı. 13 Şubat’ta, tüm mesele boyunca bilge ve nazik davranan arkadaşı Toskana ataşesi Niccolini’nin misafiri oldu. Açıkça görülüyordu ki Engizisyon Mahkemesi, Galileo’ya karşı yumuşak ve düşünceli davranıyordu, yalnızca kendisine karşı açılan davanın bir sona ulaşmasında kararlıydılar ve bu tutarlı bir tutumdu. Papa, Büyük Toskana Dükü’ne olan saygısından dolayı Galileo’nun bu ayrıcalıktan yararlanabileceğini söyledi, çünkü kâfirlikle suçlanan bir hükümlünün, ataşenin evinde kalması eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. Normal şartlar altında Engizisyon’un zindanlarına gönderilmiş olmalıydı. Suçlunun davası incelenmeye başladığında Galileo kapatıldı, ancak tabii ki zindanlara değil, Engizisyon Mahkemesi’nin rahat odalarından birine…
Ücretsiz ön izlemeyi tamamladınız.