Kitabı oku: «Savaş ve Barış II. Cilt», sayfa 6
XVI
Nataşa’nın hastalığını öğrenen Kontes, tamamen iyileşmemiş ve güçsüz olduğu hâlde Petya ve ev halkıyla birlikte Moskova’ya gelmişti. Rostof ailesi, Mariya Dimitriyevna’dan kendi evlerine taşınıp artık tam anlamıyla Moskova’ya yerleşti.
Nataşa’nın hastalığı çok ciddiydi ve bu yüzden hastalığın nedeni, daha önceki davranışları ve nişanlısından ayrılması unutulmuş; bu da hem kendisi hem de ailesi için iyi olmuştu. Çok hasta olduğu için olup bitenlerden ne ölçüde kabahatli olduğu düşünülmüyordu bile. Yemiyor, uyumuyor, öksürüyor ve mum gibi eriyip bitiyordu Nataşa. Doktorların davranışı, tehlikenin çok ciddi olduğunu gösteriyordu. Onu iyileştirmekten başka şey düşünülemezdi. Doktorlar hem tek geliyor hem de konsültasyon yapıyorlardı. Fransızca, Almanca Latince bir yığın laf söylüyorlardı. Birbirlerini eleştiriyorlar, bildikleri bütün hastalıkların iyileştirilmesine yarayan çeşitli ilaçlar veriyorlardı. Ama canlı bir insanın başına bela olan tek tek hastalıklardan hiçbirini anlamak kabil olmadığı gibi Nataşa’nın çektiği hastalığı da anlayamayacakları çünkü her canlı insanın kendine özgü özellikleri olduğu; kendine özgü, yeni, karmaşık ve tıbbın bilmediği rahatsızlıklar çekebileceği; bunların tıp kitaplarında yazılı akciğer, böbrek, deri, kalp vs. hastalıkları değil, bu organlarda baş gösteren sayısız dertlerin sayısız bileşimlerinden biri olabileceği -evet, bu basit düşünce- hiçbirinin aklına gelmiyordu. Bunu hiçbiri düşünmüyordu, büyücünün büyü yapamayacağını düşünmediği gibi. Çünkü onların işi, hastalıkları iyileştirmekti. Bunun için para alıyorlardı ve hayatlarının en güzel yıllarını doktor olmak için harcamışlardı. Çok yararlı oldukları için de düşünemiyorlardı bunu ve gerçekten de Rostof ailesi için çok yararlıydılar. Yararları, hastaya çoğu zaman zararlı maddeler -az miktarda verildikleri için bu zarar gözden kaçıyordu- yutturmalarından değil; hastanın ve onu sevenlerin manevi ihtiyaçlarını karşılamalarından ileri geliyordu. Bundan ötürü yalancı doktorlar, üfürükçüler ve homeopatlar her zaman vardı ve varlıklarını da her zaman koruyacaklardı. İnsanın acı duyduğu zaman ihtiyacı olan o ezelî umudu, yani rahatlama umudunu sağlıyorlar; şefkat ve kendisiyle ilgilenildiğini görme ihtiyacını karşılıyorlardı onlar. Çocukta en ilkel bir şekilde görülen ihtiyacı, berelenen bir yerin ovuşturulması ihtiyacını gideriyorlardı. Bir yerini inciten, acıtan çocuk, annesinin ya da babasının kollarına atılır hemen; acıyan yeri ovuşturulup öpülünce rahatlar. Kendisinden daha güçlü ve akıllı kimselerin, ağrısına bir çare bulamaması söz konusu değildir çocuk için. Rahatlama umudu ve annesinin acıyan yerini ovuştururken gösterdiği şefkat yatıştırır onu. Nataşa için de doktorlar, ufusunu öpüp okşayarak arabacıya, Arbatski Alanı’ndaki eczaneden bir ruble yetmiş kapike bir tozla güzel bir kutu içine konmuş haplar getirten ve bu ilaçları, zamanını hiç geçirmeden iki saatte bir kaynamış su ile alırsa acısının hemen geçeceğini söylemeye yarayan kimselerdi. Belli zamanlarda alınan bu haplar, bu sıcak içecekler, tavuk köfteleri, doktorun yerine getirilmesi zorunlu tavsiyeleri olmasa Sonya, Kont ve Kontes ne yaparlardı; hiçbir şey yapmadan nasıl dururlardı? Eğer Kont, Nataşa’nın hastalığı için binlerce ruble harcadığını bilmese, iyileşmesi için daha binlerce rubleyi esirgemeyeceğini düşünmese, yine binlerce ruble harcayıp yabancı ülkelere götürüp doktorlara göstermeyi tasarlamasa; Metivier ile Feller’in hastalığı anlamadıklarını, Frise’in anladığını, Mudof’un ise çok iyi bir teşhis koyduğunu ayrıntıları ile açıklama imkânını eline geçirmemiş olsa sevgili kızının hastalığına nasıl dayanabilirdi? Kontes, doktorun tavsiyelerine gerektiği gibi uymuyor diye hasta Nataşa ile kavga etmese ne yapardı?
Üzüntüsünü unutturan bir sinirlilikle şöyle derdi Kontes:
“Bu doktoru dinlemezsen hiçbir zaman iyileşemezsin. Şaka değil bu, zatürreye çevirebilir bu!”
Anlamını başkalarının da bilmediği bu kelimeyi söylemesi bile, içine su serperdi onun. Sonya da doktorun söylediklerini yerine getirmeye hazır olmak için başlangıçta üç gece soyunmadığını ve küçük altın kutudaki pek az zararlı hapları zamanında almak için geceleri pek uyumadığını düşünmese ne yapardı? Kendisini hiçbir ilacın iyileştiremeyeceğini, bütün bunların anlamsız olduğunu söylemesine rağmen kendisi için bu kadar fedakârlık yapıldığını, belli saatlerde ilaç alması gerektiğini görünce Nataşa bile memnun oluyordu. Tedaviye inanmadığını ve hayatına değer vermediğini gösterebilmek için doktorun söylediklerine aldırış etmeyerek için için memnuniyet duyduğu bile oluyordu.
Doktor her gün geliyor, nabzını yokluyor, diline bakıyor ve bitkin yüzüne aldırış etmeden şakalaşıyordu onunla. Ama peşinde telaşla koşuşan Kontes olduğu hâlde öteki odaya geçtiğinde ciddileşiyor ve başını düşünceli bir tavırla sallayarak tehlikeli olmakla birlikte, bu son ilacın etkisine güvendiğini, beklemek gerektiğini söylüyor ve sözlerine devam ederek hastalığın daha çok ruhi olduğunu, ancak…
Kontes kendisinden de doktordan da saklamaya çalışarak onun eline bir altın sıkıştırıyor ve içi rahatlamış olarak hastanın yanına dönüyordu.
Nataşa’nın hastalığının belirtileri: Az yemesi, az uyuması, öksürmesi ve sürekli neşesizlikti. Doktorlar, hastanın tıbbi denetimden uzak tutulamayacağını söylüyorlar; kentin boğucu havasının dışına çıkarmıyorlardı onu. Bu yüzden Rostoflar 1812 yaz mevsiminde köye gitmediler.
Yığın yığın hap, damla, toz almış olmasına -ilaç şişelerinden ve kutularından, bunları çok seven Madam Schoss büyük bir koleksiyon oluşturmuştu- alışık olduğu açık havadan uzakta yaşamasına rağmen Nataşa’nın gençliği galebe çalmıştı. Duyduğu üzüntü ve acı; günlük hayatın izlenimleriyle gitgide azalmış, şiddetini yitirmiş, geçmişin derinliklerine yavaş yavaş itilmiş ve Nataşa vücutça düzelmeye başlamıştı.

XVII
Nataşa sakinleşmişti ama daha neşeli değildi. Neşeli hayatın bütün dış şartlarından, balolardan, gezintilerden, konserlerden, tiyatrolardan kaçınmakla kalmıyordu ve arkasından bir ağlama gelmeden güldüğü de olmuyordu. Şarkı da söyleyemiyordu. Gülmeye ya da bir başına şarkı söylemeye kalkınca gözyaşlarına boğuluyordu. Pişmanlıktan gelen, o artık geri dönmeyecek olan tertemiz zamanlara adanmış olan, mutlulukla geçireceği genç hayatını boşuna ziyan edişinden doğan kırgınlıktan kaynaklanan gözyaşlarıydı bunlar. Gülmek ve özellikle şarkı söylemek, üzüntüsünü ayağa düşürmek gibi geliyordu ona. Beğenilmek de istemiyordu, kısıtlaması gereken bir gösteriş eğilimi yoktu içinde. Bütün erkeklerin, onun gözünde Soytarı Nastasya İvanovna’dan farklı olmadığını hissediyor ve bunu söylüyordu. Yüreğinin derinliklerinde bir şey, her çeşit zevki yasaklıyordu ona. Genç kızlık çağının bütün o eski, tasasız, umut dolu yaşama ilgileri kaybolup gitmişti. En sık ve en fazla acı duyarak güz aylarını, avları, yaşlı amcayı ve Nicolas ile Otradnoye’de geçirdikleri Noel yortularını anımsıyordu. O zamanların bir tek gününü geri getirmek için neler vermezdi! Ama geri dönmemecesine geçip gitmişti bunlar. Ne var ki yine de yaşamak zorundaydı.
Eskiden sandığı gibi dünyadaki insanların hepsinden daha iyi görmüyordu kendisini. Daha fena bir kimse olduğunu düşünmekten tat alıyordu. Ancak bu, büyük bir anlam taşımıyordu onun için. Buna inanıyorum ama peki sonra? diye de soruyordu. Sonrası hiçti. Hiçbir tadı yoktu hayatın ve geçip gidiyordu. Kimseye yük olmamaya, engel olmamaya çalışıyor gibiydi Nataşa. Kendisi için bir şey istemiyor, evdeki herkesten kaçıyordu. Yalnızca kardeşi Petya’nın yanında bir iç huzuru duyuyordu. Onunla birlikte olmayı, başkalarının yanında olmaktan çok daha fazla seviyordu. Baş başa kaldıkları zaman güldüğü bile oluyordu. Evden dışarı hemen hemen çıkmıyor ve gelen konuklar arasında da yalnızca bir kişiden, Piyer’den hoşlanıyordu. Kimse Kont Bezuhof kadar şefkatle, özenle, ciddiyetle davranamazdı ona. Bu şefkati yarım yamalak seziyordu Nataşa ve bundan ötürü onunla birlikte olmaktan hoşlanıyordu. Ama bu şefkatten ötürü ona borçlu duymuyordu kendini. Çaba harcamadan iyi olan bir kimseydi Piyer. Herkese iyi davranmak, onun için o kadar doğaldı ki üstün bir nitelik olarak görünmezdi. Piyer’in, onunla konuştuğu sırada acı anılarını tazelemekten korkarak kimi zaman şaşırdığını, sıkıldığını fark ediyordu Nataşa. Bunu, onun iyi kalpliliğine, kendisine karşı olduğu gibi herkese karşı da duyduğu utangaçlığa verirdi.
Nataşa büyük heyecan duyduğu bir anda, özgür bir erkek olsa diz çöküp onun elini ve gönlünü isteyeceği konusunda ağzından kaçırdığı sözlerden sonra Piyer, ona hislerinden hiç söz etmemişti. O zaman Nataşa’yı bunca avutmuş olan bu sözler, ağlayan bir çocuğu avutmak için söylenmiş anlamsız sözler gibiydi şüphesiz. Piyer evli olduğu için değil, aralarındaki ahlaki engellerden ötürü -ki bunların yokluğunu Kuragin’in yanında derinden hissetmişti- onunla olan ilişkisinde, kendisinde ve çok daha az bir ihtimalle Piyer’de bir aşk duygusu uyanması şöyle dursun, birkaç örneğini bildiği ve erkekle kadın arasında gerçekleşebilen şefkatli ve şairane bir dostluğun doğabileceği bile aklından geçmemişti.
Rostofların, Otradnoye’den komşusu olan Agrafena İvanovna Belova; Moskova’nın kutsal yerlerini ziyaret için “Büyük Perhiz” sonunda gelmişti. Nataşa’ya bir süre kendini dine vermesini önermiş, o da bunu sevinçle kabul etmişti. Sabah erken dışarı çıkması doktorlarca yasaklanmış olmasına rağmen Rostoflarda her zaman yapıldığı gibi evde üç dua dinlemekle yetinmeyerek Agrafena İvanovna gibi hiçbir akşam, öğle ve sabah ayinini kaçırmadan bütün hafta dinî vecibeleri yerine getirmekte ayak diremişti.
Kontes, Nataşa’nın bu dinî bağlanışından hoşlanmıştı. Başarısız tıbbi tedaviden sonra, ibadetin ilaçlardan daha yararlı olacağını umuyordu. Bundan ötürü, doktorlardan saklayarak ve biraz korkarak da olsa Nataşa’nın isteğine boyun eğdi ve onu Belova’ya emanet etti.
Agrafena İvanovna, sabah saat üçte Nataşa’yı uyandırmaya geliyor ve onu çoğunlukla uyanık buluyordu. Nataşa, sabah duası saatinde uyanamamış olmaktan korkuyordu. Elini yüzünü çabucak yıkayıp en kötü elbisesini ve eski bir mantosunu giyen Nataşa, sabahın serinliğinde titreyerek gün doğumunun saydam ışığıyla aydınlanmış ıssız sokaklara çıkardı. Agrafena İvanovna’nın verdiği öğüt uyarınca kendi dinî yönetim çevresinde değil; bu dindar kadının dediğine göre papazı, çok saygıdeğer ve dinî uygulamalara aşırı düşkün bir kimse olan kilisede ibadet ederdi. Kilisede pek az kimse olurdu. Belova ile birlikte, sal kilirozun arkasına yerleştirilmiş Meryem Ana tasvirinin önünde, her zamanki yerlerinde otururlardı. Sabahın bu alışılmadık saatinde, önünde yanan mumlar ve pencereden giren sabah ışıklarıyla aydınlanan Meryem Ana’nın siyah yüzüne bakarken ve anlayarak izlemeye çalıştığı ayini dinlerken çok büyük ve ulaşılmaz bir şey karşısında duyulan yepyeni bir hiçlik duygusu kaplardı Nataşa’yı. Duanın sözlerini anladığı zaman, kişisel duyguları ince farklarıyla karışırdı duasına; anlamadığı zaman da her şeyi anlamak isteğinin bir gurur olduğunu, her şeyi anlayamayacağını, sadece bu dakikalarda ruhuna yol gösteren -duyardı bunu- Tanrı’ya inanmak, kendini ona bırakmak gerektiğini düşünerek daha da büyük bir tat alırdı. Haç çıkarır, secde eder; anlamadığı zaman, kendi iğrençliği karşısında dehşete düşerek her şeyi, hem de her şeyi bağışlaması için Tanrı’ya yalvarırdı. Kendini bütün varlığıyla verdiği dualar, tövbe dualarıydı. Sabahın erken saatinde eve dönerken işe giden duvarcılardan ve sokakları süpüren kapıcılardan başkasına rastlamadıkları ve herkesin yatağında uyuduğu sırada Nataşa; kendini kusurlarından arınacağı, temiz ve mutlu yeni bir hayat kurma imkânının varlığını duyardı…
Bu hayatın devam ettiği bütün bir hafta boyunca bu duygu gittikçe güçlendi. Kuddas ayinine katılmak ya da Agrafena İvanovna’nın ona söylediği gibi Tanrı’ya ulaşmak mutluluğu ona o kadar büyük görünüyordu ki kutsal pazar gününe kadar yaşayamayacağı korkusu kapladı içini.
Ama mutlu gün geldi. Nataşa hiçbir zaman unutamayacağı o pazar günü, beyaz elbiseleriyle Kuddas ayininden döndüğünde aylardır ilk olarak derin bir iç huzuru duydu ve önündeki hayatı ağır bir yük olarak görmedi.
Aynı gün gelen doktor, Nataşa’yı muayene ettikten sonra iki hafta önce verdiği toza devam edilmesini söyledi.
Doktorun bu mesleki başarıdan memnun olduğu belliydi.
“Sabah ve akşam mutlaka almalı bu tozu…” dedi. “Ama tam zamanında alınmasını rica ediyorum. İçiniz rahat etsin Kontes…” diye ekledi avuç içiyle altını ustaca yakalayarak. “Yakında şarkı söylemeye, gülüp oynamaya başlar. Son ilaç çok, hem de çok yaradı; rengi iyice yerine geldi.”
Kontes, nazar değmesin diye tırnaklarına bakarak tükürdü ve neşeli bir yüzle misafir salonuna döndü.
XVIII
Temmuz başında, savaşın gidişatına ilişkin olarak Moskova’da yayılan söylentiler; daha da telaşlandırıcı hâle geldi. İmparator’un halka bildirisinden, ordudan ayrılarak Moskova’ya gelişinden söz ediliyordu. Bildiri ve halka çağrı 11 Temmuz’a kadar açıklanmadığı için bu konuya ve Rusya’nın durumuna ilişkin abartılı dedikodular dolaştı ortalıkta. İmparator’un ordu tehlikede olduğu için ayrıldığı, Smolensk’in düştüğü, Napolyon’un milyonluk ordusu olduğu, Rusya’nın ancak bir mucizeyle kurtulabileceği söyleniyordu.
11 Temmuz Cumartesi günü bildiri geldi ama henüz basılmamıştı. Rostoflarda bulunan Piyer de ertesi gün, yani pazar günü öğle yemeğine geleceği ve Kont Rastopçin’den elde edebileceği bildiri ile çağrıyı getireceği konusunda söz verdi.
Rostoflar, o pazar günü, her zaman olduğu gibi Razumovskilerin özel kilisesine ayine gittiler. Sıcak bir temmuz günüydü ve sabah saat onda Rostoflar kilisenin önünde arabadan indiklerinde sıcak havada, seyyar satıcıların bağırmalarında, açık renk yazlık elbiselerde, bulvardaki ağaçların tozlu yapraklarında, çalgı seslerinde, geçit törenine giden bir taburun askerlerinin beyaz pantolonlarında, kaldırımdan yükselen gürültülerde, kızgın güneşin parlak ışıklarında, saydam ve sıcak bir yaz günü özellikle kentlerde kuvvetle duyulan yorgunluk, memnuniyet ve sıkıntı ortalığı kaplamıştı. Moskova’nın önde gelen kimseleri, Rostofların tanıdıklarının hemen hepsi -her zaman köye giden zengin ailelerin çoğu, bir şey bekliyormuş gibi bu yıl kentte kalmıştı- Razumovskilerin kilisesindeydi. Annesinin yanında, kalabalıkta yol açan üniformalı uşağın arkasında ilerlerken kendisinden söz eden bir delikanlının gereğinden fazla yüksek sesle mırıldandığını duydu Nataşa:
“Rostova bu, hani şu…”
“Ne kadar zayıflamış ama yine de güzel!”
Kuragin ve Bolkonski adlarının da geçtiğini duydu Nataşa ya da öyle sandı. Her zaman öyle sanıyordu zaten. Kendisini gören herkesin, başından geçenleri düşündüğüne inanıyordu. Her zaman olduğu gibi yüreği acılarla dolu, leylak rengi siyah dantelli ipek elbiseleriyle ancak azap ve utanç içindeki kadınların yapabildiği bir şekilde sükûnet ve ağırbaşlılıkla ilerliyordu. Güzel olduğunu biliyor ve bunda aldanmıyordu. Ama eskisi gibi hoşnut da olmuyordu bundan. Tam tersine, son zamanlarda acı duyuyordu güzelliğinden ve özellikle kentteki bu parlak ve sıcak yaz günü, daha da derinden duyuyordu bu acıyı. “Bir pazar daha, bir hafta daha…” diye söylendi kendi kendine önceki pazar burada olduğunu hatırlayarak. Hep aynı ruhsuz hayat ve eskiden o kadar iyi olan yaşam şartları. Güzel ve gencim, eskiden kötü olduğumu ama şimdi iyi bir insan hâline geldiğimi biliyorum… diye düşündü. Hayatımın en iyi yılları, evet, en iyi yılları hiçbir şeye ve hiç kimseye yaramadan geçip gidiyor… Annesinin yanında durup yakınlarındaki bir tanıdığı başıyla selamladı. Her zamanki alışkanlığıyla hanımların giyim kuşamını gözden geçirdi, yakınında duran bir hanımın; daracık yerde, eliyle kaba bir hareket yaparak haç çıkarmasını kınadı. Ama kendisi başkalarını kınadığına göre, başkalarının da kendisini kınadıklarını düşündü ve canı sıkıldı. Ve birden, ayin seslerini duyarak iğrençliğinden, eski temizliğini yeniden kaybetmiş olmasından dolayı bir dehşet duygusuna kapıldı.
Ağırbaşlı, temiz yüzlü bir ihtiyar; dindarların ruhunu güçlendiren ve rahatlatan yüce bir huzur içinde ayini yönetiyordu. Mihrap kapıları kapandı, perde ağır ağır çekildi ve oradan esrarengiz, hafif bir ses yükseldi. Nedenini bilmediği gözyaşlarına boğuldu Nataşa, neşe dolu bir heyecan kapladı yüreğini.
Ne yapacağımı, hayatımda nasıl hareket edeceğimi, kendimi her zaman için nasıl düzelteceğimi bana öğret!.. diye geçirdi içinden.
Diyakoz kürsüye çıktı ve başparmağını ötekilerden iyice ayırarak cübbesinin altından uzun saçlarını kurtardı eliyle ve istavrozu göğsüne dayayarak yüksek ve ağır bir sesle okumaya başladı:
“Hep birlikte dua edelim Tanrı’ya.”
Bir birlik olarak hepimiz; sınıf ayrılığı gözetmeden, kin duymadan, kardeş sevgisiyle birleşmiş olarak dua edelim… diye düşündü Nataşa.
“Üstümüzdeki âlem için ruhlarımızın kurtuluşu için!”
“Üstümüzdeki melekler ve bütün cisimsiz ruhlar için…” diye dua etti Nataşa.
Ordu için dua edilince kardeşini ve Denisof’u hatırladı. Denizde ve karada yolculuk edenlerin hepsi için dua edilince de Prens Andrey’i hatırladı; onun için, ona yaptığı fenalığı Tanrı’nın bağışlaması için dua etti. Bizi sevenlerin hepsi için dua edilince ev halkı için babası, annesi ve Sonya için; onlara karşı gösterdiği kötü davranışları ve duyduğu sevginin tüm gücünü ilk defa anlayarak dua etti. Bizden nefret edenler için dua edilince düşmanlar bulmaya çalıştı. Babasına ödünç para verenleri, onunla iş ilişkisi içinde bulunanları düşman olarak gördü; düşmanları her hatırlayışında, kendisine çok büyük kötülük yapmış olan ama kendisinden nefret edenlerden biri olmayan Anatol geldi aklına ve bir düşmanmış gibi hoşnutlukla dua etti onun için. Prens Andrey’i de Anatol’u da sakin ve net bir şekilde ancak dualarında düşünebildiğini hissetti ve onlara beslediği duyguların, Tanrı sevgisi ve korkusu karşısında silinip gittiğini kavradı.
İmparator için Sinod için dua edince anlamasa da şüphe edemeyeceğini, Kutsal Sinod’u yine de sevdiğini, onun için dua ettiğini söyleyerek eğiliyor; daha çok haç çıkarıyordu.
Diyakoz, duayı bitirip göğsünün çevresini atkısıyla istavrozladı ve şöyle dedi:
“Kendimizi ve hayatımızı Tanrı Hristos’a teslim ediyoruz.”
Nataşa, Kendimizi Tanrı’ya teslim ediyoruz! diye tekrarladı içinden. Tanrı’m, kendimi senin isteğine veriyorum… diye düşündü. Hiçbir şey istemiyorum; ne yapacağımı, irademi nasıl kullanacağımı öğret bana; beni al! Beni al! diye tekrarlıyordu sabırsızlıkla. Haç çıkarmıyordu artık ve incecik kollarını iki yanına salıvermiş, görünmez bir kuvvetin kendisini hemen almasını; bedeninden, yakınmalarından, isteklerinden, vicdan azaplarından, özlemlerinden, kusurlarından kurtarmasını bekliyordu sanki.
Ayin sırasında kızının duygulu yüzüne, parıldayan gözlerine birkaç kere baktı Kontes; ona yardım etmesi için Tanrı’ya dua etti.
Ayinin ortasında, herkesi şaşırtan ve Nataşa’nın iyi bildiği ayin kurallarına aykırı düşen bir şey oldu: Diyakoz yamağı, Teslis Günü, diz çökülerek duaların okunduğu iskemleyi getirdi ve mihrap kapılarının önüne koydu. Papaz leylak renginde sivri kadife külahıyla göründü, saçlarını düzeltti, güçlükle diz çöktü. Herkes, birbirinin yüzüne şaşkın şaşkın bakarak aynı hareketi yaptı. Rusya’nın düşman elinden kurtulması için hazırlanmış ve Sinod’dan henüz gelmiş bir dua okunacaktı.
“Ey güç sahibi Tanrı, ey kurtarıcı Tanrı’mız!” diye başlayarak Rus gönlüne derin etki yapan İslav din adamlarının o saydam, yalın ve tatlı sesiyle okumaya başladı papaz:
Ey güç sahibi Tanrı, ey kurtarıcı Tanrı’mız! Değersiz yaratıklarını lütfunla, kereminle koru bugün; şefkatle dinle bizi, esirge ve bağışla! Bütün yurdunda kargaşa çıkarmak ve dünyayı yıkıma uğratmak isteyen düşman üzerimize yürüdü; bu caniler senin yurdunu, kutsal Kudüs’ünü, sevgili Rusya’nı yakıp yıkmak, tapınaklarını kirletmek, mihraplarını yerle bir etmek, kutsallığını ayaklar altına almak için toplandılar. Tanrı’m; günahkârlar, ne zamana, ne zamana kadar övünecekler? Katilliklerini ne zamana kadar sürdürecekler?
Ey güç sahibi Tanrı! Sana dua eden bizleri dinle. İyi yürekli ve yüce İmparator’umuz Aleksandr Pavloviç’in kılıcını keskin eyle; onun ne kadar doğru, ne kadar yumuşak olduğunu hatırla, iyiliği için onu ödüllendir; bizleri, senin sevgili İsrail’ini böyle yönettiğini unutma. Onun niyetlerini, girişimlerini, yaptığı işleri kutsa; her şeye güç veren sağ elinle saltanatını pekiştir, düşmana karşı onu muzaffer eyle; Musa’yı Amalekt’e, Gedeon’u Madiam’a, Davout’u Calud’a karşı muzaffer eylediğin gibi! Ordularını koru, senin adına savaşanları Midyalıların oklarıyla donat, savaş için onlara güç ver, silahını ve kalkanını alıp bizimkilerin yardımına koş, bizim kötülüğümüzü isteyenler utanıp yerin dibine geçsinler; sana bağlı ordular önünde, yel karşısındaki toza dönsünler; güçlü meleğin onları yerlere çalsın, önüne katıp sürsün; akıllarından geçirmedikleri sırada bir ağa düşsünler, kendi tuzaklarına kendileri yakalansınlar. Kullarının ayaklarına kapansınlar, ordularımız çiğnesin onları. Tanrı’m, küçük büyük her şeyi kurtarırsın! Tanrı’m, insanoğlu sana karşı bir şey yapamaz.
Babalarımızın Tanrı’sı! Sonsuz bağışlayıcılığını ve şefkatini hatırla; bizi kendinden uzaklaştırma, değersizliğimizi hoş gör; bağışlayıcılığının ve iyiliğinin sonsuzluğunda, suçlarımızı ve kabahatlerimizi de hoş gör! Yüreğimizi temizle, yeni bir ruh oluştur içimizde; sana duyduğumuz inançla güçlendir hepimizi, umutla güçlendir, birbirimize gerçek bir sevgiyle canlandır, bize ve babalarımıza verdiğin mal mülkü savunmamız için birlik olarak silahlandır bizi; haksızların yönetimi kutsal halkını boyunduruk altına almasın!
İnandığımız, umut bağladığımız Ulu Tanrı! Bağışlayıcılığına duyduğumuz inanç için utandırma bizi, koruduğunu bir işaretle göster ve bizden ve kutsal yurdumuzdan nefret edenler bunu görüp şaşırsınlar ve utansınlar ve herkes adının Tanrı olduğunu, bizim de senin kulların olduğumuzu bilsin. Bugün lütfunu göster bize ve bizi kurtar! Merhametinle, sana bağlı olanların yüreğine su serp; düşmanlarımıza vur ve sana inananların ayaklarının altına ser! Sen, sana inananların savunması, yardımı ve zaferisin. Ululuk; Baba, Oğul, Kutsal Ruh şimdi, her zaman ve sonsuza kadar senindir! Âmin!
Nataşa’nın dinî duygularla dolu olduğu o anda bu dua üzerinde büyük bir etki yaptı. Musa’nın Amelekt’i, Gedeon’un Madiam’ı, Davud’un Calud’u yenmesi ve Kudüs’ün yakılıp yıkılması konusundaki sözleri dinledi; yüreğini dolduran sevgi ve ateşle Tanrı’ya dua etti. Ama dualarında ne istediği konusunda açık seçik bir fikri yoktu. Temiz bir ruh edinilmesi, yüreklerin umutla, inançla pekiştirilmesi konusundaki isteğe bütün benliğiyle katılmıştı. Ama daha biraz önce düşmanlarının sayıca çok olmasını, onları bağışlamayı ve onlar için dua etmeyi istemişken şimdi ayaklar altında ezilmeleri için dua edemiyordu. Ama papaz tarafından diz çökerek okunan bu duanın doğruluğundan da şüphe duyamazdı. İnsanların, işledikleri günahlar yüzünden uğrayacakları cezayı ve özellikle kendi günahlarını düşünerek benliğinin derinliklerinde, dindarca ve titretici bir dehşet duydu Nataşa; herkesi ve kendisini bağışlaması, herkese ve kendisine huzur ve mutluluk vermesi için Tanrı’ya dua etti. Ve Tanrı dualarını duyuyormuş gibi geldi ona.