Kitabı oku: «Hasan Mellah yahut Sır İçinde Esrar», sayfa 7
ÜÇÜNCÜ KİTAP
Birinci Bölüm
Cuzella ile Hasan’ın gözleri birbirinin içine baktıktan sonra, Cuzella artık kendisini uyur göstermekte hâlâ sebat edemeyeceğini anlayarak korkusundan titreye titreye kalktı, yatağın içine oturdu ve gerçekten bir haydudun bile yüreğine elbette tesir edecek yalvarıcı duruşla ve merhamet dileyen bir sesle boynunu bükerek:
Cuzella: “Aman kahramanım, canımıza kıyma da malımızı al, git.”
Hasan: (parmağını ağzına götürerek) “Susss! Gürültü zamanı değil.”
Cuzella: “Ben hiç sesimi çıkarmam. Tek canımıza kıyma da ne istersen al.”
Bizim Hasan kollarını kavuşturup kızı etrafıyla gözden geçirmeye başladı. Cuzella’nın ne kadar çok güzel olduğu malumunuzdur. Özellikle yataklık hâliyle her tarafının perişan bulunmasında ve hele korku ve dehşet alametlerinin yüzünde belirmesinde, hele garip garip yanan bir kandilin hafif ışıkları ve gece hâlinin sükût ve sükûneti içinde, Cuzella bir hâl tasvir ediyordu ki o anda yanında bulunmuş olan bir adam, kendisini eski çağlardaki güzellik tanrıçası Zühre’nin ibadethanesi içindeyim zannederdi. Hasan kim bilir ne nazarla bakıyordu. Kız ise Hasan’ın karşısında kederli ve üzgün boynunu bükerek yüreği çarpar bir hâlde bulunuyordu. Bunların şu hâli beş altı dakika kadar devam ettikten sonra, yine Cuzella söze başladı ve fakat şiddet, korku ve yürek çarpıntısından dolayı bir kelimeyi, bir nefeste bitirmeye muktedir olamayarak her kelimede birkaç kere tıkana tıkana:
Cuzella: “Aman… Allah… aşkına… diyorum… Kıyma… Gencim… Sen de gençsin… Merhamet et…”
Hasan Mellah o ana kadar hatır ve hayalinden geçirmediği bir peri yüzlü güzelin, öyle karşısında, kederli ve üzgün, boyun bükerek gençlik gibi kıymetli bir hayattan ümidi kesilmiş kalması hâlinde bir saniye devam etmesine razı olamayarak hemen dizleri üzerine çöküp:
Hasan: “Elaman! Ey afet, elaman! Sen bana merhamet et! Ben senin merhametine muhtacım. Ben hırsızım ama benim buradan alıp götüreceğim en kıymetli mal, senin bir zerrecik merhamet ve mürüvvetinden ibarettir. Onu ver de gideyim.”
Cuzella: (derecesi tarife sığmaz bir hayretle içini çekerek) “Vay, sen hırsız değil misin?”
Hasan: “Hırsızım.”
Cuzella: (biraz davranıp) “Hayır, sen hırsız değilsin.”
Hasan: “Değilim.”
Cuzella: (Hayretinden kendisinden geçmek mertebesine gelir.) “Nesin, Allah’ı seversen? Çıldıracağım! Bana merhamet et, söyle, nesin?”
Hasan: “Ayağının tozuna kurban olmaya istekli bir biçareyim.”
Sohbet bu yola dökülünce, Cuzella’ya bir şaşkınlık ve hayret ve Hasan’a bir sükût ve sükûnet gelerek on dakika kadar da bu hâlde kaldılar.
Cuzella: “Demek oluyor ki beni seviyorsun.”
Hasan: “Bana o cesareti verirseniz ihya etmiş olacaksınız.”
Cuzella: “Öyleyse bu kıyafete niçin girdiniz?”
Kızın bu suali üzerine Hasan’a bir durgunluk mu geldi dersiniz? Heyhat! Hasan Mellah’ı nazarınızda o kadar ahmak, o kadar kıt anlayışlı bulmayınız. Kız sualini sorar sormaz, güya oynayacağı oyunu evvelce bellemiş ve söyleyeceği sözü ezberlemiş gibi sürat ve maharetle:
Hasan: “Şayet yakayı ele verecek olursam bir korsan olmak üzere idam edileyim de halk Alfons’un konağına bir âşık girmiş diyeceğine bir hırsız girmiş desin ki bu suretle sizin de iffetiniz muhafaza edilmiş olsun.”
Cuzella: (hayretle) “Garip düşünce.”
Lakırtının sonlarına doğru Cuzella gözlerini Hasan Mellah’ın yüzüne dikip ayıramıyordu. Son cevabını verdikten sonra gözlerini hâlâ ayırmayıp bir müddet daha baktı. Yerinden davranıp:
Cuzella: “Ayağa kalkmak isterim ama açık saçığım. Senin gibi babayiğitlere benim gibi bir mahcup kızcağız ‘Arkanızı dönünüz!’ diye rica ederse ricası kabul olunur.”
Hasan “Ah! En perişan hâlinizi görmek benim için en büyük saadettir. Lakin emrinizi reddetmek gibi bir edepsizlikte bulunmamaya o kadar mecburum ki hatta en büyük arzumu bile bu mecburiyet yolunda feda ederim.” dedi ve arkasını Cuzella’ya çevirip kız dahi mümkün mertebe gömleğiyle, filanıyla örtünerek yatağından kalktı. Hasan’ın karşısında durup yine söze başladı. Ama daima gözlerini çocuktan ayırmıyordu.
Cuzella: “Mademki beni seviyordunuz niçin başka bir yol ile bu hâlinizi beyan etmediniz de bu tehlikeli yolu buldunuz?”
Hasan: “Aklım bu kadar erebildi.”
Cuzella: (kütüphaneye gidip oradan bir resim çerçevesini alarak, bir resme bir Hasan’a baktıktan sonra) “Bu resmi tanıyor musunuz?”
Hasan: (resme ilk bakışında çehresi bozulup titreyerek) “Bu resim size nereden geldi?”
Cuzella: “Faslı bir tacirden alınmıştır. Alınalı bir seneden fazla oldu. Fakat kimin resmi, tanıyor musunuz?”
Hasan: “Evet tanıyorum, benim kendi resmim.”
Cuzella: “Sizin mi, sizin mi? Evet ben de öyle benzetmiştim.”
Hasan: “Cadiz deniz okulunda aldırdığım bir resimdir.”
Gerçi bu resim Hasan Mellah’ın resmiydi ki Hasan Mellah kızdan, bu resmin Faslı bir tacirden alındığı hakkında aldığı malumat üzerine babasının evinden yağma edilen eşyanın Cartagena’da satılmış olduğunu dahi anladı. Cuzella ise Hasan’ı o resimdeki durumuna koyup da uzaktan baktığında gerçekten karşısındaki deniz haydudunun, o resmin sahibi delikanlı olduğunu anladı.
Okuyucular bililer ki Cuzella, Pavlos’un yüzünü şeytan yüzüne benzettiği zaman bu resmi öğretmeni Marie’ye gösterip o vakit resmin çehresini “melek çehresi” diye vasfetmişti de Marie tabiatta bu kadar güzel bir yüz olamayacağını söylemişti. Şimdi Cuzella, tabiatta o kadar güzel bir çehre olabileceğini anladı değil, âdeta yüzün sahibini, bizzat, vücuduyla karşısında bulunmasıyla gözleriyle seyrediyordu. Şimdi kendisinin bu resim hakkında bilinen rağbeti derhâl karşısındaki haydut üzerine çevireceğine şüphe mi ister?
Şaşkınlık ve hayret daima sohbeti kesmekte olduğu gibi, bu defa da kesti. Bu esnada gerek Hasan’ın gerek Cuzella’nın kalbî hissiyatlarını tasvir mümkün değildir. Şu kadar var ki Cuzella’ya hayatından emniyet geldiği cihetle, evvelki telaş ve yürek çarpıntısı yok olacağı yerde, bir kat daha telaş, bir kat daha yürek çarpıntısı artmıştı. Hep, o zaten yaygın ve bilhassa uykusuzluk hâliyle mahmur olan gözleri süzülüp süzülüp, bayılıp bayılıp gider kâh alı al, moru mor ve kâh bembeyaz renklere girerdi ki Hasan Mellah dahi kızda bu değişiklikleri gördükçe yüreğinde bin hisler duyuyordu. Nihayet yine kız sözü açtı.
Cuzella: “Siz beni nerede ve ne vakit gördünüz? Ben sizi hiçbir yerde görmedim. Yalnız bu resim…”
Hasan: “Bendenize böyle bir sual etmemelisiniz. Farz ediniz ki sizi şimdi şurada gördüm. Âlemde her ümidi, her emeli sizin bu lütuf edici bakışınızdan ibaret bulunan bir biçare hakkında edilecek muamele neyse onu ifa buyurmanızı rica ederim.”
Cuzella: “Hayır, şu bulunduğunuz kıyafet çok tehlikeli bir kıyafet de onun için söylüyorum.”
Hasan: “Ne yapayım? Dedim ya! Tutulursam asılayım da tek sizi dillere düşürmeyeyim diye bu kıyafete girdim. Zaten hâlimden bu cihanda sırlara ve gizli şeylere vâkıf olan Cenabıhak’tan başka bir ferdin dahi haberi yoktur. Sizi dile düşürmemek, benim gibi samimi bir sevgili için ne kadar güçtür. Hatta yine söylüyorum ki eğer lütfunuza mazhar buyrulmayacak isem, eğer benim gibi bir biçarenin sizi sevmesini kabahat görüyorsanız, eğer bu küstahlığımın şu anda şurada mahv ve nabedid14 olması da isteniyorsa emrediniz de kendi kendimi şu kama ile vurayım!” diye Hasan kamasını çekmiş ve hiç şüphe yok dünyada şimdiye kadar gördüğü musibetler bundan sonra da devam edecek olup da kahır ve ümitsizlik içinde yaşamaktansa böyle bir peri çehrenin yüzüne baka baka son nefesini tamamlamayı büyük bir nimet saymıştı. Ancak kız kamayı görünce bir kere “Hay!” diye dizlerinin bağı çözülüp Hasan’ın eline sarılarak dizleri üstüne yığılıp kalması üzerine Hasan kamasını yerine koyup:
Hasan: “Aman affediniz. Bir büyük kusur ettim. Zihnimin perişanlığına veriniz. Burada kendimi vurmanın, sizin için en büyük rezalet olacağını şimdi anladım. İsterseniz uşaklarınıza, filana haber veriniz. Beni tutuklatınız ve yarın hükûmet assın.”
Cuzella: (ağlar gibi bir tavır ile) “Hiç ben seni ele verir miyim? Vallahi yüreğimin içinde saklarım. Fakat siz kimsiniz?”
Hasan: “Ben Cadiz şehrinde ticaretle meluf ve meşhur olan Sinyor Pavlos’un ortaklarındanım.”
Cuzella: (tam bir yürek çarpıntısıyla) “Ne dediniz, Pavlos mu?”
Hasan: “Evet!”
Cuzella: “Aman, sakın yanlışınız olmasın.”
Hasan: “Nasıl yanlışım olabilir ya, üzerimde kendi imzasıyla kâğıtlarım bile vardır.”
Korsan gemisinde haydutlar kendisini soydukları zaman, üzerinden çıkan evrakın ne olduğunu, okuma bilen olmadığı cihetle anlayamayarak bunları yine Hasan’a iade etmekte bir sakınca görmemişlerdi. Hasan’ın gemideki varı yoğu üzerinde olan eşyadan ibaret olduğundan bu kâğıtları koynundan çıkarmazdı. İlk defa olarak kızın karşısında çıkarıp önüne koydu. Evrakın içinde hangi memlekette bulunursa bulunsun kâğıt sahibine Pavlos namına istediği kadar para verilmesine dair bir açık emir olduğu gibi, Pavlos Kumpanyası gemilerinde çalışan kaptan ve tayfaların hepsine hitaben dahi bir emir olup hepsinin kâğıt sahibinin her bir emrini icra edecekleri beyan olunmuştu. Bunlardan başka yine Pavlos’un imzalı ve damgalı kâğıtlar, üzerinde de birtakım emirler, mektuplar daha vardı. Kız bunları birer birer gözden geçirdikten sonra:
Cuzella: “Evet, bunlar Pavlos’un emirleri ama…”
Hasan: “Evet, emirleri ama…”
Cuzella: “Pavlos kendisi buradadır.”
Hasan: “Zannıma göre sizin bu lakırtınızda yanlışınız vardır.”
Cuzella: “Hayır, yanlışım yoktur.”
Hasan: “Benim hiç yoktur ya.”
Cuzella: “Ben size Pavlos’un bu yakında buraya geleceğine dair bir mektubunu, hem de işte yine böyle damgalı kâğıt üzerine yazılmış bir mektubunu gösterirsem ne dersiniz?”
Hasan: “Pavlos’un böyle bir mektubunu hiç ümit edemem. Zira İspanya kralı payitahtından nasıl ayrılabilir, Pavlos ticarethanesinden bir yere ayrılamaz.”
Cuzella: “Şimdi görürsünüz ya!”
Gidip içinde birtakım kâğıtlar dolu olan şu bildiğimiz kutu içinde Pavlos’un kendisine yazmış olduğu son mektubu aldı, getirdi. Gerçekten bu mektubun damgası, Hasan’da bulunan kâğıtların aynı idi. Yazının uyuşması ise bir zarar getirmez. Zira yazının kâtiplerin hattı olacağı malumdur. Ancak imzaca dört nokta farkı vardı. Şöyle ki Hasan’ın elinde bulunan kâğıtların imzasında fazla nokta yokken Pavlos’un mektubundaki imzasının şifresinde dört nokta görülüyordu. Hasan bu noktaları görünce işi anladı.
Hasan: “Evet, bu imzayı anladım. Buraya gelen zat dahi Pavlos’tur. Ancak Beşinci Pavlos’tur.”
Cuzella: “O ne demek?”
Hasan: “O şu demektir ki Pavlos namı beş kişi arasında ortaklaşadır. Birincisi asıl Pavlos’tur ki imzasını doğrudan doğruya yazar. Ondan sonra ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi olup bunlardan ikincisi imzasının şifresine bir, üçüncüsü iki, dördüncüsü üç, beşincisi dört nokta atar. Ben Üçüncü Pavlos olduğum için icap edip de Pavlos imzasını kullanacak olsam iki nokta atarım.”
Cuzella: “Acayip! Siz de Pavlos imzası koyabilirsiniz ha?”
Hasan: “Evet!”
Cuzella: “Hem siz Üçüncü Pavlos olup bize gelen Pavlos beşinci olduğuna göre siz daha büyüksünüz demek olur.”
Hasan: “Bizde büyüklük sermaye nispetindedir. Benim sermayem ise kendi tarafımdan kazanılmış bir şey olmayıp babamdan miras kalmıştır.”
Cuzella: “Şimdi siz bize gelen Beşinci Pavlos’un kim olduğunu tanırsınız demektir.”
Hasan: “Kim olduğunu tanımam, yalnız imzasını tanırım.”
Cuzella: “Ya o sizi?”
Hasan: “İhtimal ki tanır. İhtimal ki görsem ben de onu tanırım. Lakin bizim vazifemiz yalnız imzalarımızı tanımaktan ibaret olup yekdiğerimizle tanışıklığımız yoktur. Şu kadar var ki Birinci Pavlos hepimizi tanır. Fakat sakın birisi sizi kündeden atmaya çalışmasın. Eğer pederiniz bu size gelen Pavlos ile bir alışveriş edecek olsa…”
Cuzella: “Ben de bunu düşünüyorum ya! Hem alışverişi büyük ve mühim bir şeydir. Herifin yüzü ise şeytan çehresine benziyor. Benim aklıma ne geliyor biliyor musunuz? Sizi burada saklayıp herifi size göstermek istiyorum.”
Hasan: “Ben burada nasıl saklanabilirim ya?”
Cuzella: “Ben sizi yüreğimde saklarım demedim mi? Üçüncü Pavlos olduğunuz için değil. Yalnız bu resmin müşahhası15 olduğunuz için. Hatta sizi saklayacağımı, daha sizden kim olduğunuzu sormadan ve kim olduğunuzu öğrenmeden vadetmiştim. Benim bu odama kimse giremez. Sizi burada saklarım.”
Hasan: “Ah! Hakkımda gösterdiğiniz bu kadar teveccühe nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Demek oluyor ki beni kulluğunuza kabul ettiniz.”
Cuzella: “Sizin tarafınızdan gördüğüm hüsnükabul ile kendimi mesut addetmekteyim.”
Hasan: “Öyleyse mesut olacağım demektir.”
Çocuğun bu cevabı üzerine kıza ansızın bir durgunluk geldi. Hasan cümleden ziyade bu durgunluğa ehemmiyet vererek “Ama bu sualime bir cevap beklerim.” diye yine dizleri üzerine çökerken kız kolundan tutup kaldırarak “İşte bu sözün de cevabı.” diye elini Hasan’a uzattı. Hasan kızın elini alarak öptükten sonra, artık dünyaya yeniden gelmişe döndü.
Cuzella kendi hâl ve şanına dair Hasan’a pek çok şey söyledi. Hatta babasının kendisini Pavlos’a vermek için zorladığını açtığı zaman Hasan aşırı derecede bir kıskançlık hâli göstermesi üzerine kız, “Korkma efendim, korkma, sen beni kabul ettikten sonra ben senin esirin bile olurum. Zaten şimdiye kadar gönlümün en büyük üzüntülerini resmin temaşasıyla defederdim. Şimdiden sonra dahi hayalinle teselli bularak en büyük musibetlere bile göğüs verebilirim.” diye yeni âşığına teminat verdiği gibi, resmin temaşasıyla nasıl vakitler geçirdiğini dahi anlattı.
Hasan ise “Ben de bu yolda hayatımı, ömrümü ortaya koyarak çalışmak için hiçbir mâni, hiçbir zahmet düşünemiyorum.” diye âşıkane sadakat yolunda her türlü güçlüğü göze alacağına söz vermiş oldu. Kız Hasan’ın yüzüne bakmakla doyamaz, Hasan da kızın yüzündeki lütufkârlık delillerini okuya okuya bitiremezdi. Bir aralık yine başını göğsüne eğip bir tefekkür deryasına daldı. Kim bilir geçmişteki durumları hâldekilerle karşılaştırdıktan sonra da onları gelecekteki durumlara uydura uydura ne neticeler çıkardı ki gözleri yine yaş ile doldu. Hatta bu yaş, bir keder yaşı mıdır yoksa bir emelle mi ilgilidir, onu bile bilemiyoruz. Gözleri kızın gözlerine tesadüf edince Cuzella bu hâlin sebebini sordu.
Hasan: “Hayır, ümitsizlikle gözlerim dolmadı. Bana vadettiğin saadetlerin övüncüne, sevincine havsalam tahammül edemiyor da onun için…”
Cuzella: “Mademki bir seneden beri tapmakta olduğum resmin müşahhasını sende buldum, her nasıl teminat istersen verebilirim ki bu gece sana gösterdiğim histen ayrılmayacağım. Lakin seni böyle üzüntülü görmek istemem. Hatta dediğin gibi övünç ve sevinci havsalana sığdıramıyorsan bile yine teessüf ederim. Zira sevince tahammül edemeyen adam, ümitsizliğe hiç tahammül edemez.”
Hasan: “Ben bir kere yüzünüzü yakından görmek, bir de ayağınızın tozuna hâlimi arz etmek için ölümü gözüme almışım demektir. O kadar emniyetsizlik üzerine şimdi bu derece ümitler peyda edersem bu övüncü nasıl havsalama sığdırabilirim?”
Biz ki Hasan’ın hâlini bir dereceye kadar öğrendik. Biçare çocuk haydutlar içinden kurtulabilmek yolunu arayıp bulamamakta iken, şimdi bir de maddi ve manevi en büyük saadet yolunu bile bulmuş olması üzerine ne kadar sevinmekte olduğunu muvazene edebiliyoruz. Ama bakalım Hasan sırf bu memnun hâl içinde miydi? Haydutlardan henüz kurtuldu mu ya? Arkadaşları hâlâ avluda. Konak içinde bu kadar eğlendiği hâlde eli boş çıkarsa en evvel arkadaşları ne derler? Gerçi orada kız kendisini saklayacak. Lakin çıkmak lazım geldiği zaman nasıl çıkacak?
Hasılı, Hasan’ın gözüne yaş getiren şey keder miydi? Yoksa sevinç miydi? Burası bilinemez. Özellikle de çocuğun önceki hâllerini bilmiyoruz ki durumu güzelce muhakeme edelim.
Her ne hâl ise iki âşık ve âşıkanın sohbetleri bir iki saat sürdü. O gidişle sabaha kadar da sürecekti. Ancak fevkalade bir vaka ortaya çıktı ki sohbeti değil ortalığı dahi karmakarışık etti.
İkinci Bölüm
Sohbeti değil ortalığı dahi karmakarışık eden vakanın başlangıcı, insanın tüylerini ürpertecek kadar acı bir ıslık idi ki bahçe kapısı cihetinden geliyordu. Bu ıslığı işitince Hasan Mellah yerinden fırladı. Cuzella “Ne oldu, nedir o ses?” sualini sorarken bir ıslık dahi pencere altından geldi. Hasan kızın yüzüne bakınca ölü benzi gibi bir beniz gördü. “Siz ne kadar korkuyorsunuz, işte basılmışız demek. Asılacak, idam olunacak benim. Bizi şimdi tutup da deniz haydudu diye asarlar, sizin namusunuz halelden muhafaza edilmiş olur.” dedi. Kız ise “Seni yüreğimde saklarım demedim mi? Saklarım, sen korkma!” sözleriyle Hasan’a teselli verip Hasan “Hayır, saklı olduğum yerde beni bulurlarsa o zaman sizin için hem daha ayıp hem de tehlikeli olur.” diye kabul etmemek istediyse de Cuzella “Ben seni bir yere, bir suretle saklarım ki bulunmak ihtimali yoktur.” diye kütüphanenin alt dolabını açtı. Dolabın derinliği bir buçuk metre kadar olup en büyük ciltlerden yalnız bir sıra kitap dizilmişti. Kız, Hasan’ın da yardımını isteyerek kitapları çıkardılar. Hasan dolabın içine girdikten sonra kız yine kitapları ön tarafa dizip o hâle koydu ki dolap açılıp da bakılsa hıncahınç kitap dolu zannolunurdu. Cuzella ile Hasan Mellah bu ameliyatta bulundukları müddet bahçede gürültü çoğaldı. Bir aralık pencere altında bir, iki, üç kişi toplanıp boğuk sesler ile “Arkadaş! Arkadaş!” diye seslenmişlerdi. Sonra uzaktan uzağa silah şakırtıları işitilmekle o üç kişi oradan savuştular. Sonra kalın ve dik bir ses: “Hay! Konak halkı daha uykuda mısınız? Kalkınız. Konağınızı hırsızlar basmış da haberiniz yok mu?” diye haykırıp. bu sesten biraz sonra dahi uşaklar dairesi tarafından ayak patırtıları ve sesler gelmeye başladı. Jandarmalar bahçe içinde tavşan kovmakta bulunan tazılar gibi sekiyorlar, sıçrıyorlardı. Derken bir ses “Ha, işte birisi burada!” dedi. Diğer bir ses “Na, işte birisi de kaçıyor, çeviriniz!” diye bağırdı. Bunu müteakip bir, bir daha silah patladı.
Gürültü bir dereceye geldi ki, mahşer gibi!.. Alfons dahi uyanıp telaşla dışarıya fırladı. Bir yandan zaptiyeler bağırır, bir yandan uşaklar telaş eder, bir tarafta dahi birkaç zaptiye yakalamış oldukları bir hırsızı döverler ve yine o tarafta hırsız dayak yemiş köpek gibi inler.
Hasılı, Alfons, zaptiyelerin kumandanı bulunan teğmen ile beraber gürültüyü yatıştırdı. Üç hırsızı tutmuşlar, birisini darp ettiklerinin sebebi kaç kişi olduklarını söyletmek içinmiş. Herif dayağa dayanamayarak “Dört kişiydik, birisi şuradan konağın içine girdi.” diye Hasan Mellah’ın girmiş olduğu ağacı gösterdi. Dolayısıyla zaptiyeler, uşaklar çepeçevre konağın etrafını sardılar. Teğmen ile Alfons ve bir uşak, bir de onbaşı konağın içine girip aramaya başladılar.
En evvel Cuzella’nın odasına girecekleri tabiidir. Kızı uykuda buldular. O kadar derin uykuya dalmış ki bu kadar gürültüyü duymamış! Babası kızı uyandırdı. Cuzella uyku sersemliğiyle, gece yarısı buraya gelmekte mana nedir, diye pederini azarlamaya başladı. Alfons “Ne diyorsun be canım! Konağı haydutlar basmışlar. Üçünü tuttuk, birisi işte senin pencerenden içeriye girmiş, şimdi onu arıyoruz. Kalk bakalım!” yollu tafsilat vererek ve bir yandan dahi kızın göstermekte olduğu korku ve dehşeti teskin ederek aramaya başladılar. Odanın her tarafını aradılar. Kimseler yok. Ne yatak altı kaldı ne kütüphane ne müze… Kütüphanenin içine insan değil, kedi bile giremezdi. Zira kitaplar sımsıkı birleştirilmişti! Sonra konağın içini iğne arar gibi aradılar. Helalara, kuyulara, su hazinesine varıncaya kadar hep aramadıkları bir yer bırakmadılar. Mümkün değil kimseyi bulamadılar.
Alfons: (kızına) “Canım, işte şu ağaçtan gelmiş, girmiş diyorlar. Hiç duymadın mı? Görmedin mi?”
Cuzella: “Duydum, duydum.”
Zaptiye teğmeni: “Duydunuzsa söyleseniz ya!”
Cuzella: “Sizin gürültünüzden evvelceydi.”
Alfons: “Öyle olacak ya! Ee, ne oldu bakalım?”
Cuzella: “Odanın içinden bir hayal, biraz da şamata ile pencereden çıkıp kaçıyor gibi bir şey gördüm ama ehemmiyet vermemiştim.”
Alfons: “Amma ehemmiyet verilmeyecek şey ha! İşte hırsız o imiş.”
Zaptiye teğmeni: “Demek oluyor ki pencereden çıkıp o da bahçeye girmiş.”
Onbaşı: “Öyle olmalı.”
Bunun üzerine odanın yalnız penceresini açık bulup kapısının arkadan sürmeli bulunması dahi hırsızın ancak oda içine kadar girebildiğini ve gürültüyü duyunca yine girdiği mahalden kaçtığını ispat etmesine ve hele oda içinde bir şeyin eksik olmadığı dahi hırsızın hiçbir şey çalamadan kaçtığını meydana koyduğuna binaen, herifin her hâlde konak içinde olmadığına hükmedilmiş ve bahçeyi dahi enine boyuna aradıkları hâlde, herif bulunamayınca artık kaçtığına inanılmıştı.
Zaptiyeler, üç hırsızı alıp gittiler. Alfons ise kızını korkudan muhafaza etmek için birkaç lakırtı söyleyip nihayet kız işin hiç farkında olmadığı ve şimdi yatarsa rahat rahat uyuyabileceği hakkında pederine teminat vermekle o dahi “Ben de gidip rahatıma bakayım. Köpekler bir hamle ettilerse biz de ağızlarına sırık sokup dişlerini kırdık. Artık bir daha gelemezler.” diye çıktı, odasına gitti.
Lakin bunların ikisinin de sabaha kadar gözlerine uyku girdi mi zannedersiniz? Alfons bin türlü dehşetlerin, merakların hücumuyla uyuyamadı. Kız ise kütüphane içindeki sevgilisiyle meşguliyetten dolayı uyuyamadı. Şöyle ki:
Babasını baştan savdıktan sonra kütüphanenin alt dolabının kapısını açıp kitaplar arkasından ve dolap içinden çıkan bir ses ile aşağıdaki gibi konuşmaya başladılar.
Cuzella: “Herifleri tuttular, götürdüler.”
Hasan: “Size kurban olsunlar.”
Cuzella: “Burasını da açtılar ama senin burada olduğuna şüphe bile etmediler.”
Hasan: “Beni lütuflarınızla muradıma erdirmek için ölümden alıkoydunuz demek. Fakat çıkıp bir daha yüzünüzü görmeyecek miyim?”
Cuzella: “Bu gece, yarın ve belki bir iki gün kadar olamayacak.”
Hasan: “Aman! Ben bir daha yüzünüzü görmek için ölüme razıyım.”
Cuzella: “Ben razı değilim. Şimdi bu lakırtıları bırakalım da biraz işimizi düşünelim.”
Hasan: “Bu hâlde mi?”
Cuzella: “Zararı yok, bu kadarcık bir azaba katlanalım. Ölümü gözüne alan bir adam için bu kadar azap çok değildir.”
Hasan: “Hakkınız var; hayatım, ölümüm elinizdedir.”
Cuzella: “Ben bu sırrı öğretmenim Marie’ye açmak isterim.”
Hasan: “Ondan emin olabilecek misiniz.”
Cuzella: “Senden emin olduğum kadar…”
Hasan: “Öyleyse pek münasip. Zaten bana da bir vasıtanın lüzumu vardır. Bir emir yazıp da para, elbise, filan getirtmek isterim. Buradan şu kıyafetle çıkmak, kendimi ilan etmek demektir.”
Cuzella: “Marie hepsini yapar. Lakin biz seninle ne yapacağız?”
Hasan: “Her emri sizden alacağım.”
Cuzella: “Ben durumu doğrudan doğruya babama söyleyeceğim.”
Hasan: “Siz bilirsiniz ama bu gece yahut yarın değil ha!..”
Cuzella: “Hayır, hele bu geceki vakanın üzerinden biraz vakit geçsin, bakalım.”
Hasan: “Şimdi sorulacak bir şey değil ama sabredemiyorum, soracağım. Ya, Allah korusun, babanız itiraz edecek olursa?”
Cuzella: “O zaman da emir senin.”
Hasan: “Her hâlde benim mi?”
Cuzella: “Onu anlayamadım.”
Hasan: “Yani demek istiyorum ki sizi başka bir memlekete davet edebilecek miyim?”
Cuzella: “Dünyanın öbür ucuna kadar. Yalnız buna mecbur olmayınca, pek ziyade mecburiyet görmeyince teşebbüs etmeyeceğiz. Zira ne kadar olsa babamızdır. Ne kadar olsa baba evidir, pek kolay terk edilemez.”
Bunlar şu kadarcık konuşmayı bir hayli vakitte edebildiler. Zira Alfons’un gelip dinlemesi veyahut gece ve her taraf sessiz olmak münasebetiyle lakırtılarının Alfons’a kadar gitmesi gibi ihtimaller bir taraftan tazyik ettiği gibi diğer taraftan da gerek kızın ve gerek Hasan’ın akşamdan ve belki de gündüzden beri geçen hâller üzerine yürek çarpıntıları artık kemale varmış olduğundan üç kelimeden ibaret bir lakırtıyı bile üç defa nefes almayınca söyleyemezlerdi.
Şafak söktü. Uşaklar, bahçıvanlar filanlar kalkıp birer ikişer hırsızın çıkmış olduğu ağacı ziyarete geliyorlar ve orada birbiriyle ettikleri lakırtıyı ta kütüphane içindeki Hasan’a kadar işittirebiliyorlardı. Dolayısıyla kız mecburen kütüphanenin kapısını kilitleyip yatağına geldi. Geldi ama hayalini dolap içindeki Hasan’a arkadaş bıraktı.
Hasan ile Cuzella’nın aşkları hakkında buraya kadar verdiğimiz malumat kısaca muhakeme edilecek olsa bunların alakalarının bu kadar süratine hayret olunur. Gerçi Cuzella, Hasan’ın resmiyle daha iştigal ede ede zaten bir dereceye kadar ona gönül vermişse de bir kimseye âşık olabilmek için onun sadece yüzü yetmeyip ahlak da güzellik kadar gereklidir. Hele Hasan ise o geceye kadar kızı rüyada bile görmemişti. İşte işin bu ciheti düşünülürse hayret değil, bu alaka ihtimal ki istibat bile edilir.
Ancak bu yolda edilecek muhakemeleri eksik bırakmayıp etrafıyla etmek lazımdır. Gerçi âşık olmak için yalnız güzellik yetmeyip ahlak dahi lazımdır. Ya gece yarısı hırsızlık ve icabına göre yaralama ve lüzumuna göre katli bile göze aldırmış ve özellikle deniz haydudu olmak münasebetiyle tutulduğu anda asılacağını bilip durmakta bulunmuş olan bir herif, haydut olmadıktan başka şayet âşık sıfatıyla gelip de tutulursa kızın iffet şöhretine halel geleceğinden, bu iffeti muhafaza için asılmayı dahi göze aldırmak kadar bir ahlak örneği olabilir mi? Öteden beri simasından hoşlandığı bir adamdan ilk görüşmede böyle bir örnek dahi görürse Cuzella’nın derhâl kalben bağlanması pek tabiidir. Hasan’a gelince; biçare çocuk, kendisini eşkıyanın melunca arkadaşlığından kurtarmayı ve özellikle de daha evvelki tehlike bir yana, haydutlar elinden canını kurtardıktan sonra arkadaşlıklarından da sıyrılmayı dünyaya yeniden gelmiş olmak kadar büyük bilirken bir de tenha bir mahalde, öteden beri resmine tapmakta bulunan bir melek yüzlünün, kendisine hürriyetini, hayatını, vücudunu teklif ettiğini görür ve bu hâl zaten büyük bir saadet olmaktan başka, kendi selametinin dahi temel vesilesi olduğunu müşahede ederse alaka etmez de ne yapar?
Hem de böyle, kendiliğinden doğan bu alakanın, en büyük kuvvet ve şiddetiyle doğmuş olacağı dahi başkaca üzerinde durulmaya değer bir durumdur.
Sabah oldu, güneş doğarak âleme taze bir neşe getirdi. Bir aralık Cuzella’nın hizmetçisi Angelino, yanına girip sütlü kahvesini getirdi. Cuzella o gece bir hayli müddet uyanık kalıp acıktığından kahvenin pandispanyasını ziyadece istedi. Kız pandispanyayı getirmeye gidince derhâl kalkıp iki satır bir mektup yazdı, hazırladı. Sonra hizmetçi döndüğünde mektubu verip bir uşak ile beraber rahibeler cemiyetine giderek, mektubu Öğretmen Marie’ye vermesini tembihleyerek kızı savdı. Ondan sonra kütüphane kapısını açarak ve birkaç kitap çıkarıp bu suretle dar bir pencere peyda ederek pandispanyayı kahveye batırıp Hasan’ın ağzına vermeye başladı. Bu hâle Hasan hayretle, kız bir dereceye kadar üzülerek bakıyordu. Ancak Cuzella “Seni güvercinim gibi besliyorum.” demesiyle Hasan böyle bir lütfa pek ziyade memnun oldu ve Hasan’ın memnuniyeti kızı dahi memnun etti.
İhtiyatın bu derecesi konağın içini arayacakları zamana mahsus olduğuna göre, Hasan’ın hâlâ mahpus kalmasının, aşırı bir ihtiyat olduğu açıktır. Fakat ne fayda ki ister korkuya yorulsun ister başka bir şeye, biçare Hasan bu dar mahbes içinde mahpusluk belasını biraz çekmeye mecbur oldu.
Cuzella âdeta iki adamın kahvaltı edebileceği kadar pandispanyayı tamamen Hasan’a yedirip kendisi o sabah kahvesiz kaldı.
Tam güvercinini besleyip yuvasının dahi kapısını kapayarak ayağa kalkmıştı, pederinin hizmetkârı gelip Alfons’un biraz kendisini görmek istediğini haber verdi ve Cuzella’nın uygun görmesi üzerine hizmetkâr gidip biraz sonra Alfons geldi.
Alfons: “Geceyi nasıl geçirdin kızım?”
Cuzella: “Sizden sonra pek vahşet geldi.”
Alfons: “Niçin haber vermedin öyleyse?”
Cuzella: “Sizi rahatsız etmeyeyim diye. Lakin şimdi Marie’ye bir mektup yazdım. Gelsin, bir iki gün birlikte oturalım.”
Alfons: “Pek isabet ettin. Beni hükûmetten çağırdılar. Malum ya, haydutlar işi içindir. Oradan da biraz Sinyor Pavlos’a gideceğim. Selam götüreyim mi?”
Cuzella: “Nasıl olur ya!”
Alfons: (yılışarak) “Nasıl olacak ya, dostunuz Cuzella mahsus selam edip hatırınızı da sual eder, diyeceğim.”
Cuzella: (soğuk bir çehre ile) “Ben böyle demiyorum ki…”
Alfons: “Ah ne inatçısın, ne dik başlısın. İşte ben böyle söyleyeceğim. Zaten senin bir özür borcun yok muydu?”
Babası şu lakırtı üzerine kızından şiddetli bir cevap alacağını tahmin ettiği cihetle sözünü bitirir bitirmez “Seni bu kadar gördüm ya, artık gideyim.” diyerek kapıdan çıktı ve kızın hazırlamış olduğu lakırtılar ağzında kaldı.